Mehmet Evkuran kişisine ait fotoğraf

İslam toplumu ilk halife döneminden günümüze kadar geçen sürede siyasetle dinin ilişkisine dair geniş bir literatür meydana getirdi. Müslüman ülkelerde siyasetin dinle ilişkilenme tarzına baktığınızda eldeki tarihsel deneyimden yeterli derecede istifade edilebildiğini düşünüyor musunuz? Ya da şöyle soralım: Bu tarihsel müktesebat İslam toplumlarında dinle siyasetin çoğu zaman sorunlu ilişkisini çözümlemeye ne ölçüde muktedir?

Önce hızlı biçimde İslam’ın siyasal müktesebatına bakalım. İslam’ın tarihsel ve toplumsal hikâyesi, Yahudilik ve Hıristiyanlıktan oldukça farklıdır. Oldukça kısa sayılabilecek bir sürede İslam, politik bir güç hâline geldi ve bölgedeki dengeleri değiştirdi. Yaklaşık 300 yıl paganlardan kaçarak yaşamak zorunda kalan Hıristiyanlık ve mekân sorununu bir türlü çözemeyen Yahudilik ile karşılaştırıldığında İslam, güç ve servet ile erken tanışan bir din sayılır. Her nimetin bir külfeti vardır. Hızlı siyasal gelişmelerin hazmedilmesi her zaman büyük sorun olmuştur. Hz. Peygamber, geriye korunmaktan çok geliştirilmeyi talep eden bir miras bıraktı. İlk halife Hz. Ebubekir döneminde devletin sürekliliği ve istikrar sorunu çözülürken, ikinci halife Hz. Ömer döneminde zengin ve verimli kadim topraklar ele geçirilmeye başladı. Artık İslam yoksulluk, sıkıntı, sabır vs. anlamına gelmiyordu.

Kabile ve asabiyet bağlarıyla tanımlanan bir tarihsel gelenekten gelen yönetici elit Müslümanlar, ellerindeki serveti, toprakları ve hükmettikleri insanları yönetmeye dair kurumsallaşmayı İran-Hint ve Roma siyasal kültürlerinden almaya başladılar. İlk Müslümanların eliyle hilafete son verilerek saltanata geçildi. Aslında hilafet de saltanat da İslam tarafından doğrudan emredilen ya da nehyedilen rejimler değildir. Körfez ülkesinde bu tartışmayı yapıyor olsaydık büyük ihtimalle krallığın İslam’ın ruhuna ne kadar uygun olduğu tarzında okumalarla kuşatılırdık.

İslam tarihinin örnek olmaktan çok ibret alınacak bir içerik olduğunu ve bu içeriğin eleştirel değerlendirmesinin yapılması ve dünyadaki diğer siyasal deneyimlerle karşılaştırılması hâlinde yararlı olacağını düşünüyorum.

İslam-siyaset ilişkileri ne zaman gündeme gelse, kaçınılmaz olarak geriye dönük okumalar üzerinden çözüm üretilmeye çalışılmaktadır. Çünkü geçmişin siyaseti din üzerinden kendini meşrulaştırdı ve sürekli kıldı. Bugün din-siyaset ilişkilerini çözümlerken sürekli tarihi konuşmamız, geçmişteki İslam siyaset tarzlarının kendini ebedileştirmedeki başarısının bir sonucudur. Kısacası geçmişte kurgulanan siyasal paradigmalar örgüsü ile karşı karşıya olduğumuzu fark etmemiz önemlidir.

