Marmara İlahiyat Fakültesi Binası

İlahiyat Fakülteleri, Akademi ve Hür Düşünce-3

İlahiyat fakültelerini soruşturduğumuz dosyamızı bugünkü cevaplarla sonlandırıyoruz. Bugün Gürgün Karaman ve Ayşe Asuman Zengin’in cevaplarına yer veriyoruz.

Sorularımız:

1- Mustafa Öztürk’ün görevinden ayrılmaya mecbur bırakılmasıyla sonuçlanan süreçten hareketle ilahiyat fakültelerinde hür düşünce ortamının mevcut olup olmadığına dair bir kanaate sahip olabilir miyiz? Neden?

2- Öztürk’ün ilahiyat camiasında yüksek düzeyde itirazla karşılaşan görüşleri İslam düşünce tarihinde daha önce de gündeme gelmiş midir, yoksa bu fikirler ilk kez mi ortaya atılmaktadır?

3- Günümüzde ilahiyat fakültelerinin misyonu nedir? Sizce semavi dinlerdeki itikadî hususların ayrıntılı olarak tartışılması, kapalı kalan bütün noktaların aydınlatılması için en uygun mecra neresidir?

Gürgün Karaman (Yazar):

“İlahiyat Fakültelerinde Üretilen Bilginin Geniş Halk Kitlelerinde Karşılığı Yok”

1- Öncelikle şunun tespit edilmesi gerekir: Modern ulus devlet sürecinde bu minvalde kurulan eğitim kurumları bir ihtiyaca binaen mi yoksa ilmî bir hakikat arayışının parçası olarak mı kuruldular? Bugün İmam-Hatip Liseleri veya Ortaokulları diye bildiğimiz okullar ilk defa 1913 yılında imam-hatip yetiştirmek üzere açılmıştır. Bu okullar 3 Mart 1924 tarihli ‘Tevhid-i Tedrisat Kanunu’yla ortadan kaldırılarak yerine 1924 yılında İmam-Hatip Mektepleri adı altında 29 merkez açılmış ve bu merkezler 1930 yılında kapatılmıştır. Sadece bu süreç bile devletin, din-toplum ilişkisi üzerinden dini ve toplumsal olanı güç merkezli devşirme ve bunları konsolide etme noktasındaki bakışını yansıtması bakımından önemlidir. 1950 seçimlerinden sonra iktidara geçen Demokrat Parti, seçim dönemlerinde söz vermiş olduğu İmam-Hatip Okulları’nı yeniden açmıştır.

1949 yılına gelindiğinde ihtiyaç nedeniyle Ankara Üniversitesi‘ne bağlı bir İlahiyat Fakültesi kurulması kararlaştırılmıştır. 1959 yılında ise İmam-Hatip Okulu mezunlarının eğitimlerine devam edebilmeleri için Yüksek İslam Enstitüleri kurulmuştur. Bu enstitüler, 1982 yılında İlahiyat fakültelerine dönüştürülmüşlerdir. 1948 yılına kadar dini eğitim alanındaki baskı ve bunun sonucunda ortaya çıkan kısırlık, birtakım sorunları beraberinde getirmiş ve politik kaygılar çerçevesinde dini olana tekrar alan açılmaya başlanmıştır. Şunu da vurgulamak gerekir ki dilin ve alfabenin değişimiyle birlikte ilahiyat alanının kendisini toparlaması için belki de en az yüzyıllık bir süreç gerekiyordu ki bugün ortaya çıkan tartışmaları bu kopuşla da ilişkilendirmek gerekir. Bu çerçeveden hareketle politik değişimlere paralel bir şekilde formu, içeriği ve kadrosu buna göre ayarlanan İlahiyat fakültelerinin hür düşünceye sahip olup olmadığı hayli su götürür. Mustafa Öztürk olayı da -görüşlerine katılmadığımı belirteyim- bunun son örneği olarak tezahür etmiştir.

Müslüman coğrafyada hâkim kurumsal dini anlayışlar tamamen politik olanın, iktidar mekanizmasının toplumsal konsolidasyonundan ibarettir. Müslüman aklın din anlayışı sultanın din anlayışına endekslidir ve temel kod “ilahi huzur ancak sultanın huzuruna bakılarak” anlaşılabilir. Hâliyle burada toplum, sultana/politik iktidara itaat eden katı bir nesnedir ve katı olan da er veya geç buharlaşacaktır.

