Temel Hazıroğlu

Öncelikle İslam Ekonomisi ve İslam İktisadı kavramlarına nasıl baktığınızı sormak istiyoruz. Geçtiğimiz haftalarda vefat eden iktisat profesörü Sabri Orman, İslami İktisat kavramını kullanıyor örneğin ve gerekçe olarak da İslam’dan yola çıkarak iktisadı yorumlama anlamı içermesinden hareket ettiğini belirtiyor. Siz, ayrıca Katılım Ekonomisi kavramı üzerinde duruyorsunuz, bu yönde çalışmalarınız var. Hem ilk iki kavrama bakışınızı hem de önerdiğiniz Katılım Ekonomisi ile ilişkisini bize biraz anlatabilir misiniz?
Rahmetli Sabri Orman hocayla birçok sempozyumda beraber olduk, İslam İktisadı Araştırma Merkezi (İKAM) gibi İslam iktisadı çalışan bazı kuruluşlar var, o kuruluşların danışma kurullarında da beraber çalıştık. Bu sene ilk defa Sabri hocamız olmadan toplanacağız. O tartışmayı onunla da yapmıştık. Biz biraz farklı düşünüyoruz. Bununla ilgili bayağı bir tartışma oldu. Biz de birkaç yazı yazdık, gazetelerde, dergilerde çıktı. Birkaç sempozyumda da bunu işledik, henüz yolun başındayız; genel kabul gören anlayış iktisat ile ekonomiyi aynı kaba koyuyor, öyle değerlendiriyor.

İktisat ve ekonomi ayrımını biz şöyle değerlendiriyoruz: İktisat, Arapça bir kelime, kast kökünden türemiş ve bir kasta matuf, ‘ölçülü yaşamak’ anlamına geliyor. Bu anlamda bizim geçmiş literatürde de bugün de hâlâ kullanılan bir kavram. Hatta Cumhuriyet’in ilk yıllarında daha yoğun bir şekilde kullanıldı. Ancak son 15-20 senedir ekonomi, kavram olarak daha öne geçti. Ekonomi, bugün İngilizce’de yaygın olup Latince kökenli oiko ve nomia kelimelerinden türetilmiş, ‘ev yönetimi’ anlamına geliyor ve daha dar anlamda, gündelik pratik anlamında kullanılıyor. O açıdan, örneğin bugün Türkiye’nin ekonomisi denir ama Türkiye’nin iktisadı denmez genelde, iktisadi göstergeleri denir. Ülkenin ekonomisinden maksat yine sayısal göstergelerdir yani somut sonuçlardır.

Biz Sabahattin Zaim’in etkisiyle bu alana ilgi duymaya başladık; onun bir önerisi vardı bu konuda, Homo Ekonomicus yerine Homo İslamicus kavramını öneriyordu. İlk ondan duyduk biz bunu. Orada biraz Batı’daki bir kavramı, bir çerçeveyi uyarlama çabası var, ama bizdeki şimşekleri çaktıran, bize ait bir şey olması gerektiği fikriydi. Okumalarımız neticesinde iktisadın kendine haslığı ve felsefi, teorik tarafı bizi etkilemişti. Bir de o kast kavramı kafamızda bir ışık yakıyordu. Bir maksada matuf yaşamak, bir parça da insanın hayatının anlamını ortaya koyan bir çerçeve çiziyordu.

Birçok felsefeden bahsedilir biliyorsunuz; varlık felsefesi, bilgi felsefesi, ahlak, hukuk, iktisat felsefesi vs. fakat bir de hayat felsefesi vardır bütün bunların içinde. Hayatımızın temel felsefesini içeren bir iktisat tanımı bize daha uygun geldi. O açıdan biz iktisat kavramını daha teorik, daha felsefi temelde alıyoruz. Nitekim ilk kurulan fakülteler daha çok iktisat fakülteleri olarak geçiyor, daha sonra özellikle Batılılaşmış üniversitelerde ekonomi kavramı öne çıkıyor. Bu üzerinde durulacak bir konudur. O açıdan biz iktisat ile ekonomiyi hep ayrı tuttuk ve ayrı tutacağız.

Bu ayrımın hemen ardından İslam Ekonomisi, İslam İktisadı, İslami İktisat kavramlarını masaya yatırdığımızda, bizim tercihimiz doğrudan iktisat kavramını kullanmanın daha uygun olacağı şeklindedir. İktisat bize ait bir kavram olduğu için onu bizim doldurmamız gerekir. Ama bugün modern dünyada İslam Dünyası’nın çok etkisi gözükmüyor. İslam dünyası, genel yaklaşım itibarıyla Batıya dönük bir hayatın içinde. Dolayısıyla bütün ürettiği disiplinler, kavramlar, yaklaşımlar da Batı’nın içinden neşet etmiş kavramlarla ilişki içinde. Bu açıdan biz İslam Ekonomisi kavramını, felsefi temeli ve yaşam tarzını çok fazla içermediği, kapitalizmi çağrıştırdığı için tek başına kullanmayı doğru görmedik.

Ekonomiyi bir uygulama şekli olarak değerlendirdik. Zaten ‘ev ekonomisi’ biraz daha dar anlamda uygulama anlamına geliyor ve buna ilk defa Jean-Jacques Rousseau’nun ‘Ekonomi Politik’ kitabında rastladık. O kitapta Rousseau, genel ekonomi ve özel ekonomi diye bir ayrımdan bahseder. Özel ekonomi gündelik hayatta, ailelerin, insanların, toplumların ekonomik, maddi ihtiyaçları üzerine bina edilmiş bir yaklaşımdı. Genel ekonomi ise toplumun bütünlüğünü hedef alan, daha genel çerçevede adaleti ve hakkaniyeti gözeten bir iktisadi sistem çağrışımı yapıyordu.

