İlahiyat fakültelerini konuştuğumuz dosyamıza devam ediyoruz. Bugün dosyamızda yazar Sadık Usta ve insan hakları savunucusu Nurten Ertuğrul’un cevapları var.

Sorularımız:

1- Mustafa Öztürk’ün görevinden ayrılmaya mecbur bırakılmasıyla sonuçlanan süreçten hareketle ilahiyat fakültelerinde hür düşünce ortamının mevcut olup olmadığına dair bir kanaate sahip olabilir miyiz? Neden?

2- Öztürk’ün ilahiyat camiasında yüksek düzeyde itirazla karşılaşan görüşleri İslam düşünce tarihinde daha önce de gündeme gelmiş midir, yoksa bu fikirler ilk kez mi ortaya atılmaktadır?

3- Günümüzde ilahiyat fakültelerinin misyonu nedir? Sizce semavi dinlerdeki itikadî hususların ayrıntılı olarak tartışılması, kapalı kalan bütün noktaların aydınlatılması için en uygun mecra neresidir?

SADIK USTA (Yazar):

“Yeni Kuşaklar, Ezbere Dayalı Bir Metodla Dinlerini Öğrenemezler”

1- Gelişmeleri takip edebildiğim kadarıyla, İlahiyat fakülteleri, Prof. Mustafa Öztürk’ün istifaya zorlanması sürecinde üzerlerine düşen görevi yerine getirmemişlerdir. Bazı ilahiyatçı hocaların sosyal medyada Prof. Öztürk’e destek verdiğine şahit oldum ki onların bu cesur çıkışını takdir ediyorum. Ancak akademisyenlerin çoğunluğu ya sessiz kalmayı tercih etmiş veya “hak ettiğini buldu” tavrı takınmıştır. Aslında bu sorun, bir ilahiyat profesörünün susturulması sorunu değildir ya da olay küçümsenerek, bir şahsın özel sorunuymuş gibi ele alınamaz. Bu sorun, doğrudan doğruya Türkiye’nin düşünsel hayatına, fikir özgürlüğüne yönelik bir darbedir.

Bilim üretmesi gereken kurumlar ki İlahiyat fakülteleri de bunlara dahildir, kendi içlerinde bilimsel araştırma ve inceleme yaparak hakikatin bulunmasına katkıda bulunacaklardır. Dinler, ilahiyatın konusudur. Dinlerin günümüzün sorunları ışığında incelenmesi, anlamlandırılması, vahyin ve ayetlerin ezberlerden uzak, özgür iradeyle yeniden yorumlanması İlahiyat fakültelerinin çalışma alanına girer.

Yeni yorum ve açıklamadan kaynaklanan sorunlar, itirazlar, farklı açıklamalar ilahiyatın sorunlarıdır ve ilahiyat camiası bu türden girişim ve tartışmaları teşvik etmelidir.

Bugün Kur’an-ı Kerim’i tefsir olmadan anlamak neredeyse imkansızdır. Tefsir nedir? Ayetlerin açıklanmasıdır. Ayetlerin açıklanması, aslında bir yönüyle yorumdur. Gelenekten gelen bazı tefsirlerin tartışmasız bir şekilde kabul görmesi de bir gelenek yaratmıştır. Farklı yorum ve düşünceler anında tekfir edilmektedir. Mealler de her zaman kısmi yorumlar içerir. Yorumun olduğu her yerde tartışma da olacaktır, çünkü tarih ilerledikçe, yeni kuşaklar geldikçe onların yaklaşımları da farklı olacaktır. Yeni yorum ve açıklamadan kaynaklanan sorunlar, itirazlar, farklı açıklamalar ilahiyatın sorunlarıdır ve ilahiyat camiası bu türden girişim ve tartışmaları teşvik etmelidir.