Kendi döneminde Mu’tezilî olmakla suçlanarak yok sayılan Maturidi, Türkiye toplumu açısından itikat imamıdır. Aynı durum Ebu Hanife için de geçerlidir. Menakıbu’l İbn-i Şafii eserinde Sünniliğin allame tefsircisi Fahreddin Razi, Ebu Hanife’ye her türlü aşağılamayı yapar ama yine gelin görün ki İmam-ı Azam Ebu Hanife Sünniliğin fıkhi mezhebinin imamıdır. Taberi’yi taş yağmuruna tabi tutanlar onun tarihini de sömürerek yüzyıllarca ikiyüzlülüklerinden/cehaletlerinden tövbe etme erdemini bir türlü başaramadılar. Velev ki Mustafa Öztürk Hoca yanlış yorum yaptı diyelim. Bu onun yorum hakkıdır, düşünme hakkı ve yöntemidir.

2- İslam düşünce tarihinde Mustafa Öztürk’ten daha radikal görüşler ortaya koyan gerek kişiler gerekse akımlar tarih boyunca hep olagelmiştir. Mu’tezile, Şuûbiyye ve Karmatî akımları tarihteki en çarpıcı akımlardır. Bu konuda Mu’tezile’nin epey görüşlerinin olduğu erbabının malûmudur. Birkaç örnek vermek gerekirse Gaylân ed-Dımeşkî, Emevi iktidarının insanın özgürlüğünü elinden alan kader doktrinini reddettiği için önce elleri kesilmiş, daha sonra idam edilmiştir. İbn-i Sina, haşr-ı cismânî’yi (kıyamet günü ölülerin dirilmesi) kabul etmediği için tekfir edilmiş ve defalarca hapse atılmıştır. Aynü’l-Kudât Hemedânî, kurumsal Sünni doktrinin nübüvvet-ahiret-vahiy teorisine aykırı görüşler serdettiği için idam edilmiş ve naaşı, Hemedan’da ders verdiği medresenin kapısına asılarak teşhir edilmiştir. Müslüman felsefe-düşünce geleneğinin iki ana akımından biri olan İşrakî felsefesinin kurucusu Şihabeddin Sühreverdî, Selâhaddin Eyyûbî’nin fermanıyla Halep’te idam edilmiştir.

Mustafa Öztürk özelinde kurumsal dini anlayışlara aykırı fikirler ortaya koyan birçok akademisyen, aydın, entelektüel, âlim vb. vardır. Türkiye’de yapılan dini tartışmaların merkezinde birinci soruda yaptığımız açıklamalar çerçevesinde dinin politik ve toplumsal tabanda nereye oturtulup oturtulmayacağı, dinin öngördüğü ahlaki, ekonomik, sosyal vb. ilişkilerde ne kadar rol alıp almayacağı zemininden hareketle yapılmaktadır.

İslam açıkça faizi reddederken pratikte buna dair bir inşanın ve yaşamın olmamasının düşünsel alanda yarattığı tutarsızlık dinin de anlam yitimine neden olmakta ve bu anlam yitimi kendisiyle birlikte özsel olarak dinin kendisiyle bir hesaplaşmaya dönüştürülmektedir. Buradan hareketle de modernist-gelenekçi, tarihselci-evrenselci, laik-dindar gibi dikotomilerle her yaklaşım kendi mevziisini tahkim etmenin peşine düşmektedir. Gelenekçi kesim, geleneği kutsarken modernist, tarihselci vb. olarak etiketlenen kesimler de geleneğin temel sabitelerini ıskalayıp geleneğin neresinde bir arıza varsa onu ön plana çıkarmaktadır. Saadettin Merdin’in ‘İslam’ın Pavlusları’ adlı eseri bunun en çarpıcı örneklerinden birisidir.

