Gülay Uğur Göksel kişisine ait fotoğraf

Göç olgusu ulusal ve küresel düzeyde görünür oldukça göçmen entegrasyonu/uyumu meselesi önem kazanmaya başladı. Sizce entegrasyondan ne anlamalıyız? Devlet; yerel yönetim; sivil toplum; entegrasyon süreci hangi aktörlere ve araçlara, mekanizmalara dayanarak yürütülür?

Göçmen entegrasyonu konusunda birçok teorik çalışma mevcut; aynı zamanda bu konunun güncel politik, söylemsel yansımaları var. Entegrasyon politikalarının söylemsel olarak ön plana çıktığı zamanlar genellikle göçmenlere yönelik şiddetin yükseldiği veya tam tersi göçmenlerin birtakım suçlarla ilişkilendirildiği zamanlar oluyor. Entegrasyon kavramına politika düzeyinde baktığımızda, göçmenlerin yoğun olduğu ülkelerde toplumsal problemler ortaya çıktığında o ülkelerin kendi çıkarları, kendi güvenliği, kendi halkının memnun olması için geliştirilmiş politikalara referans verilerek anlaşıldığını görüyoruz.

Entegrasyon politikalarının en çok ön plana çıkarıldığı ve tartışıldığı ülkeler, aktif bir şekilde göç alan ülkeler: Kanada, Avustralya, ABD; aynı zamanda da Avrupa. 11 Eylül sonrası artan terör olaylarını takip eden 2003’te Londra metro bombalanması, Charlie Hebdo katliamı gibi hadiselerle göç ve göçmenler güvenlik ekseninde değerlendirilmeye başlandı. Farklı zamanlarda, farklı ülkelerde göçmenler terörist olarak adlandırılmaya başladığında, süreç, ‘biz bunları entegre edemedik’ gibi bir problemle birlikte tekrar başlıyor ve yeniden ‘entegrasyon nedir’ diye hem politik hem toplumsal olarak kavram tekrar tanımlanıyor ve başka başka anlamlar kazanıyor.

Ama günün sonunda bütün bunlar göçü alan, göçmenlere ev sahipliği yapan ülkelerin kendi çıkarları için yapılıyor. ‘Benim ekonomik çıkarım ne? Güvenlik çıkarım ne? Bu göçmenlerden ne bekliyorum? Bana niye bugüne kadar bu beklentimi vermediler? Niçin bir güvenlik sorunu oluşturuyorlar? Bu göçmenler, özellikle ikinci jenerasyon niçin terör olaylarına karışıyor? Niçin asimile olmuyorlar?’ gibi soruların cevaplarını veren hâkim politik söylemin entegrasyon kavramını sürekli olarak tekrar tanımladığına şahit oluyoruz. O yüzden entegrasyon kavramının kendisi çoğunlukla negatif tınıları olan ama soyut ve anlaşılması zor bir kavram.

Esas endişe yaratan ve bu ülkelerin yeni politikalar üretmesine sebep olan şey, bu göçmenlerin çocukları. Yani hâlihazırda vatandaş olan, tamamen o ülkenin eğitim sistemine girmiş ve oradan çıkmış olan çocukların bir şekilde izole olması, marjinalize olması ve bir güvenlik problemi olarak görülmesinden kaynaklanıyor.

1960’lara kadar, ancak asimile olduklarında göçmenlerin toplumun yararlı birer üyesi olabileceği düşünülmüş. Entegrasyondaki amaç asimilasyon olduğunda tabii ki göç politikaları da değişiyor. 1960’lara kadar aktif olarak göç alan bütün ülkelerde -buna Kanada, Avustralya ve ABD de dâhil- beyaz göçmen politikası izlendiğini görüyoruz. 