Tarihsel müktesebat kavramını, tarihte gerçekleşmiş ve örnek alınmaya değer bir modelin izini sürmek anlamında kullanıyorsanız, bunu çözüm değil sorun olarak görüyorum. Çünkü konu siyaset olduğunda, geçmişteki hiçbir model, uygulanan örnek ya da referans olamaz. Nitekim İslam tarihi incelendiğinde o kadar farklı ve çeşitli siyaset etme tarzına rastlanır ki, ne hilafet ne de saltanat bu deneyimleri tanımlayabilir. İslam tarihinin örnek olmaktan çok ibret alınacak bir içerik olduğunu ve bu içeriğin eleştirel değerlendirmesinin yapılması ve dünyadaki diğer siyasal deneyimlerle karşılaştırılması hâlinde yararlı olacağını düşünüyorum. Ancak bunun yapılabilmesi için sorunuzda işaret ettiğiniz ‘siyasetin dinle ilişkilenme tarzı’nın Müslüman zihinlerdeki kalıcı etkilerinin açığa çıkarılması gerekir. Bu etkilerin, kimlik inşa etme ve pekiştirme işlevleri diğer yandan Müslüman kitlelerin gerçeklik algılarını yok etmekte ve onları hayata ve olması gereken siyasaya yabancılaştırmaktadır.

Mezhepleri ortaya çıkaran tarihsel süreçler nelerdir? Bu süreçler, İslam geleneğindeki siyasi ayrışma ve çatışmalardan ne ölçüde etkilenmiştir?

Mezheplerin ortaya çıkmasına yol açan nedenler tarihsel akışın dinamiklerine bağlıdır. Mezhep/fırkalaşma olgusunun ilk nedenleri dinsel değil, İslam’ın Arap toplumunda bastırdığı ancak yok edemediği siyasal gerilimlerle ilgilidir. İlk kelâm tartışmaları mezhepleşmenin yönünü haber vermiştir. Büyük günah işleyenin durumu, kader, insan iradesi ve hürriyeti… Bu tartışmalar amansız iktidar kavgasının, toplumdaki semptomlarıdır. Hilafete son verip saltanatı ikame eden irade, kendi politik-teolojisini de inşa etmiş ve tarihte olup bitenleri ilahî takdir olarak sunmuştur. İnsan özgürlüğüne karşı daima üst bir irade ve yazgıdan söz eden otoriter iktidarların yapmaya çalıştığı şey, yönetilenlerde rıza yaratmaktır. Bu iktidarın meşrulaşma, süreklilik elde etme, eşitsizlikleri normalize etme girişimidir. İlk kelâmcılar olan Mutezile âlimleri topluma İslam adına dayatılan bu söylemi (cebr-kader inancı) kesin olarak reddettiler ve cebre karşı insan özgürlüğünü savunan metinler yazdılar. Aslında burada tartışılan cebr, Allah’ın değil kralların insanı belirlemesi sorunudur. Ancak zamanla kader inancı üzerinden cahiliye döneminden gelen cebr-dehr miti İslamîleştirildi.

Mezhep İnşasını Müslümanların Tarihsel ve Kültürel Bir Başarısı Olarak Görebiliriz

Mezheplerin oluşumunda siyasetin etkisi çok konuşulmaktadır. Ancak üzerinde durulması gereken diğer bir unsur vardır ki o da kültürel farklılaşmadır. Medeniyetlere beşiklik yapmış kadim topraklar Müslümanların eline geçtiğinde, İslam da farklı yorumlara konu olmuştur. Siyasi başarının bedeli, kültürel melezleşme olmuştur. Arap olmayan Müslümanlar, kendi kültürlerini koruyacak bir politik-teoloji geliştirdiler. Hicaz dışındaki bölgelerde Mutezile, Haricîlik, Şiîlik, Mürcie vs. muhalif fırkalar daha çok gelişmiştir. Rey ekolü olarak tanımlanan mezhepler, mevalinin yoğun ilgisini çekmiştir. Buna karşı Arap asabiyeti Ehl-i Hadis hareketi, Selefîlik ve Hanbelîlik tarafından temsil edilmiştir.

Aslında mezhep inşa etmeyi Müslümanların tarihsel ve kültürel bir başarısı olarak görmek mümkündür. Hakikat karşısında sessiz ve sakin kalınamaz, değil mi? Sorunsallaştırılması gereken şey, mezhep/ler değil mezhep taassubu ve fırkacılık terörüdür. Dinsel ayrışma sorununu çözmek için, ayrışmanın doğal ve kabul edilebilir versiyonlarını düşünmek gerekir. Aksi hâlde radikal selefî akımların yaptığı gibi, mezhepleri giderilmesi gereken sorunlar olarak görmek, doğal ihtilafları da terörize etmeye götürür.