Diğer taraftan bugün için ortaya konulan fikirlerin üzerine bina edildiği bilgi sistemi, İslam mirasının referans alındığı teorik ve kavramsal bir zemin değildir. En basitinden ‘Tarihselcilik’ ya da ‘Mitolojiden Arındırma’ (de-mitolojizasyon) İslami mirasın dışından İslam’ı yorumlama faaliyetidir ki bu tarz yöntemlerin teorik ve kavramsal örgüsünün İslami zemine ne kadar uygun olup olmadığı yeterince tartışılmadan piyasaya sürülmüş ve toplumsal alanda büyük kargaşalara neden olmuştur. Bir şeyi daha vurgulamak gerekir, o da bugün İlahiyat fakültelerinde üretilen bilginin geniş halk kitlelerinde bir karşılığının olmamasıdır. Gerek dinin özsel olarak kendisi gerekse İslam düşünce mirası kategorize edilerek araçsallaştırılmış, nesneleştirilmiş, gettocu indirgemecilik içindeki bir yaklaşımla ele alınmaktadır. Bugün Türkiye’de Müslüman âlim ve filozofların tarihte bu konularda düşünce üretmedikleri gibi bir hava estirilerek toplumsal tabanda bir özgüvensizlik yaratılmakta ve bunun etkileri özellikle genç kesim üzerinde açıkça görülmektedir.

Dinin İlahiyat fakültelerinde salt dinsel bir üretime sıkıştırılması ilahiyatın mitolojikleşmesini doğuracaktır. Dolayısıyla bugün için İlahiyat fakülteleri tüm bilimsel alanlarda multi disipliner yaklaşımları benimsemek zorundadır.

Dil ve lafız noktasındaki tartışmalar açısından ise burada Aynü’l-Kudât Hemedânî’den sadece şunu aktarmakla yetiniyorum: Aynü’l-Kudât Hemedânî’ye göre, “aklın sınırı, akıl ötesi tavrın başlangıcıdır. Mânalar belli olduktan sonra lafızların bir önemi yoktur”. Aklın sınırı ile akıl ötesi tavrın sınırları birbirine bitişiktir. Aklın, akıl ötesiyle olan bağını koparmak ‘vicdani idrak’in yitimi ve salt bir akılperestliktir. Akıl, kendisini kendinden menkul bir cevher olarak konumlandırdığı andan itibaren varlığa tahakkümde bulunmaya başlar. Artık burada bir çiçek, kelebek, ağaç vb. doğanın tüm var oluş formları ilahi tecelli olmaktan çıkar ve salt bir maddiyata indirgenerek materyalistleşir. Materyale indirgenen varlık, geri çekilmeye başlar, insani bilinçle varlık arasındaki mutabakat kopar. Varlık, salt bir materyale indirgendiği için insanın da salt bir biyolojik makinaya indirgenmesi kaçınılmaz olur. Bu biyolojik makinanın iletişim aracı olan lafız da Batı’da yüz yıl önce çökmüş olan mantıkçı pozitivizmin bize geç uğramış olmasından başka bir anlam ifade etmiyor.

Lafız-mâna tartışmaları olsun, Kur’an kıssaları olsun, tüm Kur’anî anlatımlar olsun, bu alanlardaki tartışmalar bir hakikat arayışından ziyade dine biçilen sınır bekçiliği rolünden ve gettocu yaklaşımlardan kaynaklanmaktadır. Herkes kendi bagajıyla dine yüklenmekte ve sorumlu olarak dini görme eğilimi sergilemektedir ki bu da ucuzculuktur, ilmîlik değil. Bin dört yüz yıllık İslam tarihini ‘insanlık tarihine düşülmüş bir dipnot’ olarak gören indirgemeci zihniyetin, Antik Yunan’daki mitolojileri, hurafeleri görmezden gelerek kerameti kendinden menkul ‘rasyonel akıl, bilimsellik’ iddialarının da tutar bir tarafı yoktur. Ki bugün için felsefenin arkasına sığınarak, felsefeyi de bir ideolojiye indirgeyen bu yaklaşımlar bu tutumlarıyla İslam’la bir hesaplaşmanın içine girmişlerdir. Bu yaklaşımlar, belirttiğim gibi bir hakikat arayışı olmayıp temelde iki zeminden beslenmektedir: Geçmişin travmaları ve politik alan.

Müslüman düşünürlerin tarihsel üretimleri insanlığın yüz akıdır. Bugün İbn-i Sina’ya başvurmadan tıp-bilim tarihi yazmak mümkün mü? Farabi, İbn-i Rüşd, Sühreverdî, Baba Tahir Uryan, Seyfüddin Amidî, Kadı Siraceddin Urmevî, Molla Sadra vb. simaların hakkını teslim etmek insaf sahibi olmakla mümkündür, felsefi ideolojik körlükle değil!