Üretimde Verimlilik, Paylaşımda Adalet, Tüketimde Kanaatkârlık

Dolayısıyla biz İslam Ekonomisi kavramı yerine İslam İktisadı kavramını kullanabileceğimizi düşündük. Hatta bunu geçici olarak kullanmalıyız. Zira iktisat bizim açımızdan temeldir ve o tek başına bize ait bir kavram olarak bize yeter. Ancak, ekonomiyi iktisadi anlayışın bir uygulama seçeneği olarak ele almamız gerekir. Bu açıdan da İslam İktisadı, kendine ait bir dünyanın maddi ilişkilerinin ana ilkelerini vaaz eder. Fakat onun her çağda, her toplumda bir uygulama biçimi vardır. Bu her çağda farklılık gösterebilir. Bu çerçevede küresel kapitalizmin egemen olduğu çağda, ortaklık ve katılım temelli bir ekonomik modelin öne çıkmasının daha uygun olacağını, buradan yola çıkarak Katılım Ekonomisi kavramının kullanılabileceğini gündeme getirmiştik. Burada ekonomi kavramını, iktisadın bir alt uygulaması olarak kullanıyoruz. Dolayısıyla iktisadın (ya da şimdilik İslam iktisadının) bir uygulama çeşidi olarak Katılım Ekonomisinden bahsediyoruz.

Katılım Ekonomisi; üretimde verimlilik, paylaşımda adalet ve tüketimde kanaatkârlık üzerinden neşet eden üç boyutlu bir modeldir.

Bu konuda Mustafa Kutlu abimizle de hep tartışırız; o kanaat ekonomisi diyor, biz katılım ekonomisi diyoruz. En son çıkan ‘Kalbin Sesi ile Toprağa Dönüş’te de ‘Huzursuz Bacak’ kitabında da kullanıyor bu kavramı. Biz de onu takdir etmekle birlikte yetersiz olduğu bilinciyle eleştiriyor ve daha ötesini talep ediyoruz. Zira kanaat ekonomisi sadece harcama-tüketim tarafındaki bir tavrımızla alakalıdır. O açıdan hem üretimde hem paylaşımda hem de tüketimde adil bir yaklaşımın oluşabilmesi için katılım kavramı üzerinden, İslam iktisadının bir uygulama modeli olarak katılım ekonomisi kavramını gündeme getiriyoruz. Sonuçta Katılım Ekonomisi; üretimde verimlilik, paylaşımda adalet ve tüketimde kanaatkârlık üzerinden neşet eden üç boyutlu bir modeldir.

Aslında Katılım Ekonomisi yeni bir kavram değil. Türkiye’ye özgü de değil. 90’lı yılların başından itibaren yürüyen bir tartışma var bu konuda. Kitapları daha o tarihte Türkçe’ye çevrilen Michael Albert’ın Katılımcı Ekonomi modeli üzerine de çok tartışma yapıldı. Siz de kitabınızda kaynak olarak adını zikretmişsiniz. Sizin önerdiğiniz model neyi içeriyor? Bahsettiğimiz modelle farkları, benzerlikleri nelerdir?
Bunu söylediğiniz iyi oldu. Biz o çalışmayı kaynakçaya aldık, bizim kitap taslak halindeyken iktisat profesörü bir arkadaşa göndermiştik görüşlerini almak için, o da “bak böyle bir kitap da var” dedi. Biz ilk defa ondan duyduk. Daha sonra bir kütüphanede bu kitabı bulduk ve inceledik. Onlar meseleyi biraz sosyalist eğilimle ve kooperatifler üzerinden ele almışlar. Bizim kitap taslağımız oluşmuştu bu kitapla karşılaşmadan önce ve katılım ekonomisi kavramını kullanmıştık. Fakat ondan da istifade ettik doğal olarak, alıntı da yaptık.

Bizde katılım ekonomisi daha çok katılım bankacılığı üzerinden bilinir. 1985 yılında Özel Finans Kurumları faaliyete geçti. Bu kurumlar faizsiz bankacılık yaparken sorunlar yaşadılar, özellikle yurtdışı ilişkilerinde; teminat mektubu verirken muhataplar özel finans kurumlarını banka gibi algılamıyorlardı. Bir de dünyada, bankalar ligi dediğimiz bir sistem var, bunlar banka olmadığı için o listede de gözükmüyorlar. Bu çerçevede yaşanan sorunlar ilk on sene kendi içinde absorbe edildi, dışarıya çok taşmadı.

İslam dünyasının ana problematiğinin “mevcut dünyada kendimize yer mi edinmeliyiz yoksa yeni ve başka bir dünya mı kurmalıyız” soruları etrafında şekillendiğini düşünüyoruz.

Katılım Ekonomisi Katılım Bankası Modelinden Geliştirildi

90’lara gelince bu tartışmalar alevlendi. Biz de o dönemde, 1997 yılında Albaraka’da çalışırken bilgi işlemden sorumluyduk. Bizim teminat mektubunu Almanya’da kabul etmediler, mahkemeler kabul etmedi. Bizi döviz bürosu, faktöring şirketi gibi zannediyorlardı. Özel finans kurumu isminin getirdiği zorluklar tartışılıyordu. Biz de o zaman biraz da mühendisliğin getirdiği acelecilikle, bir isim bulalım, kendimizi aşalım diye düşündük, çünkü problem çözülmüyor. Gittik bir analitik çalışma yaptık; yani özel finans kurumlarıyla klasik bankalar arasındaki farka baktık, onları mukayese ettik. Aradaki en temel farkın, kâr ve zarara katılma hesaplarında olduğunu fark ettik, zaten bilinen bir şeydi bu. Burada özel finans kurumlarının diğer bankalardan en ayırt edici vasfının kâra ve zarara katılma hesapları olduğundan hareketle buna ‘Katılma Bankası’ denilebileceğini düşündük. Fakat bu katıl-ma gibi olumsuz bir çağrışım yaptığı için ‘katılma’yı ‘katılım’a çevirdik ve o zamanki Albaraka’da gündeme getirdik. Çok ilgi ile karşılanmadı önerimiz, hatta birkaç arkadaş tebessümle yaklaştılar.

‘Katılım Ekonomisi’, Temel Hazıroğlu, İz Yayınları, 2018

Buna rağmen bu kavramı geliştirmeye devam ettik. Açıkça İslam Bankası demeyi doğru bulmadık. Zira İslam’ın ve İslami kavramların bugünkü Müslümanlar tarafından çok tüketildiğini, maske olarak kullanıldığını düşünüyoruz. Dolayısıyla İslam Bankası diyemeyiz, üstelik mevcut yasal süreç de ona uygun değildi. Özel finans kurumu zaten sıkıntılı idi. Faizsiz banka denebilirdi. Onu da tartıştık, faizsiz tabiri de negatif bir tanımlama içeriyor. Dolayısıyla pozitif bir tanımlamaya ihtiyaç var. Bize göre İslami Bankacılıkta en temel vasıf, toplumdaki dayanışmanın, ortaklığın açığa çıkmasıdır. İbn-i Haldun’dan beri devam eden bu dayanışarak, yardımlaşarak yaşama zaten şu anda da devam eden bir şey. Katılım Bankası kavramı bu çerçevede ortaya çıktı. Fakat hayata geçmesi tam 8 sene sürdü.