Peygambersiz hayata henüz uyum sağlayabildiğimiz söylenemez. Çünkü hâlâ peygamber arayışı içindeyiz ve bu nedenle Müslüman kitlelerin üzerinde peygamberimsi otoritelerin bir etkisi var.

İslam dünyası, Peygamber sonrası geleneğin ekolcülüğüne nasıl bakmıştır? Ekolcülüğün tarihsel neticeleri ne olmuştur?

Ekolleşme, kesret (çokluk) dünyasında yaşayan biz insanların kaçınılmaz gerçeğidir. Hakikate inanan kişi, tevhidi hisseder ancak içinde yaşadığı evrenin çoğulluğundan rahatsız olmaz. Dahası bunu ilahî rahmet ve lütfun bir yansıması olarak görür. Yeryüzünde tek tip bir toplum inşa etmeyi, “tevhid mücadelesi” olarak anlayan zihniyetin yanılsaması tevhid-kesret-şirk ilişkisini kaçırmasıdır. Bilinçli bir Müslümanı rahatsız eden şey kesret değil şirktir.

Diğer yandan peygambersiz hayata henüz uyum sağlayabildiğimiz söylenemez. Çünkü hâlâ peygamber arayışı içindeyiz ve bu nedenle Müslüman kitlelerin üzerinde peygamberimsi otoritelerin bir etkisi var. Peygamber sonrası gelişmeler çokça konuşuldu ancak sağlıklı analizi yapılmadı. Cabirî bunu yapmaya çalışan entelektüellerden biriydi. Soruya tarih felsefesi bağlamında cevap vermeye çalışayım. Bizde sürekli olarak bir tarih şuurundan söz edilir. Bu kavramın vurgulanma ve sunum tarzı, tarih felsefesinin yokluğuna işaret ediyor bence. İslam’ın vadettiği ahlâk, adalet ve huzur dolu toplum öngörüsü erkenden buharlaştı! Birer siyasal hareket olarak ortaya çıkan ilk fırkaların (Haricîlik ve Şia) radikal okumalarına karşı oluşan ve sonradan Sünnîlik olarak sistemleşen korumacı yaklaşımlar, tarihi ve ilk Müslüman nesilleri dokunulmaz kılmaya çalıştı. Tarihsel olayları açıklayan üç kavram öne sürüldü. Birbirini onaylayan bu üç kavram; kader, selefin otoritesi ve üstünlüğü, dış mihrak (İbn-i Sebe söylemi) tarih anlayışımızı yarı mitik bir yapıya taşıdı.

Prof. Dr. Mehmet Evkuran'ın kitaplarının olduğu görsel
Prof. Dr. Mehmet Evkuran’ın kitapları…

Ekolleşme toplumsal ilerlemenin, çoğulculuğun ve medenîleşmenin bir yansıması olarak olumlu bir olgudur. Felsefî, kelâmî ve fıkhî ekoller bu bağlamda işlev görmüştür. Ancak dar ve yıkıcı anlamda fırkalaşma ise temel bir sorundur. Fırkalaşma/hizipleşme, ekolleşmeyi provoke eden, onu derin ayrışma ve çatışmalara sürükleyen bir zihinsel tutumdur. Ebu Hanife, İmam Malik gibi âlimler ekolleşmenin insan ve toplum doğasının kaçınılmaz bir sonucu olduğunu fark ettiler ve tutumlarında bunu bir sorun olarak görmediler.

Hiçbir Düşmanlık ve Ayrışma, Salt Dinsel Nedenlerle Olmamıştır

Özellikle Ebu Hanife’nin ilgisi fırkalaşma değil adalet ve ahlâk sorunu üzerine olmuştur. Farklı Müslüman ekollerden insanlarla ilişkisi, onun ilke ve değer odaklı bir bakış açısına sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak Ebu Hanife’den farklı düşünen, toplumdaki adaletsizliği değil de ekolleşmenin kendisini sorun olarak gören, saf bir Müslüman toplumu inşa etmeye çalışan, bunun için de sürekli olarak Müslüman toplumu içinde ayrışma konuları üretenler de olmuştur. Yaygın dinî düşüncemizi daha çok bu figürler belirlemiştir.