3- “Hakikat yoktur, hakikatler vardır” der Derrida. İnsanlığın hakikat arayışı tümel değil tekildir. Her birey kendi kapasitesi ölçüsünde hakikat yolcusudur. İnsanları ‘aynılaştırmanın ontolojik despotizmi’ne tabi tutmak Hakk’ın da muradı değildir. Bu anlamda İlahiyat fakülteleri, evrensel ölçülerde bilgi üretimini sağlamak, insanlığa umut olacak düşünce sistemleri ortaya koymakla mükelleftir. Herhangi bir mezhebin, cemaatin, politik olanın gettosuna dönüşmüş bir İlahiyat fakültesinin insanlık mirasına katkıda bulunmasını beklemek beyhudedir. Çünkü getto, sadece kendisini doğrulamak, kendi çıkarlarını korumak için kendisini konumlandırır.

Bugün için İlahiyat fakülteleri, aziz İslam’ın ve insanlığın onuruna hizmet etmek üzere kendisini yapılandırmak zorundadır. İster kabul edelim ister kabul etmeyelim geleneksel ilahiyatın metafizik gemisi batmıştır. Tarım imparatorlukları döneminin metafizik bilgi üretiminin tüm çağlar için geçerli ve mutlak hakikat olduğunu iddia etmek, bir tür kapanma ve özgüven eksikliğidir. Her çağın kendine ait bir kozmolojik, teolojik tasarımı vardır. İnsanlık tarihi de bir nevi bunun devinimidir. “…Ve tilke’l-eyyâmu nudâviluhâ beyne’n-nâs…” (Âli İmrân 140). Burada “el-eyyam” sadece günler değildir, insanlık tarihinin devinimsel dönemleridir. “En-nâs” tüm insanlık ailesidir. “Nudâviluhâ” ise insanlık tarihindeki dönemlerin devinimidir. Her dönemin kendi içindeki devinimi birikimseldir ve insanlar da bu devinimde tercihler yaparlar. Modern insanın tercihlerinin neler olduğu, neye ve nasıl tekabül ettiği noktasında yeni bir evren ve metafiziksel tasavvur ortaya koymak, İlahiyat fakültelerinin temel amacı olmalıdır.

En önemlisi ise üretilen bilginin pratiğidir. Teorik üretim pratize edilmediğinde, teorik bilginin toplumsal tabanda bir karşılığı da olmayacaktır. Örneğin bugün için asgari ücret, evsiz insanlar, sokak hayvanları, çevrenin korunması, çocuk işçiler, boşanma ve kadın cinayetleri vb. konularda ilahiyatın teorik ve pratik (praksis) bir duruşu yoksa buraların da halk nezdindeki kabul ve itibarı da o oranda düşük olacaktır.

Dinin İlahiyat fakültelerinde salt dinsel bir üretime sıkıştırılması ilahiyatın mitolojikleşmesini doğuracaktır. Dolayısıyla bugün için İlahiyat fakülteleri, tüm bilimsel alanlarda multi disipliner yaklaşımları benimsemek zorundadır. Dini alandaki bilginin toplumsal tabana yayılması ve bu anlamda akademik üretimin kısırlığı fakültelerin en büyük çıkmazıdır. Bu çıkmaz içinde tekrar eden bir kısırdöngü içinde kadim olan miras da nesneleşmekten, araçsallaşmaktan kurtulamamaktadır. Özetle İlahiyat fakülteleri, yenilikçi düşünsel ekoller yaratmalı ve üretilen bilginin toplumsal tabana yayılmasında aktif bir rol üstlenmelidir. En önemlisi ise üretilen bilginin pratiğidir. Teorik üretim pratize edilmediğinde, teorik bilginin toplumsal tabanda bir karşılığı da olmayacaktır. Örneğin bugün için asgari ücret, evsiz insanlar, sokak hayvanları, çevrenin korunması, çocuk işçiler, boşanma, kadın cinayetleri gibi konularda ilahiyatın teorik ve pratik (praksis) bir duruşu yoksa buraların halk nezdindeki kabul ve itibarı da o oranda düşük olacaktır.