Bunu da söylemek gerekiyor bence. Birinci jenerasyon göçmenlerin çektiği çileler genellikle konuşulur ama bu sanki olması gereken bir şeymiş gibi de algılanır. Göçmenlerin psikolojisinde de bu var. Kendilerini çocukları için feda ederler ama bu göçmen çocuklarının kriminalleşmesi, mafyalaşması, terörist gruplara katılması gibi problemler yüzünden ve bu problemlerin işte bir şekilde vücut bulduğu, bombalama olayları filan olduğu zaman çok ateşlenen bir tartışma oluyor. Ve bu ateşlenen tartışmanın sonunda entegrasyona yeni isimler konuluyor. Örneğin, 1960’lara kadar daha asimilasyoncu bir politika var. ‘Göçmenler geliyor evet, biz de memleketimize alıyoruz ama günün sonunda bir şekilde bizim gibi konuşup, bizim gibi görünmeyi öğrenecekler’. Bunu daha çok ABD’nin entegrasyon politikalarının bir yansıması olarak görebiliriz.

İşte o eritici pota dediğimiz metaforu da bu bağlamda kullanıyoruz. ‘Evet, siz farklılıklarınızla geliyorsunuz, günün sonunda bu farklılıklar bir şekilde yavaş yavaş eriyip gidecek ve siz bir üst kimliğe sahip olacaksınız, o da Amerikalı kimliği’. 1960’lara kadar, ancak asimile olduklarında göçmenlerin toplumun yararlı birer üyesi olabileceği düşünülmüş. Entegrasyondaki amaç asimilasyon olduğunda tabii ki göç politikaları da değişiyor. 1960’lara kadar aktif olarak göç alan bütün ülkelerde -buna Kanada, Avustralya ve ABD de dâhil- beyaz göçmen politikası izlendiğini görüyoruz.

Türkiye’deki Geçici Eğitim Merkezleri Önemli Bir Deneyimdir

Ama 1960’lardan sonra kimlik politikaları yükseliyor ve ayrımcı göçmen politikalarına karşı çıkıyor insanlar. Göçmenler kendi kimliklerini de bir şekilde sahiplenmek istiyor. O zaman da Kanada bir şekilde ön plana çıkıyor ve diyor ki, ‘evet, tamamen asimile olmanızı isteyemeyiz. Bir birey, özellikle kamu alanında sadece nötr, kültürsüz, kimliksiz bir birey olarak görülmemeli. Biz ne zaman ki o bireylerin kendilerine ait otantik kimliklerini, kültürlerini, dinî kimlikleri olsun, etnik kimlikleri olsun, bunları benimser, tanır ve desteklersek işte o zaman o birey zaten topluma faydalı olur. Ama asimile olmasını istersek esas o zaman marjinalize olur’! Böyle bir fikir çerçevesinde çok kültürlülük politikalarını anlayabiliriz. Genelde de metaforu mozaik olarak adlandırıyorlar: ‘Farklılıklarımızla biz bir üst kimlik oluşturduk, Kanada kimliği ama Kanadalı olmak demek Türk olmamak anlamına gelmiyor. Birçok kimliği birlikte barındırabiliriz. Ve bu farklı kimlikleri desteklersek ancak insanlar Kanadalı olduğunu kabullenir ve kendini ait hisseder’ mantığıyla çok kültürlülük entegrasyon politikalarında önem kazanmıştı ve çözüm olarak görülüyordu.

Burada farklı kültürlerin devlet tarafından desteklendiğini ve ‘grup hakkı’ diye bir şeyin ortaya çıktığını görüyoruz. Grup haklarıyla bu bireylerin kimliklerini tanımlayarak daha önce dâhil olamadıkları kamu alanına dâhil olmaları sağlanıyor. Böyle bir dünyada da biz şunu görmeye başlıyoruz: Göçmenlerin dinî kıyafetlerinden tutun, dillerini, yemekleri gibi birçok kültürel pratiğini devletin desteklediğini görüyoruz. Kanada’da en meşhur örnek şu: Mounty ismini verdikleri polislerin bir üniforması var ama bu türbanlı insanların polis olmasını engelleyen bir üniforma. Peki bu geleneği biz bozmalı mıyız, bozarak o şapkayı kaldırmalı mıyız, yoksa farklı dinî kıyafeti olan insanları polis olmaktan tamamen mahrum mu etmeliyiz? Böyle bir soru karşısında Kanada, ‘mahrum edemeyiz’ deyip o üniforma formunu bozdu. Ve şimdi türban giyen kadınlar da mounty polisi olabiliyor. Bu da göçmenlerin bir entegrasyon politikasıyla, çok kültürlü bir politikayla daha önce fark edilmeden dışlandıkları ve giremedikleri o kamusal alana devlet desteğiyle ve eliyle nasıl girebileceklerini gösteriyor.