Ondan sonra 1999 yılında bankacılık yasası değişirken tekrar gündeme getirdik, o zamanki genel müdüre bu durumu anlattık. Ankara’daki yasa hazırlama komisyonuna gittiklerinde teklif etmesini söyledik, ancak Ankara’ya gitti ve teklif etmekten vazgeçti. Biz de biraz tereddüt ettik, telefon ettik “üstat teklif edeceksin değil mi” diye, “hayır etmeyeceğim Temel” dedi. “Ben onu teklif edemem çünkü hiç kimse duymadı, kabul etmezler, sen bunu biraz daha çalış” dedi ve teklif etmedi.

Bu sefer 1999’un sonuna doğru Albaraka’nın Bereket Dergisi vardı, önerimizi bir yazıya çevirdik ve arkadaşımız Mehmet Emin Özcan -o zaman teftiş kurulu başkanı idi- katkısıyla o yazıyı geliştirdik, ortak imzalı olarak çıktı ve bayağı ses getirdi. Velhasıl bu katılım ekonomisi kavramı da katılım bankacılığı kavramından esinlenerek çıktı.

İslami kesimin iktisadi girişimlerinin genel niteliğine baktığımızda bunların hemen hemen tamamının yerleşik sistemlerin birtakım eksiklerini tamamlamak, delikleri tıkamak ya da işte bozuk giden tarafları tamir etmek maksadına matuf olarak düzenlendiğini görüyoruz; şu ana kadar makro bir girişimle karşılaşmadık. Acaba İslam’ın böyle makro planda bir teklifi var mı, bu ortaya çıkarılabilir mi? Ve eğer cevabınız evetse bu nasıl yapılabilir?
Evet, bu güzel bir soru oldu. Birçok hocayla da tartıştığımız konulardan biriydi bu mesele. Hatta bazen bize laf atarlardı, “bizi çok eleştiriyorsunuz” diye, birkaç sempozyumda bunu yaşadık. İslam dünyası, yaklaşık 200 senedir kendi konumunu kendi değerlerinden üretmek yerine Batı’yı esas alıp onun içinde yer edinmekle uğraşıp duruyor. Biz bunu eleştiriyoruz. O açıdan İslam dünyasının ana problematiğinin “mevcut dünyada kendimize yer mi edinmeliyiz yoksa yeni ve başka bir dünya mı kurmalıyız” soruları etrafında şekillendiğini düşünüyoruz. Bizim tercihimiz ikincisinden yana.

O açıdan bugün İslami bütün çalışmalar, sadece ekonomi değil, düşünce çalışmaları da insan hakları çalışmaları da felsefe çalışmaları da Batı’yı büyük bir sistem, hepimizin üzerinde tahakküm kurmuş, hatta son merhalede final olmuş, bitmiş, Fukuyama’nın deyişiyle artık tarihin sonuna gelmişiz anlayışıyla yıkılmaz, değiştirilmez bir sistem olarak görüyorlar; bizim de onun içinde yer almamız gerekir sonucunu çıkarıyorlar. Bunu doğru görmüyoruz.

İslam iktisadı alanında araştırma yapan kurumlarda birçok çeviriler yapıldı; Malezya’dan, Pakistan’dan, Hindistan’dan; fakat çevirilerin kalitesi ve seviyesi çok düşük. Özellikle bu Uzak Doğu’daki kültür Batı’ya çok isyan eder gibi gözükürken Batılı kavramları ve değerleri başına İslam, şeriat koyarak yeniden üretiyor. Dolayısıyla bu yaklaşım, Batı’yı ana sistem olarak kabul edip onun içinde alt bir sistem olarak kendini konumluyor. İşte bazı hocalar ile en çok tartıştığımız konu buydu. Onlar da bunu çok radikal bulurlardı, katılmazlardı bu görüşe.

Araya girerek sormak istiyoruz, Batı’yı kötülerken de o kadar aşırı bir dil kullanılıyor ki biraz önce bahsettiğiniz sıkıntının içine belki de bu yüzden düşüyoruz, kendi ayağımıza çelmeyi kendimiz takıyoruz. Yani onu kötülemekle uğraşmak yerine eğer varsa böyle makro teklifler, bunların ana dinamikleri nelerdir, bunları ortaya çıkarıp yoğun olarak bunlar üzerinde konuşmak daha doğru olmaz mı? Bütün gayretimizi Batı’yı kötülemeye yöneltmemiz, enerjimizi, çabamızı soğuran, bir anlamda ortadan kaldıran bir yaklaşım değil midir?
Biz bu konuda orta yoldan yanayız. Batı’yı yenilmez, yıkılmaz ve son merhaleye gelmiş çağdaş dünyanın tipik temsilcisi olarak görüp ‘biz de onun içinde kendimize yer edinelim’ diyen bir taraf var. Diğer taraf ise Batı’ya olan öfkesinden, kininden, düşmanlığından onun bütün ürettiklerine karşı çıkarak bir antilik damarı oluşturuyor. Bu da büyük bir problemdir. Batı’da insan hakları var, bizde de İslami insan hakları var; Batı’da ekonomi var, bizde de İslami ekonomi var. İşte orada özgürlük var, bizde de İslami özgürlük var.

Batı’da olanların başına kutsal bir kavram getirerek onun bir alt sistemi olmayı az evvel eleştirmiştik. Diğer akım da Batı’ya olan öfkesi yüzünden oradaki arayışı anlamadan, dinamikleri kavramadan komple karşı çıkarak diyor ki, “hayır bizde özgürlük yok, bizde kulluk var”. Bu da problemli bir bakış açısıdır. IŞİD’e kadar giden bir damardır bu.