İbn-i Teymiyye’nin teolojik perspektifi İslam dünyasında mezhepler arasındaki tarihsel gerilimi ne ölçüde belirlemiştir? Bu doğrultuda Selefî düşüncesindeki Şiî nefretinin sebeplerinden bahseder misiniz? Bu düşmanlık sadece teolojik sebeplerle açıklanabilir mi?

Hiçbir düşmanlık ve ayrışma, salt dinsel nedenlerle olmamıştır. Ancak kendini din olarak dayatan siyasal ve toplumsal kimlikler, ötekileştirme stratejilerini derinleştirmek için dinsellikler üretirler. Moğol saldırıları karşısında derin bir teoloji politik izleyen Şiî âlimler kendi kitlelerini bir ölçüde korumayı başardılar. Moğol saldırıları asıl Sünnî yapıları yok etti. Bu durum Sünnî dünyada zaten var olan Şiî karşıtlığını yeni ve radikal bir düzeye taşıdı. Selefî, Hanbelî ve sert Sünnî kesimler, Şia’yı mürted sayan bir nefret söylemi geliştirdiler. Bu söylem mezhep geriliminin yükseldiği coğrafyamızda işlevseldir.

İbn-i Teymiyye tam bir kriz çağı düşünürüdür. Tarihte birbirini izleyen Haçlı ve Moğol saldırıları sonucunda tümüyle tahrip olan bir Müslüman kimliğinin krizine tanıklık etmiştir. İslam adına korunacak pek bir şeyin kalmadığı enkazdan bir çıkış yolu aramıştır. Bu arayış onda köklere ve saf olana dönüş söylemi olarak belirginlik kazandı. İslam’dan uzaklaşan Müslümanların tarihin gazabına uğradığını düşünüyor ve Müslümanları Müslüman olmaya çağırıyordu. Ona göre kelâm, felsefe, tasavvuf gibi bidat yollar, saf İslam inancını bozmuştu. Özellikle tasavvufa son derece sert yaklaşan İbn-i Teymiyye, sonraki tekfirci söylemler için referans olmuştur. Yine de günümüz tekfirci Selefî yapılar ile İbn-i Teymiyye’nin derin entelektüel Selefîliğini özdeşleştirmek bana doğru görünmüyor. Dinsel ayrışmanın ve yıkıcılığın daima güncel, şimdi ve burada duran nedenleri vardır; kökenleri araştıralım derken onları gözden kaçırmamak gerekir.

Sünnîlik fırka değil, fırkalar koalisyonudur. Gruplardan bir tanesinin iyi örgütlenerek tüm kimliğe el koyması, koalisyonlarda sık görülen bir problemdir ve Sünnîlikte şu an yaşanan sorun budur.

Sünnî paradigma neden Selefîliğe güçlü bir biçimde karşı çıkamıyor? Bu çekingenliğin teolojik-psikolojik sebepleri hakkında neler söylersiniz?

Çünkü her ne kadar selefîlik Sünnîliğin dışında gösterilmeye çalışılsa da, tarihsel ve teolojik olarak selefîlik Sünnîlik tarafından tanınmış bir kimliktir. Tam bir içselleştirme ve özümsemeden söz edilemez. Ancak Ehl-i Hadis ve Hanbelîlik zihniyet olarak Sünnîliğin Haricîliğe açılan kapısıdır. İman-amel özdeşliği, ilahî sıfatlarda antropomorfik (teşbihî) tutum, akıl ve rey karşıtlığı gibi dinsel eğilimler yoğun olarak bu damar tarafından temsil edilegelmiştir. Selefe, hadislere, geleneğe ve dinsel saflığa vurgu yapan bu söylem, sanki saygı duyulması gereken bir figür olarak onursal bir statüye yerleştirildi. Selefîlik karşısındaki Sünnî çekingenlik buradan kaynaklanıyor. Mutezilî, Şiî, Haricî olmayan unsurları bir çatı altında toparlamaya çalışan Sünnîlik, selefîliği de kurtulanlar listesine (fırkay-ı nâciye) dâhil etti. Sünnîlik fırka değil, fırkalar koalisyonudur. Gruplardan bir tanesinin iyi örgütlenerek tüm kimliğe el koyması, koalisyonlarda sık görülen bir problemdir ve Sünnîlikte şu an yaşanan sorun budur. Selefîlik-Matüridîlik tartışması bu sorunun, ilahiyat alanındaki akademik yansımalarındandır.