Bunun gibi birçok örnek var çok kültürlülüğe dair. Ama baktığımızda özellikle yerel düzeyde her ne kadar çok kültürlülüğe karşı olsa da birçok ülkede çok kültürlü politikaların geliştiğini görüyoruz. Türkiye’de bile var bunlar. Bunlardan en büyük örneklerden biri belki de dünyada görülmemiş bir örnekti, Geçici Eğitim Merkezleri.

Geçici Eğitim Merkezleri, Suriye’den mülteci akınının ilk gerçekleştiği zamanlarda, 2014 yılında bulunan bir çözümdü. Çünkü Suriyeli çocukların Milli Eğitim okullarına geçişi henüz tam olarak sağlanamamıştı. Geçici Eğitim Merkezleri bu duruma bir çözüm olarak görüldü. Suriye’deki müfredatı okuyordu öğrenciler, Suriyeli öğretmenler tarafından okutuluyordu ve bunlar dernek gibi yerlerdi. Bu uygulama bence çok kültürlülüğün en uç örneklerinden biri. Siz kendi kültürünüz, kendi müfredatınız, kendi dilinizle -istiyorsanız tabii- eğitim alabiliyorsunuz. Kısa bir süre için de olsa Türkiye böyle bir seçenek vermişti Suriyeli çocuklara.

Şimdi Geçici Eğitim Merkezleri kapandı. Yabancı öğrencilerin milli eğitim sistemine entegrasyonunu kolaylaştırmak için 2019’da ‘uyum sınıf’ları kuruldu 29 pilot ilde. Bu da şunu sağlıyor; farklı ikinci dili Türkçe olan öğrencilere bir sene hazırlık. Uyum sınıflarının özel çok kültürlü ve pedagojik müfredatı var.

Göçmen sağlık merkezleri de buna benzer bir entegrasyon politikası. Suriyeliler, göçmen sağlık merkezlerinde Suriyeli doktorlara muayene olabiliyorlar. Bu gibi politikalarda amaç, göçmenlerin eşit şekilde hizmete erişimlerini sağlamak, yani ‘biz hizmeti veriyoruz, gelsin alsın’dan ziyâde ‘hizmeti öyle bir çeşitlendireyim ki Suriyeliler de bu hizmete erişebilsin’ mantığı var.

2000’lere kadar, işte bu yapılan şeyler, özellikle okullardaki, çok desteklenirken daha sonra, özellikle İngiltere’de, Almanya’da, ‘çok kültürlülük öldü, artık işe yaramıyor’ söylemleri gelişmeye başladı. Hatta David Cameron, eski İngiltere Başbakanı, “biz bu kadar destekledik ama bu insanlar hâlâ izole, hâlâ marjinalize. Demek ki çok kültürlülük politikaları işe yaramadı, hâlâ kendilerini göçmen kimliklerine göre tanımlıyorlar. Bizim onların kültürlerini desteklememiz, onları toplumun bir parçası yapmaktan çok iyice kendi içlerine kapandırdı. Ve kimse bizim bu üst kimliğimizi benimsemiyor. Çok kültürlü politikaları rafa kaldırıyoruz” dedi ve böyle bir akım oluştu. Buna Almanya da katıldı.

Baktığımızda o iki ekstrem uç, asimilasyon-çok kültürlülük aksı sürekli böyle yeniden yeniden konumlanıyor. Ama teorik olarak baktığımızda farklılıklarla birlikte yaşamak daha çok bana bir adalet ve demokrasi sorusu gibi geliyor. Bu bağlamda devlet ve toplum bir göçmen olarak bana nasıl adil davranabilir sorusunun cevabını aramalıyız.