2- İslam tarihi, daha baştan itibaren farklı yorum ve görüşlerin tartışmalarına sahne olmuştur. İslami kesim neden farklı mezheplere, cemaat ve kollara ayrılmıştır? Yorum ve farklı görüşler nedeniyle. Ayetlerin muhtevasını tartışanlar ya yok edilmiş ya da susturulmuşlardır. Ayetler konusunda farklı görüş olmayınca bu kez de ibadetle ilgili sorunlar çıkmış ve yine bölünme olmuştur. İslam tarihinde, bırakalım ayetlerin içeriğinin tartışılmasını, Kuran-ı Kerim’in kendisi bile tartışma konusu olmuştur. Kur’an’ın dilinin, Allah’ın sözleri mi yoksa Peygamber’in dili mi olduğu; 7. yüzyıl Arapçasının yetkin olup olmadığı konusu hep tartışılmıştır.

İbn Haldun, ‘Mukaddime’ adlı kitabında aynı zamanda Kuran’ın dili olan 7. yüzyıl Arapçasının yetkin bir Arapça olmadığın belirtir. Üstelik bu tartışmalar, kıyıda köşede yapılmamış, bizzat camilerde, hükümdarların ve halifelerin huzurunda yürütülmüştür. Halife el-Memun her salı günü sarayında, hem farklı mezheplerden olan Müslüman ilahiyatçıların hem de farklı din ve inançtan insanların katıldığı toplantılar tertiplemiştir. Müslüman ilahiyatçılar bu tartışmalardan çok şey öğrenmiş, mantık ve diyalektik gibi felsefenin kullandığı araç ve yöntemlere başvurarak kendi inançlarını temellendirmeye çalışmışlardır.

3- Din ve inanç olgusunu bilimsel açıdan incelerler. Dinlerin toplum hayatındaki yeri, İslam’ın ortaya çıkışındaki koşulların değerlendirilmesi, vahyin günümüzdeki anlamı, bilimsel gelişmeler ışığında metinlerin yeniden okunması, incelenmesi, farklı göz ve bakış açısıyla yeniden değerlendirilmesi gibi çalışmalar İlahiyat fakültelerinin görevidir.

Kanımca din ve inanç alanına giren konular, en başta yetkin ilahiyatçılar ve sonra da din ve felsefe konularına ilgi duyan ve bu alanda söyleyecek sözü olan düşünür ve yazarlar tarafından ele alınmalı, aydınlatılması gereken unsurlar özgürce incelenmelidir. İster kabul edelim ister etmeyelim, dinlerin dili, yüzyıllar önce yaşamış toplumların ve kültürlerin dilidir. Yeni kuşaklar, ezbere dayalı bir öğrenme metoduyla dinlerini öğrenemezler. Öğretilse bile o öğrenmeden hiçbir hayır gelmez. Yeni kuşaklar kutsal kitapların kavramlarını ve bunların günümüzdeki anlamlarını bilmek isteyecek ya da sorgulayacak ve kendilerince akla yatkın olmayan unsurları didikleyeceklerdir. Ya bunlara izin verilir ve insanların sağlıklı bir din bilgisine sahip olması sağlanır ya da izin verilmez ve o insanlar, birbirinin gözünü oyan tarikat ve cemaatlerin insafına terk edilir.

Keşke din ve inançlarla ilgili konular televizyonlarda, camilerde halkın önünde insanları kışkırtmadan tartışılabilse. Keşke insanlar birbirini aşağılamadan rahatça ve özgürce insanların önünde tartışabilseler. Bugün henüz o aşamada değiliz. En azından şimdilik İlahiyat fakülteleri bu girişimlere öncülük edebilirler. Fakat benim bu dileğim bile iyimser bir beklentidir.

NURTEN ERTUĞRUL (Hak ve Adalet Platformu, İnsan Hakları Savunucusu):

“İktidar Sofrasında Karnını Doyuran ‘Âlim’ler, İslam Düşünce Tarihine Yön Veremezler”

 1- İlahiyat fakülteleri, zihni çölleşmenin önüne geçebilecek önemli bir alandır. İlahiyatların birinci vazifesi, temel kaynaklardan hareketle topluma objektif bir şekilde dini öğreten, erdemli toplum olma noktasında örnek olabilecek donanıma sahip ilahiyatçılar yetiştirmektir. Bugün İlahiyat fakültelerinde sağlıklı bir tartışma ortamının olmadığı kanaatindeyim. Nedeni ise, Mustafa Öztürk üzerinden yapılan tartışmalar gösteriyor ki linç girişimine karşı koyacak bir itiraz zemininin olmaması. Daha çok cemaatlerin ve siyasetin yönlendirmesine göre tavır alan bir yapı var. İlahiyat içindeki ‘fikri tartışmalar’ özgün ve özgür bir şekilde değil daha çok gelenekçi bir kıta içinde gerçekleşebiliyor. Bunun dışındaki görüşler tekfir edilip yer yer linçe uğrayabiliyor.