Selefîlik günümüzde hâlâ taraftar bulabiliyor. Hangi psiko-teolojik saikler Selefîliği bu denli cazip kılıyor? Toplumsal tabanına baktığınızda, teolojik boyutunun yanında sınıfsal bir izdüşümü de var mı bu hareketin?

Önce içsel nedenler üzerinde duralım. İslam yaşayan, dünyaya açık, dinamik ve kimlik üreten bir dindir. Zamanla İslam’ın tutucu yorumları onu temsil etmeye başladı ve koyu bir muhafazakârlık egemen oldu. Mevcut dinsel kimlikler tutucu, aşırı toplumsal, hakikatten çok geçmiş toplumsallık biçimlerine tanıklık ediyor. Aslında Sünnîlik için söylenen bu nitelikler Şiîlik için de geçerlidir. İslam dünyasındaki geleneksel dinî yapılar, kimliği el üstünde tutma adına bireysel özgürlükleri ve tikel ifade biçimlerini ezen boğucu kültür örnekleri sergilemektedir. Geçmişin çatışmalarını birer takıntı gibi sürekli canlı tutmakta, bireylerden sonu gelmez fedakârlıklar talep etmekte ve melankoliyi derinleştirmektedir.

Sorun Olan Şey Selefîliğin Modern Kazanımlarımızı Hedef Alması

Tuhaf gelecek ancak Selefîlik her şeye karşı olan tutumuyla ve hatta kültür karşıtı anarşizmiyle mevcut dünyaya karşı itiraz, içerdeki öfkeyi haykırma, aykırı davranışlar sergileyerek kişilerde sadece Tanrı’yı önemseyen muhalif bir özne olma duygusu ya da yanılsaması oluşturmaktadır. Ülkemizdeki Selefîlik uzmanlarının, selefîlikte insanları çeken şeylerin neler olduğu konusuna derinden yaklaşmadığını, kriminal analizlerle yetindiklerini düşünüyorum.

Dışsal nedenleri konuşmadan Selefî döngüyü yaratan etkenler tam olarak anlaşılamaz. Selefî cihadçılığı Batı’nın hassasiyetleri üzerinden okuyan ve İslam coğrafyasına yönelik saldırıları yorumsuz geçen sözüm ona analizler bana yanıltıcı olmaktan çok ahlâksızca geliyor. İnsanların dünyaya, eşitsizliklere, adaletsizliklere, ahlâksızlıklara karşı çıkmaya ihtiyacı var. Geçmişte siyasi ve toplumsal nedenlerle baskılanan bu itirazcı ruh, modern zamanlarda selefîlik olarak kendini üretiyor. Bizim için sorun olan şey, bu selefîliğin geleneksel birikimimizin yanında modern kazanımlarımızı da hedef alması, istikrarsızlaştırıcı ve ayrıştırıcı hareketlere dinsel meşruiyet sağlamasıdır.

Ortadoğu coğrafyasında fikrî ve örgütsel bir karşılığı olan Selefîlik sizin daha önce tespit ettiğiniz gibi yeni dönemin temel tartışma konularından biri olacak gibi görünüyor. Siz Selefîliğin Ortadoğu ve Türkiye’deki geleceği ile ilgili neler düşünüyorsunuz?