Bir üçüncü damar daha var ama ona değinmeyeceğiz, bu son dönemde başladı ve giderek hızlandı bazı hocalar eliyle. Daha önce de vardı, modern dünyayı ikna etmek için ana kaynakların tevilini aşırılaştırmak; bu ayrı bir tartışma tabii, onu isterseniz başka bir zaman yapabiliriz. Biz itidalde, yani orta bir yolda duruyoruz. Diyoruz ki; biz, bize ait dünyayı kendi kaynaklarımızdan, hakikatten, ahlaktan hareketle kurabiliriz. Bunun için kendi tecrübelerimize, kendi tarihi deneyimlerimize bakabiliriz, kendi geleneğimizden ve hatta insanlığın tüm yaşantılarından da istifade edebiliriz. Batı’dan da istifade edebiliriz. Onun orta çağdan nasıl çıktığından, Rönesans’ı nasıl yaptığından, aydınlanmayı ve insani özgürleşmeyi gerçekleştirme biçiminden yararlanabiliriz, ama bunu orayı kopyalar gibi yapmamamız gerekir.

Kulluk, insan-Allah ilişkisinde geçerlidir, insan-insan ilişkisinde kulluk olmaz, kulluk olursa küfürdür, şirktir. İnsan-insan ilişkisinde özgürlük ve eşitlik esastır.

Bu arada şunu ifade etmek gerekir ki, Batı’yı anlamak için her şeyden önce Hıristiyanlığı ve orta çağı anlamak lazım. Orada Rönesans dediğimiz şey, aslında Batı’daki o zifiri karanlığın ilk felsefeciler üzerinden yeniden dirilişidir. Onun bir yerinde de Endülüs’ün ışığı, Farabi’si, İbn-i Sina’sı, İbn-i Rüşd’ü, İbn-i Tufeyl’i vardır, bunları da görmek lâzım. Bunlar biraz kaybolmuş şeylerdir. Şimdi bizim bugün, bu çağda, 2020 yılında ve sonrasına hitaben İslam dünyasına ve Batı’ya bir söz söylememiz lâzım. Bunu sadece iktisadi anlamda değil, felsefi anlamda bütüncül olarak söylememiz lâzım, insanca ve hakça bir dünya vaat etmemiz lâzım.

İşte bu insanca dünya, küresel emperyalist kapitalist sistemin dışında bir dünyadır; fakat bunu yaparken büyük bir kaotik hâle düşüp kendimizi de bu dünyanın dışına atamayız, Nietzsche gibi intihar da edemeyiz. O açıdan ayağımız yere basacak, Batı’yı, Doğu’yu ve geleneği de inceleyeceğiz. Kur’an ve sünnetten yola çıkarak bu çağın tezahürüne kafa yorup buradan bir şey çıkarmamız gerekir. Temel fark biraz da bu. Biz Batı’yı yenilmez, bugün için aşılmaz bir seviyede mi göreceğiz, yoksa onun da üstünde bir şey mi söyleyeceğiz? Çok keskin karşı çıkanlar onu reddederken İslam’ın anlayışını orta çağa indiriyorlar. Bu anlamda, eşitlik, kadın-erkek eşitliği, hak, özgürlük, adalet kavramları bizde tartışmalıdır, hâlâ tartışmalıdır. Siyasete soyunanlar bunu savunur, siyasetin dışındakilerse bunu aşağılar.

Bizde Hak Kavramı Olmadığını Düşünen Aydınlar Var

Mesela bunu bazı aydınlarda çok rahat görebilirsiniz, Türkiye’nin en tanınmış aydınlarından bazıları da buna dahildir. Bunlar sürekli özgürlük ve kulluk diyalektiğini kullanırlar. Yani “Batı’da özgürlük var, bizde kulluk var”. Biz ise şunu söylüyoruz; kulluk, insan-Allah ilişkisinde geçerlidir, insan-insan ilişkisinde kulluk olmaz, kulluk olursa küfürdür, şirktir. İnsan-insan ilişkisinde özgürlük ve eşitlik esastır. Bunlar İslam’ın önünde, gençlerin zihninde mayınlardır, bunları aşmak gerekir.

Bu anlamda iktisadi yaklaşımımızın kökenini değiştirmemiz lâzım. Bizim İslam iktisadı tartışmalarında geldiğimiz nokta, liberal iktisadın ayet ve hadislerle İslamileştirilmesidir.

Bununla ilgili 20 senedir yazıp çiziyoruz, iktidarda olanlar bile, ki aralarında tanıdıklarımız var, milletvekilleri, bakanlar; onlar da inanarak söylemiyorlar bunu, politika yapıyorlar. Çünkü kürsüden çıkıp, bizde hak kavramı yok, özgürlük kavramı yok diyebilir mi? Diyemez, oy alamaz. Dolayısıyla böyle müphem, ikircikli, ikiyüzlü bir hâlimiz var. Batı’nın ikiyüzlülüğüne benzer bir hâl bizde de var. O açıdan bizim kanaatimiz, bütün insanlığın tüm tecrübelerinden istifade edip son gelen merhaleyi de kendimize esas görmeden onu aşacak, onun fevkinde bir siyaset tarzı, düşünce tarzı geliştirmemiz lâzım.

Bu çağda yaşamamız ve bu çağa bir söz söylememiz lâzım, fakat bu sözün Batı’ya cevap formatında olmaması lâzım. Cevap olarak söylediğimiz her söz ondan izler taşıyor, dolayısıyla anti bir söz oluyor. Bizi antilik kurtarmaz, bizi kendi kaynaklarımızdan proaktif olarak üreteceğimiz söz kurtarabilir ancak. Bizim mevcut dünyada kendimize yer edinmeye ihtiyacımız yok, zaten burada bir yerimiz var, zeminimiz burada. Bizim onun dışında yeni bir dünya, Batı’yı da uyaracak, onun da fevkinde yeni ve insani bir dünya, başka bir dünya kuracak ilmi gelişmeye, disiplinlere ihtiyacımız var.