“Semavi dinlerdeki itikadî hususların ayrıntılı olarak tartışılması, kapalı kalan bütün noktaların aydınlatılması için en uygun mecra neresidir” sorusuna gelince, bugün bilgi iletişim teknolojileri ve sosyal medyanın gücünü dikkate aldığımızda artık tek bir mecranın olduğu kanaatini taşımıyorum. Tarım imparatorlukları döneminde Gazzâlîci bir yaklaşımla “İlcam’ül Avam an İlmi’l Kelam” yazmanın, toplumu avam-havas dikotomilerine tabi tutmanın döneminin bitişi bir hayli zaman oldu. Artık insanlar her mecrada her konuyu tartışabilir imkânlara sahip. Sadece youtube’a bir göz atmak bile yeterlidir. Deist, atesit, tarikat, selefi, felsefi, psikolojik vb. tüm konular bu ortamlarda harıl harıl tartışılmaktadır. Tüm insanlık bilgi bombardımanı altında ve bir anaforda… Böyle bir ortamda söylemle temsiliyet de buharlaşmış durumda.

Kanaatimce özelde Türkiye toplumu ve genelde Müslüman coğrafya, Batı merkezli pozitivist mantıkçı depremin şoklarını yeni hissediyor. Kuşak çatışması, X, Y, Z kuşakları, gelenekçi-modernist-tarihselci vb. çatışmalar yeni bir alan kapma ve sosyolojik tabakalaşma sürecine tekabül ediyor. Çünkü geleneksel yaklaşım ve yapılar çökerken, kendisiyle birlikte yeni sorgulama ve hesaplaşmaları de beraberinde getirecektir. Bu sorgulama ve hesaplaşma sürecinin ne derece bir hakikat arayışı olduğu ise meçhul…

Her şeyden önce bizler, Müslümanlar olarak Kur’an’dan/İslam’dan ne istedik, ne istiyoruz? “Ey Kur’an! Ete kemiğe bürün, gel de şu sorunlarımızı çöz”. Kısmen bu kodla hareket eden bir bilinçaltından akıp gelen bir yaklaşım olduğu kanısındayım. Oysa mesele salt itikadi bir mesele olmayıp ideolojik, mezhebi ve politik meselelerin yanında en önemli etken de Müslüman coğrafyalardaki özgürlük ve adalet taleplerinin baskılanmasıdır. Bu baskılanma, ister istemez özsel olarak dinin kendisiyle bir hesaplaşmayı beraberinde getirmektedir.

‘İslam’ın temel hedefinin tevhid ve adalet olduğu’ vurgusundan hareketle ‘adalet ve özgürlük’ bir türlü sağlanamıyorsa “o halde İslam’ın kendisinden kaynaklanan bir sorun vardır” gibi bir sonuç, itikadi alana taşınarak İslam’ın kendisiyle bir hesaplaşmaya dönüşmektedir. Böyle bir zeminden hareket eden özellikle yeni nesil için bir mecranın olup olmamasının da bir kıymeti harbiyesi yoktur. Popülist, imajcı, kapitalist bir çağda, bu açıdan hakikatin temsiliyet yitimine uğradığını da belirtmek gerekir burada. Artık dini önderlerin, cemaatlerin, tarikatların gün olmuyor ki ahlaki olmayan tutumlarının medyaya yansımaları olmasın. Böyle bir ortamda yeni kolektif ve kucaklayıcı söylem ve temsiliyetler olursa ancak o zaman belki bir mecradan söz edilebilir. Bunun dışında geriye kalan –iddia edilen söylem ve temsiliyetler- herkesin kendi gettosunu okşamaktan ibaret kalmaktadır.

AYŞE ASUMAN ZENGİN (Dr.):

“Bugünkü Ortamda Hangi Uzman Ne Kadar Bağımsızsa, İlahiyatçılar da O Kadar Bağımsızdır”

 1- İlahiyat fakültelerinde hür düşünce ortamının mevcut olup olmadığı konusu genel olarak Türkiye’nin atmosferine hâkim olan rüzgârın ne taraftan estiğinden bağımsız değil. Sadece ilahiyat alanında değil, kamuoyu önünde dile getirilen bütün mevzularda o alanın uzmanları kendilerini ne kadar bağımsız hissediyorlarsa, düşündüklerini olduğu gibi dile getirmekte ne kadar rahat davranabiliyorlarsa ilahiyatçıların da en fazla o kadar rahat olabildiklerini söylemek mümkün. İlave olarak ilahiyat alanının toplumun yönlendirilmesindeki etkisi diğer uzmanlık alanlarına kıyasla birkaç kat daha fazla olduğundan, bu alanda söz söyleyenlerin epey dikenli bir bahçede dolaşmak zorunda oldukları ifade edilebilir. Ancak yine bu alanda çalışanların, çalışmalarının kendi varlıklarını da şekillendirmesi gerektiğini dikkate aldığımızda doğru bildiklerini söylemekte daha cesur olmaları beklenirse de başta sözü geçen atmosferi oluşturan havanın buna da engel olduğunu üzülerek görüyoruz.