Selefîliği Arap antropolojisi, bedevilik ve Vehhabilik üzerinden okuyan bir yaklaşım yaygın. Oysa dinsel radikalizmin bu çerçevenin dışında da temsilleri vardır. Örneğin Taliban, Arap zihniyeti ve Vehhabilik’ten bağımsız bir mevali selefîliğinin mümkün olabileceğinin somut bir kanıtıdır. Ortadoğu ülkelerinde selefîliğin toplumsal ve tarihsel bir tabanı zaten vardı. Bu durum, onları toplumsal olarak daha kırılgan yapıyor. Ancak bu sorunu aşmak için entelektüel bir çabanın olduğunu da biliyoruz.

Müslüman dünyada dinsel hoşgörü kavramı, daima Müslüman olmayanlarla ilgili bir esneklik olarak algılanmıştır. Âdeta hoşgörü, Müslüman için geçerli değildir, olmamıştır zaten.

Bizde ise yeni bir oluşum olarak Sufî-Selefî bir anlayışın güçlendiğini söyleyebilirim. Bu, Sünnîliğin yeniden inşasıdır. Müdahaleci, ayrıştırıcı, boğucu bir söylem kullanan bu yapılar kendilerini Sünnîliğin yegâne savunucusu ve geleneğin sahibi olarak sunarak bir tahakküm oluşturmaya başladılar.

Biraz da güncele ve Türkiye’ye gelelim. Mehmet Azimli gibi akademisyenlerin başına gelen linç vakaları artıyor. Daha önce de bir benzerini Mustafa Öztürk yaşamıştı. Siz de dinsel hoşgörü ve fikrî özgürlük mücadelesinin bir parçasısınız. Bu yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?

İlke olarak bir insanın düşüncelerinden ve inançlarından dolayı hedef gösterilmesini, tehdit edilmesini, aşağılanmasını, sindirilmesini ve susturulmasını reddettiğimizi yüksek sesle dile getirmek zorundayız. Bu iki akademisyen de hakaret, küfür ve ölüm tehditlerine hedef olmuşlardır. Bunu yapanları kınıyorum. Öte yandan teoriden değil pratikten gidelim. Müslüman dünyada dinsel hoşgörü kavramı, daima Müslüman olmayanlarla ilgili bir esneklik olarak algılanmıştır. Âdeta hoşgörü, Müslüman için geçerli değildir, olmamıştır zaten. Azimli’nin Müslüman tarihinde yaşanan engizisyon (gerçi ben mihne kavramını tercih ederdim) çalışmalarına bakabilirsiniz. Yaşadıkları da buna bir örnek oldu. Müslümanın yapacak çok işi, yerine getirecek ağır sorumlulukları ve bitmek bilmeyen katlanılası sıkıntıları vardır. Bu hengâmede hoşgörü, anlayış ve özgürlüğün adı mı olur?

Geçmişte güçlü iktidarların istikrar politikaları sayesinde mezhepler arası yakınlaşmalar mümkün olmuştur. Ancak kısa süren bu “Müslüman barışı” korunamamış ve acı verici sonuçlar bırakmıştır. Size ilginç gelebilir ancak ilahiyatlara yönelik tekfir kampanyalarının, doğrudan dinî grup ve tarikatların işi olmadığını düşünüyorum. Bu yapılar kurulmuş saat gibi kendilerinden beklenen otomatik tepkileri veriyor.

Deizm Teolojiden ve Felsefeden Önce Siyaset Sosyolojisine Ait Bir Tartışmadır

Ülkemizdeki dinî fay hatlarını ve yapıyı iyi çözümlemiş birilerinin algı yönetimi ve yönlendirme girişimleridir bunlar. Dikkat edin ilahiyatçılara sanatçılar da dâhil edildi. Çaprazlama gidiliyor ve tarikat ya da Kur’an kurslarında yaşanan bir skandal haberi ile döngü tamamlanıyor. Kur’an kursu ile taciz/tecavüz kavramları hiç olmadığı kadar bir arada zikrediliyor sosyal medyada. İslam’dan uzak bir toplumsallaşma ve buna öncülük edecek bir siyaset için toplumu politik-psikolojik olarak hazırlama süreci olarak değerlendiriyorum.