Bir örnek daha verelim size, bazı felsefecilerimiz var. Neredeyse Türkiye’nin en entelektüel isimleri. Bunlardan birinin şöyle bir yaklaşımı var; “Batı medeniyeti bugün o kadar yenilmez, aşılmaz bir noktaya geldi ki bunu bizim aşmamız mümkün değildir” diyor bir kitabında. Ve “bizim yapacağımız iş Batı’ya edep vermektir, ancak ahlak/edep vererek onları dönüştürebiliriz” diye devam ediyor. Biz buna katılmıyoruz. “Türkler felsefe yapmaya uygun değildir” diyor mesela. Üstelik de sürekli felsefe dersleri veriyor. Biz buna da katılmıyoruz. Burada şöyle bir problem var; Batı’yı aşırı büyük ve yenilmez görüp onun etkisiyle üreten bir damarımız var, bir de Batı’nın her söylediği yanlıştır, biz bunların tersini söylersek bu İslami olur diyen bir akım da var. Biz bu ikisinin de problemli olduğunu düşünüyoruz.

Bu anlamda iktisadi yaklaşımımızın kökenini değiştirmemiz lâzım. Bizim İslam iktisadı tartışmalarında geldiğimiz nokta, liberal iktisadın ayet ve hadislerle İslamileştirilmesidir. Biz bunu problemli görüyoruz, dolayısıyla Batı’ya düşmanlık ne kadar problemliyse, Batı’ya öykünmek, onu kopyalamak da o kadar problemlidir. İşte Uzak Doğu, Malezya ekolü budur. Türkiye’de bugünkü İslam iktisadı çalışmalarının çoğu da bir parça bunun etkisindedir.

Üçüncü Bir Yol Geliştirmemiz Gerekiyor

Hocam, söylediklerinizin satır aralarında Batı ile fikri de olsa bir savaş durumu sezinleniyor. Yenilmesi gereken bir rakip olarak önünüzde duruyor. Bunun dışında daha kapsayıcı bir bakış açısı geliştirilemez mi?
Hayır. Batı’yla savaş durumumuz yok. Batı’yı da aşacak bir düşünce geliştirmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Besim Dellaloğlu diye bir yazar var, bazen takip ederiz. En son bir dergideki röportajını okuduk. Batı, modern dünyanın kurucu felsefesinin sahibidir. Biraz Ahmet Hamdi Tanpınar üzerinden anlatıyor bunu. Diğer ülkeler ise Batı’ya öykünerek modernleşmeye çalışıyorlar. Dolayısıyla hiçbir zaman modern olamazlar. Çünkü modern olmak içten üretimi gerektirir. Modern olan Batı’dır. Diğer ülkelerse modernleşmeye çalışıyor. Yani kopyalamaya çalışıyor. Yazar diyor ki; Ahmet Hamdi Tanpınar, Batı’daki modernliği anlamış, hem ona geçelim hem de onu aşacak bir şey yapabilir miyiz arayışında olan bir isimdir. Biz tam da bunu söylüyoruz, çok da eleştiri alıyoruz.

Dolayısıyla toplumdaki zenginliğin belli bir seviyenin üstüne çıkması devleti etkiler hâle geldiğinde, müdahale edip o zenginliği dağıtmak gerekir.

Bunu Atatürk’te de görüyoruz. Türkiye’de Atatürk de çok iyi anlaşılmış değildir. Atatürk de ya aşırı önemsenmiş, ilahlaştırılmış, bir tür ikon haline getirilmiştir, ya da her dediği kötü, anasından babasından başlayıp, onu gayri insani, gayri ahlaki bir şekilde mahkûm eden bir akıma sıkıştırılmıştır. Bu iki akım burada da kendisini gösteriyor. Oysa bize göre Atatürk, tarihi bir Türk büyüğüdür, hatasıyla sevabıyla. Batı’nın yöntemini kavramış bir Osmanlı paşasıdır. Ve Batı’nın üstünde çağdaş medeniyeti aşacak bir hedef de koymuştur ortaya, ama sonradan Kemalistler bunu saptırmış ve unutturmuştur. Muhafazakârlar ise zaten komple karşı çıktığı için bunu fark etmemiştir bile. İşte biz de aslında Batı’yı aşacak bir dil ve üslûp, bir düşünce, bir felsefenin peşinde olmamız gerektiğini düşünüyoruz. O açıdan bu antilik damarıyla Batı’ya özenen damarın dışında üçüncü bir yola ihtiyaç var.

“İslam iktisadının bu krizden çıkış için önerdiği finansmanın merkezinin değişmesi, toplumsal yardımların kalkınma odaklı bir hale getirilmesi, temel refah düzeyinin teminat altına alınması, işletmelerin insanileşmesi ve toplumsal adaletin zaruri olması sadece İslam toplumları için değil, tüm insanlığın müreffeh bir hayat sürmesi içindir”. Yaptığımız alıntı, bu yılın haziran ayında sizin de altında imzanızın olduğu, COVID-19 ve Sosyo-Ekonomik Kriz: İslam İktisadına İhtiyaç Var başlıklı İKAM deklarasyonundan. İslam İktisadının ya da sizin ifadenizle Katılım Ekonomisinin, dünyaya böyle bir model sunabilecek donanımda olduğunu düşünüyor musunuz?
Bir düzeltme yapalım. Biz İslam İktisadı yerine Katılım Ekonomisi kullanalım demiyoruz, yanlış anlaşılmasın. Biz İslam İktisadı, teorik ve felsefi olarak savunabilir diyoruz, aslında İslam demeye de gerek yok ama anlaşılması için bir müddet bu kavramı kullanalım diyoruz. Ancak onun uygulamaları çeşitli olabilir. Biri daha katı, biri daha karma, biri daha liberal uygulayabilir.

Biz katılım ekonomisini sadece bir uygulama çeşidi olarak öneriyoruz. İslam iktisadı zaten savunduğumuz bir şey. Biz sadece başına İslam koyarak bütün söylediklerimiz ve yaptıklarımız İslam’a mâl olmasın diye bu modele İslam Ekonomisi demek istemiyoruz. İslam’a olan saygımız ve onun için duyduğumuz gelecek endişesi bizi buna itiyor.