Şimdi daha karışık uygulamalar görüyoruz. Yani söylemlerde de artık bu ‘farklılıklarla birlikte yaşamak ne demek’ sorusuna değişik değişik, o an neye ihtiyaç varsa ona göre cevaplar veriliyor. Trump gibi bir göçmen karşıtı politikacının hâlâ çok fazla oy kazandığını görüyoruz ve maalesef entegrasyon politikaları da yavaş yavaş tekrar asimilasyon eksenine doğru kaymaya başladı.

Yani aslında entegrasyon politikalarının amacı o bambaşka kimlikler, kültürler getiren göçmen bireyi bir şekilde toplumun bir parçası yapmak. Uyum içerisinde yaşamasını sağlamak. Entegrasyon politikalarını tanımlamak zor, entegrasyonun kendisini tanımlamak zor, sürekli anlamı değişen bir kavram. Ama politikacıların tek bir amacı var, o da bir şekilde farklılıkların uyum içerisinde yaşamasını sağlamak. ‘Bu farklılıkları ben nasıl uyum içerisinde yaşatırım’ sorusuna iki tane çok ekstrem cevap var: Bir tanesi asimilasyoncu bakış. Yani farklılığın kendisini yok etmek. Diğeri de çok kültürlülük. Yani farklılığı öyle bir destekleyeyim ki bu insanlar kendilerini ait hissetsin. ‘Zaten farklılığı yok etmek mümkün değil. Ve böyle bir şeyi hayal bile etmemeliyiz. Bu ayrımcılıktır’ diyenler var.

Baktığımızda o iki ekstrem uç, asimilasyon-çok kültürlülük aksı sürekli böyle yeniden yeniden konumlanıyor. Genel söylemsel analizlerde ben bu çerçeve içerisinde araştırmalarımı yapıyorum. Ama teorik olarak baktığımızda farklılıklarla birlikte yaşamak daha çok bana bir adalet ve demokrasi sorusu gibi geliyor. Bu bağlamda devlet ve toplum bir göçmen olarak bana nasıl adil davranabilir sorusunun cevabını aramalıyız.

Tek taraflı, ev sahibi ülkeden göçmenlere doğru yönelen bir ilişki mi söz konusu entegrasyonda; yoksa karşılıklı bir etkileşimden mi bahsediyoruz?

Evet entegrasyon çift taraflıdır. Hiçbir konuda anlaşamasak da belki de tek anlaştığımız konu bu akademide, ‘entegrasyon tek taraflı değildir, çift taraflıdır’. Ama neden çift taraflıdır meselâ? Genelde tek taraflıymış gibi konuşuyoruz. Politikalara bakıyoruz, kesinlikle tek taraflı vs. Bu tarz soruların cevabını vermek için de daha teorik bir altyapının olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü politika düzlemine baktığımızda, reel pratikte gerçekten de çok soyut, anlaşılması zor bir kavram. Entegrasyonu teorik bir düzleme taşıdığımızda ister istemez azınlık hakları, azınlıkların da dâhil edilmesi, eşitliği, ayrımcılığın önüne geçilmesi gibi soruları soruyoruz. Göçmen olmayı bir kimlik değil, bir kategori olarak ele alıp bu insanların eşit dâhil edilme ve temsiliyetinin ne kadar mümkün olabileceğini görmeye çalışıyoruz.