Son iki sorumuz dindar gençlik-cemaatler ilişkisi ve deizm üzerine. Siz deizm konusunda yapılmış 12 bölümlük bir belgesel projesinin içinde de yer aldınız. Genel olarak deizme bakışınız nedir? Ve deizmin yaygınlığına dair araştırmaları, basında çıkan haberleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Büyüklerin teizmini konuşmadan gençlerin deizmini tartışmak bana tutarlı görünmüyor. Bir de gençlerin İslam ile ilgili zorlu sorunlarına ne dersiniz? diyen kimselerin açığa vurmaktan çekindikleri soruları böylece ‘deist gençler’ üzerinden dile getirdiklerini düşünüyorum. Yine de bu tür hassas konularda niyet okumaktan kaçınmak, sorunu gerçekçi bir şekilde ele almak gerekiyor. Bu elbette rahatsız edici eleştirilere açık olmayı gerektiriyor.

Toplumsal ve siyasal denetimler, kimlikler üzerinden sağlanır. Dinsel inanç ve mezhepler bu konuda oldukça işlevsel ve denetime açık yapılardır. Deizmin ilk nedenleri inançsal değil kimlikseldir. Bu nedenle deizm konusu, teolojiden ve felsefeden önce siyaset sosyolojisine ait bir tartışmadır. Dinsel inançla ilişkilendirilmiş güçlü ve yaygın bir politik-toplumsal kimlik, zamanla karşıtını üretir. Kimlikten uzaklaşma, ona mesafe koyma çabaları, doğrudan politik söylemlere yansıma ve temsilde sorunlar yaşadığında, kimliğin özüne ve kökenlerine ilişkin daha radikal soruşturmalar başlar. Deizmin toplumsal yönelimi, yeni bir siyaset, yeni bir toplumsal kimlik, yeni bir yaşam tarzına doğrudur.

Tarihte din, boğucu bir kültürün dili ya da sert bir siyasal mücadelenin parçası olduğu her seferinde iki sonuç karşımıza çıkmıştır. Tutarsız ve güvenilmez dindarlık… Kurumsal dinden ve dinî kurumlardan uzaklaşma… Egemen din anlayışını onaylamayan ve onun politik temsilcisi sayılan yapılara muhalif olan kişi ve çevrelerin, deizmin yayıldığı tezine sempatiyle yaklaştıkları söylenebilir. Böylece dine atıfla yapılan siyasetin ve somut icraatlarının başarısızlığı en kesin delille kanıtlanmış olmaktadır. Ancak öte yandan deizmin yayılmasını farklı okuyan çevreler de bulunmaktadır. Örneğin tarikatlar, deizmin yaygınlaşmasını, ilahiyatlara ve bazı İslamcı figürlere bağlayarak kendilerini haklı çıkaran bir ötekileştirme söylemi izliyorlar.

Sahadaki deistik kaygı, hayatı ve ahlâkı yeniden keşfetmek gibi makûl bir duygunun ifadesi ise, bunu İslam karşıtı bir akım olarak niteleyip boğmaya çalışmak doğru olmaz.

İnsanların bireysel özgürlüğüne ve iradesine inanan biri olarak deizm konusuna politik hesaplaşmaları da akılda tutarak ancak zihin-inanç dünyasında neler yaşandığını anlamaya çalışıyorum. Deist olduğu söylenen kişiler (Nedense onlar hep genç olarak niteleniyor. Ancak konu büyükleri de derinden ilgilendirmektedir) gerçekte neye karşı çıkıyorlar? Kime karşı itiraz ediyorlar? Kitabî deizm tartışmalarını bir süreliğine geçip sahaya inerek yaşayan deizmi incelememiz gerekir. Eğer deizm, pratikte Tanrısız yaşamak ise (tam olarak böyle olduğundan emin değilim) deistlerin pek çok insandan daha dindar olduğu sonucu falan çıkabilir. Çünkü verdiğimiz mücadele sonunda Türkiye’de tehlikeli bir tür yaratmayı başardık. Dindar, fırsatçı, duyarsız ve tutarsız, her türlü koşullara uyum sağlayabilen dirençli bir tür… Sahadaki deistik kaygı, hayatı ve ahlâkı yeniden keşfetmek gibi makûl bir duygunun ifadesi ise, bunu İslam karşıtı bir akım olarak niteleyip boğmaya çalışmak doğru olmaz.