Sorunuzun esasına gelirsek; şimdi burada İKAM’ın dile getirdiği talepler, aslında sosyal demokrat taleplerdir. İşte refahın yayılması, mülkün paylaşılması, yoksulu düşünmek, işsizlik geliri vs. Son dönemde dünya vatandaşlığı temel geliri tartışmaları var mesela, fakat bunun yeterli olmadığını düşünüyoruz. İslam Ekonomisi, İslam İktisadı çevrelerinde, İKAM, İSİFAM, İSEFAM gibi birçok kurum var. Birçoğunda konuşmalar yaptık, bir kısmının danışman kurullarına katıldık. Oralarda hep söyledik, söylüyoruz; metindeki talepler güzel, bu iyi bir aşama. Ama biz bunun daha ötesini söylüyoruz. Mesela Katılım Ekonomisi kitabımızda da var, bir tanesini söyleyelim. Demokratik ve etkin kamuculuk. Bizim kitabımızda temel tezlerden biridir. Demokratik etkin kamuculuk derken, otoritenin halkın genel menfaatini düşünerek demokratik olarak oluşturulmasını ve etkin bir şekilde kamu hizmeti yapmasını ifade ediyoruz. Dolayısıyla toplumdaki zenginliğin belli bir seviyenin üstüne çıkması devleti etkiler hâle geldiğinde, müdahale edip o zenginliği dağıtmak gerekir. Biz Ra’d Suresi’nden bunu anlıyoruz.

Mülk Emanettir, İşçilik Köleliktir, Sermaye Sınırlandırılmalıdır

Bugün bizim iktidarlarda bile böyledir. Zenginlik belli bir yerden sonra problemdir. Kitapta bunu anlatmaya çalıştık. Biz buna ‘büyük ve kara sermaye’ diyoruz. Bunu dediğimiz için de “seni nasıl Albaraka’da çalıştırıyorlar” diye söyleyen çok oldu. Ya kardeşim burada da savunuyoruz bunu. Biz sermayeye sınır konmasından yanayız. Ama bunu söylüyoruz diye “bir Müslüman bunu nasıl söyler” diyorlar. “Bizde mülkiyet esastır” diyorlar, değildir, bizde mülk emanettir, bu bir.

İkincisi, işçilik köleliktir diyoruz biz. Hiçbir insan sabit bir işte, sabit bir gelirle çalışamaz. Herkesin çalıştığı işe ortak olması gerekir, sürece ve sonuçlara katılması gerekir. ‘Katılım’ı zaten buradan esinlenerek öneriyoruz biz. Bir sınır ile başlanabilir. İşyerine göre değişir bu, 30 kişi olur, 100 kişi olur, KOBİ’lerde bu tür sınırlar var mesela. Bugün Batı bile bunu değişik bir şekilde üretiyor, primle yapıyor bunu. Biz de söylüyoruz ki, bir iş yerinde çalışan bir kişi o iş yerindeki gelir giderlerin sonuçlarından bir maaş alıyorsa o süreçlere de katılıp onlardan sorumlu olması gerekir. Dolayısıyla işçi bizde ortak olmalıdır. Mevcut sistemde işçilik çağdaş köleliktir.

Üçüncü bir konu, sermaye temerküzü. Zaten bu sermaye büyütme, sermaye diktatörlüğü buradan geliyor. Biz diyoruz ki, kardeşim sermaye birikiminin bir şahısta, bir kurumda olması en büyük problem. Çünkü durduramıyoruz, devlete dönüşüyor, gidiyor bir kararnameyle gece yarısı yurtdışından buğdayları getirip otomatik olarak zenginleşiyor mesela. Bugün de öyle değil mi, bir şey değişti mi? Yani bunun başına İslami ibaresi koyunca meşru mu diyeceğiz buna? Türkiye’nin ana zenginleri hep böyle zengin olmuştur, Koç’tan itibaren. Dolayısıyla biz sermayenin kendisi belli bir büyüklükten sonra problemdir, iyilik ve değerleri kara delik gibi yutar, mıknatıs gibi çeker, o yüzden de bir sınırda durdurulması gerekir diyoruz. Şimdi bunları daha da somutlaştıracağız üzerinde çalıştığımız manifestoda, o zaman daha çok tartışılacak belki; ama bir kısım insanlar da bunları görmezlikten gelecek. Gelsinler, biz hakikatin bir şekilde kendi mecrasını bulacağına ve açığa çıkacağına inanıyoruz.

Bizim projeksiyonumuz yeni ve başka dünyaya yönelik olacak ama ayaklarımız bu dünyaya oturacak. Biz buna ‘zihinsel hicret’ diyoruz, bizim yeni bir yere taşınmamız gerekiyor ama öncelikle zihin olarak.

Velhasıl İKAM’ın bildirisi ileri bir adımdır. İKAM nihayetinde bizim şu anki atmosferin insanlarıdır. Bunları hep tartışacağız. Mesela iktisat ve ekonomi tartışmaları hâlâ gelmedi gündeme, bizim birkaç yazımız var ama bunlar tartışılacak, biz buna inanıyoruz. Her şeyin başına İslam koyarak var olan tembelliğimizi gizlemeye, dini dincilik haline çevirmeye sadece solcular mı itiraz edecek, biz de itiraz ediyoruz, bu da tartışılacak.

Zihinsel Bir Hicret’e İhtiyacımız Var

Şimdi bu orta yol, üçüncü yol tartışmasını biraz tartışıp zenginleştirmemiz lâzım. Biz esas çabanın burada olduğunu ve İslam’ın, İslam dünyasının hatta Batı dünyasının kurtuluşunun da İslam’dan neşet edecek bu üçüncü yolun kendini göstermesiyle olacağını düşünüyoruz. Yani Batı’ya da yardım edecek dil ve üslûp bizim damardan çıkacaktır.

Bankacılığın esası kredi ticareti. Kredili sistem teşvik ediliyor doğal olarak. Katılım bankacılığı, farklı olarak ortaklık sistemini önerse de en nihayetinde o da banka statüsünde olduğu ve kâr etmesi gerektiği için krediye yöneliyor. Burada yasal, tüzel açmazların yanı sıra ekonomik zihniyetin getirdiği kısıtlar var gibi. Ayrıca, uygulama bazında ciddi eleştiriler var. Mesela, İslam iktisadının önemli isimlerinden Ahmet Tabakoğlu, katılım bankalarında faizin İslamileştirildiğinden bahsediyor. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz?
Katılım bankaları faizsiz bankacılık üzerine kuruldu. Bu bankalar, kendi zeminleri itibarıyla faizli bir ekonomide çalışıyorlar, bunu görmemiz lâzım. Şimdi katılım bankalarına da çok haksızlık yapmayalım. Gerçekten küresel kapitalizm, bütün dünyayı etkilemiş, yeni iletişim kanallarıyla bütün dünya, ülkeler ve onların ekonomik sistemleri, küresel sistemin bir acentesi gibi, işbirlikçisi gibi çalışıyor. Dolayısıyla orada siz bir şekilde kendinize yer edinirken onlara bulaşmış oluyorsunuz.