Entegrasyonu bir demokratik adalet problemi olarak ortaya koyduğumuzda, o zaman neden çift taraflı olduğunu açıklayabiliyoruz. Çünkü özellikle tanınma teorisini de kullanmamın sebebi bu. Demokrasinin sonuçta getirdiği iki tane ideal var: Eşitlik ve özgürlük. Peki bu nasıl mümkün olacak? Çünkü günün sonunda farklı kimliklere sahip olan insanlar eğer azınlıktaysa demokraside söz sahibi olmaları çok da mümkün değil! Demokrasinin çoğunluk matematiğinin üstüne birçok şey koymalıyız ki farklı kimlikler gerçekten kamu alanında kendi kimliklerinden utanmadan, kimliklerini saklamadan ortaya çıkıp fikir beyan edebilsin. Toplumun kendisinin meşru olabilmesi için, demokraside alınan kararların meşru olabilmesi için toplumun ve devletin her bireye özgür iradesini kullanabilmesini sağlayacak birtakım ön koşullar sunması gerektiğini biliyoruz. İşte bu ön koşullardan bahsederken de topluma bir görev veriyoruz ve diyoruz ki: ‘Sen göçmenler dâhil her bireye saygı ve itibar alanlarında eşit davranmazsan veya dışlar ve yanlış tanırsan, bireyin kendi kimliğiyle var olması için gerekli ön koşulları sağlamazsan toplumsal meşruluğun mümkün olmaz’.

Peki bu ön koşullar nelerdir? Tanınma teorisinden yola çıkarsak bireyselleşme ve dâhil edilme gibi iki tane önemli ideal ortaya çıkıyor. Ve bu farklılıkların dâhil edilmesi, eşit olarak tanınması, yanlış tanınmaması gibi topluma da birtakım görevler getiriyor. Bu eleştirel bir teori olduğu için ‘toplum da bunları yapmalı’ demiyoruz. Genelde tersinden bakıyoruz ve ‘toplum veya çoğunluk hiçbir zaman bu hakları vermeyeceği için aslında tanınma talepleri ve mücadeleleri aracılığıyla biz bu insanların nasıl haksızlığa, adaletsizliğe uğradığını ve gerekli ön koşullar sağlanmadan asimile edilmeye, zorla entegre edilmeye çalışıldığını’ böyle tespit edebiliyoruz. Yani orada karşılıklı bir ilişki mutlaka var ama bu karşılıklı ilişki genellikle daha patolojik bir süreç olarak ilerliyor. Bu bağlamda, entegrasyonu bir süreç olarak tanımlıyoruz.

Göçmenlerin ve Göçmen İşgücünün Metalaştığını ve Alt Tabakalara İtildiğini Görüyoruz

Entegrasyon sürecinin meşruluğu için hem toplumun bireyden hem bireyin toplumdan birtakım beklentileri var ama eleştirel bir teori olduğu için bu beklentilerin genelde gerçekleşmediğini varsayıp bu sürecin nasıl işlediğini tanınma taleplerinden yani göçmenlerin ne gibi talepleri var, nelerden şikâyet ediyorlar, ne gibi haksızlıklara uğruyorlar, bunlardan yola çıkarak süreçte neyin yanlış gittiğini anlamaya çalışıyoruz.

Bireylere verilen, verilmesi gereken haklardan bahsederken aynı zamanda grup haklarının tanınmasından da bahsediyoruz değil mi? Sadece birey olarak değil aynı zamanda ait oldukları kültürel grup ya da etnik grubun haklarının toplamından bahsediyoruz…

Tabii ki! Ama bu da çok çetrefilli bir konu. Örnek vermek gerekirse, Alevî kimliğine sahipsiniz ama Alevî olduğunuzu diğer mezheplerden insanlara söyleyemiyorsunuz. Kamu alanına bu kimlikle çıkamıyorsunuz. Kendinizi saklıyorsunuz ve bunun için de haklı sebepleriniz var. Böylesine bir toplumsal var olma ‘yanlış tanınma’ olarak adlandırılabilir. Kimlik sorunsalını ikiye ayırmak mümkün. Birincisi kolayca silemediğimiz, doğuştan getirdiğimiz kimliklerimiz var: Cinsiyet kimlikleri, ten rengi, ırk vs. Bu tarz kimliklerinizden dolayı ayrımcılığa uğruyorsanız, özel grup hakları ile tanınma taleplerini devlet eliyle çözebilirsiniz. Grup haklarını ben kitapta da geçen saygı alanına koyuyorum. Devletin azınlıkları farklı grup haklarıyla desteklemesi o grupları güçlendiriyor. Onlar da hiç değilse o tanınma alanında kendilerini eşit taleplerde bulunabilecek kadar güçlü olarak görebilmeye başlıyor.