Enes Kara hadisesi ile birlikte cemaatler ve tarikatlara yönelik bir sorgulama gelişti. Cemaatlerin böylesi elim bir hadiseden sonra özeleştirel bir süreç içine gireceğini, kendilerini sorgulayacaklarını bekleyebilir miyiz? Ayrıca gençlerin günümüzde cemaatlerle ilişkisine dair neler söyleyebilirsiniz?

Çok üzücü bir olay. Önceki yıllarda da benzer olaylar yaşanmıştı ve aynı kan dondurucu tepkiler verildi. En çok bizim kaygılanmamız ve üzerinde konuşmamız gerekir. Sadece akıl değil ahlâk tutulması yaşanıyor dindar camiada. Abartılan mensubiyetlerin en doğal, en içten, en masum duyguları alıp götürdüğü, ‘şimdi değilse ne zaman konuşacak?’ denilen zamanda bile insanların, hizipçi bir suskunluk ve savunuya çekildiği bir süreç yaşıyoruz.

Günümüzde İslam, İnsan İle İlişkisini Kaybetmiştir

Bir taraftan karşı mahalleye koz verir gerekçesiyle gözümüzün önünde işlenen kötülükleri dile getirmemeyi maslahata bağlayan hocalarımız, diğer yandan kendi cemaatini yeryüzünde kurtuluşa eren yegâne fırka sayan, benmerkezci dinî liderler. Bunlar zaman zaman sert biçimde karşı karşıya geliyorlar. Daha doğrusu kendini güçlü ve haklı gören tarikat liderleri itham ve ilzam makamını tutuyorlar. Ancak topladığınızda sonuç olarak vicdan, merhamet ve anlayışın çoktan kaybolduğunu görmemeniz imkânsız. Din ile vicdan hiç bu kadar uzak düşmemişti.

Öte yandan kendilerine popüler kavram kullanacak olursam Müslümanların post-truth uyguladıklarını söyleyebilirim. Günümüzde İslam, insan ile ilişkisini kaybetmiştir. Katı bir gelenekçilikle tarihi kutsayan ve gerçeklik algısı kaybolan dinî gruplar, oluşan boşluğu daha çok otoriterlik üreterek telafi etmeye çalışıyor. Dindar kesimlerde ise daha meşru ve makûl bir kaygı var. Onlar her şeyi önüne katıp götüren küresel dünyada, değerlerine ve inançlarına sahip çıkma derdindeler. Ancak bunu nasıl yapacaklarına dair açık bir düşünceleri yok ve yakınlarındaki dinî gruplara teslim olmada çare umuyorlar. Hoş, değerlerin nasıl korunacağı konusunda İslam medeniyeti uzmanı olarak öne çıkanların söylemleri bile çok farklı değil.

Enes konusuna yaklaşımımız ahlâkî ve düşünsel çöküşümüzün bir kanıtıdır. Bu türden olaylar, tıpkı 15 Temmuz gibi bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Kendimizi özeleştiriden geçirmek, gerçeklerle ve hakikatle yüzleşmek, kendi ürettiğimiz yalanları aşmak için mesajlar veriyor. Bu mesajlara kulaklarımızı her tıkayışımızda kalp katılaşması ve vicdan körelmesi yaşıyoruz. Vicdanı susturmak için yapılan kimlik oyunları (muhalif her sesi din üzerinden ötekileştirme siyaseti), bizi hakikate olduğu kadar gerçeklere de yabancılaştırıyor. Sonuçta çifte post-truth gerçekleşiyor. Gençler bu tabloda ‘naz makamında’ duruyorlar. Cemaatler, tarikatlar bir kenara İslam’ın kendisine bile uzaktan korkuyla bakıyorlar.