Bizim hayatımız da böyle. Hiç bankayla çalışmayalım diyen insanlar var mesela, faize bulaşmayacağım diyor. Çok hassas ve fırından ekmek alıyor, düşün. O ekmek aldığın fırın faizli kredi kullanıyor, almayacak mısın? Burada bir kakafoni var, yani biz bu dünya çok bozuk, burada yaşamayacağız diyemeyiz. Bu hastalıklı bir hâldir.

Biz burada yaşayacağız, fakat sürekli iyileştireceğiz. Bizim projeksiyonumuz yeni ve başka dünyaya yönelik olacak ama ayaklarımız bu dünyaya oturacak. Biz bu dünyadayız, bu dünyada yaşıyoruz, alabildiğine iyileştirme çabasında olacağız; biz buna ‘zihinsel hicret’ diyoruz, bizim yeni bir yere taşınmamız gerekiyor ama öncelikle zihin olarak, zira henüz beden olarak taşınamıyoruz, inşallah ona da sıra gelecek.

Şimdi katılım bankaları da Türkiye’de bankacılık yasasına tâbi. Ya zaten tâbi olmasa da biliyorsunuz havale, EFT, Swift diye bir şey var son dönemde tartışılıyor; bunların transferine Merkez Bankası aracılık ediyor. Veya dış ticaret, ihracat-ithalat yapıyorsunuz, o zaman da Swift kullanıyorsunuz ve yine bir merkeze bağlısınız; Londra’ya. Onun onayı ve aldığı komisyonla ilerliyor süreç. Şimdi siz, efendim ben ihracat yapmayacağım diyebilirsiniz, yapma tamam, bir şey diyemeyiz, ama çözüm değil. Bunu yapmak için İslam ülkelerinin kendi aralarında bu ağı kurması gerekir, kendini yeterli hâle getirmesi gerekir. Dolayısıyla bizim bugün bütün kurumlarımız bir şekilde küresel kapitalist sistemin içinde hayat buldukları için oralardan izler taşıyorlar.

Dolayısıyla iyileştirebildiğimiz kadar iyileştirelim. Mesela bir sürekli iyileştirme modeli var Japonlar’ın, Kaizen Metodu, bu örnek alınabilir. Katılım bankaları kapitalist bir sistemin içinde çalıştıkları için çok dışına çıkamıyorlar. Hatta zihinleri zaman zaman onlar gibi çalışıyor, biz onları da eleştiriyoruz, ama bunların da faizli bankalardan farkı yok demek, çok haksız bir eleştiri olur. Yine bir parça daha duyarlılığı var. Sadece bunların bu duyarlılığını arttırmamız ve onlara eleştirel destek vermemiz gerekir.

Burada, kâr amacı gütmeyen, kitapta da önerdik, işletme vakıfçılığını öneriyoruz.

Bu ara bir Karz-ı Hasen Vakfı kuruldu, bilmem duydunuz mu? Yeni evlenecekleri teşvik etmek için, hiçbir getiri istemeden, enflasyon farkı da istemeden bütçe vermeyi hedefliyor. Misal veriyoruz, 40-50 bin lira verip 20-25 takside bölüyor. Tek şartı var, evlenecek çiftlere veriyor. O vakfın kuruluşunda biz de çalıştık, şu anda yönetiminde de varız. Bazı denemeleri de yapmamız gerekir. Dolayısıyla bu tip kurumları savunur göründük ama bunların içinde bizim zihni çabamızı yakalayacak yöneticiler genelde pek yok. Bu anlamda bizde bir tartışma yok, tartışmaların geneli işte adalet, geçinecek kadar maaş, alın teri kurumadan emeğin hakkını vermek, bizde zekât var gibi… Bunlar işte Batılı küresel kapitalist sistemin pansuman tedbirleridir, onu aşmalı ve yeni dünyaya taşımalıyız.

İslami hareketin düzenle bütünleşmesinden bahsediliyor, bununla ilgili çeşitli çalışmalar yapıldı. AK Parti iktidarından önceki sosyo-ekonomik durum ile sonraki durumlar karşılaştırıldı, arada bir uçurum var adeta. Bir de hakikaten, İslami camianın kendi özel hayatlarındaki lüks ve şatafat durumunu da görüyoruz; özellikle ‘para ile olan imtihanında muhafazakâr camia başarısız oldu’ gibi bir tespiti bizzat bazı Müslüman muhafazakâr yazarlar da dillendiriyor. Bununla bağlantılı olarak, AK Parti, Kemal Derviş’in hazırlamış olduğu ekonomik modeli devam ettirdi, aslında çok da radikal değişimler olmadı ekonomik yapıda. Yani özgün, İslami değerlerle bezenmiş bir ekonomik model ortaya konulamadı. Ne dersiniz bu konularla ilgili olarak?
Bu tespitlerinin birçoğuna biz de katılıyoruz. Siyasetçilerin bugünkü koşullarda bu dediğimiz üçüncü yolu bulabilecekleri konusunda endişelerimiz var. Siyasete gidenin ahlakı tamamen politik ahlak olur ve ikbal odaklı olur, onlardan bir şey beklemiyoruz biz. Burada parti ayrımı yapmıyoruz. Zaten oradaki bir adamın ne dediğini hiç dinlemenize gerek yok, neredeyse hepsi aynı şeyi söyler.

Dolayısıyla aynı adam, A partisinden B’ye gidince ne dediğini yine tahmin edebilirsiniz, çünkü bütün partiler genelde totaliterdir, neredeyse hepsi tek bir adamın partisidir. 18 senedir öyle ya da böyle muhafazakâr gözüken bir iktidarda yaşıyoruz, bunun bir sürü artısı oldu doğru, ancak içinde bulunduğumuz şartlarda bunun faturasının ağırlığı anlaşılıyor ve bunun kendi kendini düzeltmesi çok zor gözüküyor, işte tam buraya geldik. Biz de diyoruz ki buna oy verelim, vermeyelim fark etmez. Bizim, ayrı, bize ait başka bir dünya inşa edecek yeni bir damar bulmamız lâzım.