Ama aynı zamanda kitapta şunu da diyorum; grup hakları, çok kültürlü politikalar evet, bir yere kadar yardımcı olabilir entegrasyon süreçlerine ama bir de değiştirebileceğimiz kimlikler var. Doğuştan getirmediğimiz, kendi kendimize sahiplendiğimiz kimlikler… Bu da genelde işte bu tanınma teorisinin ekonomik çerçevesini çiziyor. Çalışma hayatından ve itibar alanından bahsediyoruz. Orada da meselâ bir Suriyelinin mesleğinin aşağılanması, bir göçmenin diplomasının geçersiz sayılması… İtibar hiçbir zaman göçmenlerde yeterince dâhil edilebilecekleri şekilde tanımlanmıyor. Göçmenlerin ve göçmen işgücünün sürekli metalaştığını ve alt tabakalara itildiğini görüyoruz.

Hem değiştirebileceğiniz hem değiştiremeyeceğiniz kimliklerimizden dolayı sürekli ayrımcılığa uğruyorsak, yanlış tanınıyorsak o topluma zaten entegre olamayız. Yani karşılıklı bir süreç yoktur, zaten sürekli birileri sizin için karar veriyordur, siz söz sahibi değilsinizdir, otonominiz elinizden alınmıştır. Üstüne üstlük toplumda var olabilmek için bir de kendinizi saklamak zorundasınızdır.

Adil entegrasyonun tanımını şöyle yapabiliriz: Bireyin kendi kültürel kimliği çerçevesinde yaşadığı topluma yararlı bir üye olarak eşit ve özgür bir biçimde katılabilmesini sağlayacak siyasal, toplumsal ve ekonomik koşulların yaratılması.

Fakat, ‘Niye, biz her şeyi verdik, bir de bunu mu vereceğiz? Onlar niye bize uymuyor? Biz niye onlara uyacağız’ gibi tepkiler gelişiyor. Ama toplum olarak böyle bir görevimiz var, çünkü entegre olmalarını talep ediyoruz. Göçmenlere yönelik zorunlu entegrasyon dersleri ve sınavları var. Hatta Fransa’da göçmenler devletle kontrat da imzalıyorlar. ‘Burası liberal bir devlettir. Bizim eşitlik, cinsiyet eşitliği, kadına saygı vs. birtakım değerlerimiz var. Bunlara saygı göstereceğine ve kucaklayacağına yemin et’ gibi insanlar hem dersler alıyor yüzlerce saat, sınavlara giriyor, sonra bazen de kontrat imzalıyorlar. Çok yönlü bir şekilde eleştirilebilecek politikalar. Çünkü gerçekten bütün Fransızlar, Hollandalılar liberal mi? Soru bu. Yani gerçekten de hiç mi kadın cinayeti olmuyor? Hani böyle toplumsal bir değeri kutsallaştırıp, öyleymiş gibi gözükmek de hep göçmenler üzerinden gerçekleşiyor ve liberal olduğunu kanıtlamanın yükü devletin ve ev sahibi toplumun değil göçmenin üzerine atılıyor.

Bu durumun göçmenlerin kendilerini gerçekleştirme sürecinde büyük yaralar açabileceğine dair uyarıyor bizi tanınma teorisi. Çünkü ‘zaten ben konuşsam da kimse beni dinlemeyecek’ diyor; konuş deseler bile dinlenmeyeceğimi biliyorsam konuşmam. Böylece birey kendi kendini de sınırlamaya başlıyor. Belki de gidiyor ekstrem fundamental bir grupta kendini ifade edebiliyor. Toplum için de sonuçları var tabii ki. Ama günün sonunda tek taraflı olunca evet, o zaman göçmen sorar, neye entegre olayım? Onun cevabı da çok şovenist bir şekilde ortaya çıkıyor. Gerçekçi olmuyor. O yüzden daha çok toplumun bir şekilde o ön koşullar üzerinde yoğunlaşması gerektiğini düşünüyorum.