Bugün öncelikle İslam düşünce tarihini yeniden okumak, özgür irade, çoğulculuk, düşünce özgürlüğü ve benzeri konularda yeniden düşünmek ve bu tartışmaları taşıyan eserleri günümüzde anlaşılır bir şekilde yeniden çevirmek gerekmektedir.

2- İslam âlimleri arasında geçmiş dönemlerde de farklı alanlarda birçok tartışma olmuştur. Bu tartışmalardan başlıcaları arasında, Kader mevzusu, gelenek-akıl, Kur-an’ın yaratılmış olup olmadığını sayabiliriz. Bu tartışmalar tarihin belli dönemlerinde büyük olaylara da sebebiyet vermiştir. Bazı dönemlerde sorumlu âlimlerin, aydın ve entelektüellerin süreçlere katkı sunup daha özgür, üretken ve müreffeh bir toplum oluşturacak şekilde geleceğe yön verdiklerine de şahit olduk.

Bugün öncelikle İslam düşünce tarihini yeniden okumak, özgür irade, çoğulculuk, düşünce özgürlüğü ve benzeri konularda yeniden düşünmek ve bu tartışmaları taşıyan eserleri günümüzde anlaşılır bir şekilde yeniden çevirmek gerekmektedir. Bu tartışmalar yeniden yapılsın ki böylece tarihsel süreç anlaşılıp yenilikçi, özgürlükçü ekolün fikri ve felsefi düşüncesi yeniden canlanabilecek bir zemin bulabilsin (Endülüs döneminde olduğu gibi). İslam toplumlarında sosyal ve düşünsel dönüşümlerin oluşması ancak böyle olabilir kanaatindeyim. Tarihin akışını değiştirmek için gerçek âlimlerin sorumluluğunun çok büyük olduğu gerçeğini bir kez daha hatırlamak, hatırlatmak lâzım. İktidar sofrasında karnını doyuran ‘âlim’ler, İslam düşünce tarihine yön veremezler.

3- İlahiyat fakültelerinin ‘vizyon ve misyon’una göz gezdirdiğimizde ne tür insanlar yetiştirmeyi hedeflediklerini genelde şu ifadelerle özetlerler:

“Kültürel mirası değerlendirebilen, yaşanan hayatı yorumlayabilen, araştırmacı, katılımcı, paylaşımcı, uzlaşmacı, evrensel değerlere saygılı, gerçekleştirdiği sosyal projeleri ile toplumsal gelişimi destekleyen, çağın gerektirdiği bilgi ve donanıma sahip, akademik sorumluluğu, özgüveni, sevgi ve saygınlığı yüksek, toplumun ve insanlığın dini konulardaki sorunlarına çözüm üreten” diye devam eder.

Bu iddialı tarifi incelediğimiz vakit İlahiyat fakültelerinin bu vizyon ve misyon çerçevesine sadık kaldıklarını göremiyoruz. Semavi dinler, gönül ister ki her mecrada özgürce tartışılsın. Ama maalesef ‘körler sağırlar birbirini ağırlar’ tarzında gelenekçi yapılar ilahiyatta birbirinin gönlünü hoş tutmaya devam ediyor. Farklı görüş ve itirazlara tahammül edemedikleri gibi (Mustafa Öztürk olayında olduğu gibi) kişiyi hedef gösterip, linç edip, istifa sürecine kadar zorlayabiliyorlar. İlahiyatların bu despotik zihniyetten bir an önce kurtulması gerekmektedir.