Çalışmayan insanın da dünyaya ortak olduğu için bir kâr payı alması gerektiğini düşünüyoruz.

Bu konuda biz, o yüzden, İslami camianın kullandığı bu kutsal kavramların faturasının Müslümanlara çıkacağını düşündüğümüz için itiraz ediyoruz. Biz mesela onları İslamcı görmüyoruz, zaten “biz gömleği çıkardık” diye deklare de etmişlerdi, politik alanda da kendi ikballeri için ne gerekiyorsa onu yaptılar. Ha adamlar dindar olabilir, biz ona bir şey demeyiz ama bizim genel yaklaşımımıza göre, bugünkü iktidar da Batı’ya doğru yapılan yolculuğun devamıdır. Nitekim Avrupa Birliği talepleri hâlen devam ediyor, kalktı mı, bugün bile devam ediyor, bu kadar sert tartışmalar olduğu hâlde. On sekiz senedir bütün yasalara bakın, çoğu Avrupa Birliği uyum yasalarıdır. Yani bu Avrupa özentisi dindar camiada da vardır, muhafazakâr camiada da vardır.

Çalışmayan İnsanın Bu Dünyada Hissesi Var

Dolayısıyla bizim kanaatimiz ne Batıcılar gibi Batı’ya teslim olalım, ne muhafazakârlar gibi tarihe teslim olalım. Bizim hakikatten neşet etmiş bir sözü olgunlaştırıp geliştirip bugünkü insanlığa sunup ‘yeni ve başka bir devrimci alan’ açmamız lâzım. Bu anlamda ne Batıcılar devrimcidir ne diğer partiler ne de yeni kurulanlar; onların hepsi sistemin bir tarafını dolduran boşluk dolgularıdır diye düşünüyoruz.

Vatandaşlık temel geliri kavramından bahsedelim biraz. Güncel ekonomi kavramlarından bir tanesi, tüm dünyada da tartışılıyor. İslam iktisat tarihinde, başlangıcından bu yana buna benzer bir uygulama söz konusu olmuş mu, bunun muadili olabilir, bir benzeri olabilir, bunu karşılayan bir uygulama var mıdır? İkinci olarak da geliştirdiğiniz bu modelde temel gelire bir yer var mı, olmalı mı?
Biz temel gelir değil de başka bir kavram kullanıyoruz. Onu bizdeki ortaklık yaklaşımından çıkardık kendimize göre, bu yeni çıkacak manifesto kitabımıza aldık onu. Temel yasa olarak değerlendiriyoruz, böyle 3-4 tane temel yasa olacak ve bunlar aynı zamanda evrensel yasalar olarak değerlendirilecek. Böyle sarsıcı başlıklar çıkarmamız gerekir. İslam iktisadının temel argümanı; insan yeryüzünün en değerli varlığıdır, insan yeryüzünün sahibidir, fakat emanetçi olarak sahibidir, yeryüzü de bütün nimetleri ile tüm insanlığa armağandır.

Dolayısıyla dünya ve üzerindekiler bütün insanlığa armağan olduğu için herkesin onda hissesi vardır, doğacaklar da dahil herkesin bu hissesini kullanıp payını alması gerekir, payını alamayanların hakkı da mahfuzdur.

Şimdi çok kabaca söyledik, biraz sloganik oldu ama buradan kalkarak çalışmayan insanın da dünyaya ortak olduğu için bir kâr payı alması gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü bu dünyanın bütün nimetlerini kullanıp bunu tüketen insanlar, çevreyi bozan, ormanı bozan, tabiatı bozan insanlar dünyadan istifade ederek bunu kullanıyorlar. O yüzden de kira vermeleri gerekir. Biz de diyoruz ki hiç çalışmayan insanın da bu dünyada hissesi varsa, çalışan insandan kirasını alması gerekir. Bunu biz ‘dünya ortaklığı’ndan kalkarak söylüyoruz.

İnsan merkezciliğin kitabınızda yeniden üretildiğini düşünüyoruz. Ekonomik gerekçelerle doğanın sömürülmesi gerçeği ile karşı karşıyayız. İklim krizi küresel bir boyuta ulaşmış durumda, gezegenin geleceği söz konusu. Siz insan kaynakları yerine ‘insan kıymetleri’ ifadesini öneriyorsunuz, dolaşıma da girdi kurumsal olarak. İslam’ın temel kaynaklarında doğanın korunmasına dair bir içtihadın da olduğunu göz önüne alırsak, size göre doğa bir kaynak mı, kıymet mi?
Şimdi arzın, gökyüzünün ve yeryüzünün mülkü Allah’a aittir, biz böyle inanıyoruz. Burada İslam iktisadının en temel yaklaşımı mülkiyet konusunda, kapitalizmin özel mülkiyetiyle sosyalizmin devlet mülkiyeti arasında başka bir şey söylemesidir. Bu anlamda mülk Allah’ındır, insanlar soyut mülkiyet sahibidir, kullanım mülkiyetinin sahibidir.

Bu anlamda dünya insan için yaratılmıştır ve bir emanettir. Dolayısıyla, dünya yaşayan insanın ihtiyaçlarını görmesi için ihtiyacı kadar kullanacağı ve mümkünse kullandığından daha fazla bir katma değer oluşturarak, hatta dünyayı da güzelleştirerek Turgut Cansever’in diliyle, bu dünyadan gideceği bir imtihan sürecidir. Dolayısıyla bütün insanların yeryüzüne böyle bakması, emanet gözüyle bakması gerekir. Allah’ın insanlara emaneti, ama istediğinizi yapın anlamında değil. Siz kendi hayatınızı idame ettirecek kadar istifade edin ve mümkün olduğu kadar güzelleştirin, güzel bir iz bırakarak gidin. Hz. Muhammed (s.a.v), akarsuda abdest alırken diyor ya suyu israf etme, dünyayı da israf etmememiz, tüketmememiz lâzım. Güzelleştirerek gelecek nesillere bırakmamız gerekir.

Yazı Önerisi: Bekir Ağırdır: Kendi Kentinin, Mahallesinin Dışına Çıkamayan Gençleri Z Kuşağı Gibi Tanımlamalarla Kavrayamazsınız