Bu yüzdendir ki özgün çalışmaları olan tecrübeli bir ilahiyatçının kendi çalışmalarına ve akıl yürütmelerine istinaden vardığı noktayı açıklamasına karşı çoğu alan dışından yüksek sesle itiraz eden ve onu linç edenlere aynı kararlılıkta mukabele edebilen bir başka grubu göremedik. Oysa düşünce hürriyeti, ifade etme hürriyeti olmaksızın sağlanamaz. Düşüncemizi ifade ettiğimizde bize kendi düşünceleriyle itiraz edenlerin delillerini dikkate alır, değerlendirir, tebdil eder, belki de terk ederiz. Ama düşüncemiz sebebiyle linç edildiğimizde süreç o noktada kesilir, geliştirilemez. Mustafa Öztürk olayı, İlahiyat fakültelerinde hür düşünce ortamının mevcut olup olmadığını açıklayan üzücü bir örnek olmuştur.

2- Öztürk’ün görüşlerinin aynı ya da benzerlerinin İslam düşünce tarihinde daha önce de gündeme geldiğine, uzun tartışmalara konu olduğuna ama ana damarı teşkil eden görüşe göre her zaman biraz marjinal kaldığına dair bilgilerimiz var. Yine de farklı görüşler arasında yüksek düzeyli uzun tartışmaların gerçekleşmesi, her iki görüşün gelişmesinin ve kendini ispatlamasının da lehine bir durumdur. Ayrıca Öztürk’ün görüşlerinde bugün de yalnız olduğu söylenemez. Yukardaki sebeplere bağlı olarak yüksek sesle dile getirilememesi, bu görüşlerin mevcut olmadığı anlamına gelmez. Açıkça konuşulup ispat ya da reddedilmesi, zihinleri bu sorularla meşgul olanların hakikate ulaşma çabalarını destekleyen bir tutum olacaktır.

Bugün bu konuların ilahiyatlarda özgürce konuşulamaması, başka yerlerde de konuşulmadığı anlamına gelmiyor. Bir şeyin en yüksek seviyeden gerçek ortamında tartışılamaması, ehil olmayan kişilerin bu konularda söz sahibi olmasına yol açar.

3- Genel mânada ilahiyat mesleğinin ana problematiği nübüvvet meselesidir. Yani Yaratıcı ile insan arasındaki temasın gerçekleşmesi ve bunun biçimi, keyfiyeti, ilahiyat alanının ana mevzuudur. İlahiyatçılar, bu meseleyi her yönden inceleyen ve ayrıntıları açığa çıkaran uzmanlardır. Esasen dinin de maksadı, insanı Yaratıcıya, Yaratıcıyı da insana sevdirmektir.   Birinci soruyu cevaplarken bahsettiğim mahzurlardan hareketle günümüzde maksadın bu istikametten saptığını üzülerek görüyoruz. Mustafa Öztürk olayı, ilahiyatlarda önceden belirlenen belli bir düşünce ve inanç ekolüne sıkıca bağlı insanların yetiştirilmesi hedefinden kaynaklanan bir engelleme çabası olarak karşımıza çıkıyor. Halbuki bir ilahiyatçının ilahiyat mesleğinin konularına her açıdan bakabilecek yetkinliğe sahip olması, semavi dinlerdeki itikadî ve amelî hususları ayrıntılı olarak tartışabilmesi için önemli bir avantajdır.

Bugün bu konuların ilahiyatlarda özgürce konuşulamaması, başka yerlerde de konuşulmadığı anlamına gelmiyor. Bir şeyin en yüksek seviyeden gerçek ortamında tartışılamaması, ehil olmayan kişilerin bu konularda söz sahibi olmasına yol açar. Bu mevzuların ülkemizin yetkin akademisyenleri tarafından İlahiyat fakültelerinde rahatça konuşulabildiği özgürlük ortamının bir an önce oluşması fikir sahiplerinin öncelikli dileğidir.