Adil entegrasyon nedir? Daha önce duyduğumuz bir kavram değil. Diğer engetrasyon yöntemlerinden farkı nedir? Dünyada adil entegrasyonu başarabilmiş örnekler, ülke deneyimleri mevcut mudur?

Daha önce duymamanız normal. Zira bu kavramı bu kitapla birlikte ben geliştirip ortaya attım. Entegrasyon kavramı asimilasyonla çok iç içe geçmiş bir durumda ama kavramın kendisini, teorik değerini göstermek istiyorum. Adil entegrasyonun tanımını şöyle yapabiliriz: Bireyin kendi kültürel kimliği çerçevesinde yaşadığı topluma yararlı bir üye olarak eşit ve özgür bir biçimde katılabilmesini sağlayacak siyasal, toplumsal ve ekonomik koşulların yaratılması.

Tanınma ilişkileri etik düzende üç katmanda gerçekleşiyor. Bireysel ilişkilerimize, sevgi ilişkisi, devletle olan ilişkilerimize saygı ve toplumla olan ilişkilerimize, kendi grubumuzla olan ilişkilerimize de itibar alanı ismi veriliyor.

Sevgi düzleminde, yakın ilişkilerimizde farklılıklarla nasıl ilişki kuruyoruz? Eşit bir tanınma ilişkisi mi yoksa yanlış birtakım ön yargılarla oluşmuş baskıcı, dışlayıcı bir ilişki mi? Bu da çok önemli bir göçmenin hayatında; hâlihazırda o ülkede yaşıyorsunuz ama hiç arkadaşınız yok, o dili öğreniyorsunuz ama konuşacak insan yok. Yani o yüzden de bütün bu katmanlar, sevgi, saygı ve itibar, birbiri içine geçmiş ve entegrasyon ilişkileri için çok önem teşkil ediyor. Meselâ Türkiye’nin entegrasyon politikalarını bu çerçeveye yakın bir şekilde analiz eden MIPEX endeksine katkı verenlerden biriydim. Bu veri tabanında, Türkiye son beş senede sıralamada bir yükseliş kaydetti. Orada sorular şöyle: ‘Eğitim alanında göçmen çocukları eğitime eşit katılabiliyor mu?’ O bir puan getiriyor. ‘Göçmen çocukları için onların kültürlerini destekleyen politikalar var mı eğitimde?’ O da varsa ekstra üç puan daha; gibi…

Kanada İdeal Ülke Olarak Görülse de Bence Farklı Yöntemlerle Göçmenleri Devşiriyor

Genel itibarıyla entegrasyon konuşulan bir ortamdaysanız daha çok bu ölçülebilen politikalar üzerinden veya anketler üzerinden konuşulduğunu göreceksiniz. Adil entegrasyonun farkı da biraz orada sanırım. Böyle ölçmeye, kim nasıl entegre olmuş anlamaya çalışmak yerine entegre olmadaki engeller nedir gibi soruların peşine düşüyor. Ancak bu engelleri tespit ettiğimizde kurumları ve toplumsal ilişkileri daha adil bir şekilde değiştirebiliriz.

Kitapta Kanada örneğini veriyorum. Göçmen entegrasyonu konusunda ideale en yakın ülkelerden biri olarak bilinir. Mükemmelmiş gibi duruyor dışarıdan. ‘Daha ne yapsın Kanada’ diyebilir insan ama her şey varsa niye doktorlar hâlâ taksi şoförü? Düşünün, doktor kimliğinizle Kanada’da var olamıyorsunuz göçmen olduğunuz için! Seni sen yapan mesleğini yapamadığın bir ülkedesin ama çok kültürlü politikalar sayesinde istediğin gibi giyinebiliyorsun.

Saygı alanında, göçmenlerin, farklı kültürde ve kimlikte olan insanların devlet hizmetlerine eşit erişimi için çok çaba sarf ediyor Kanada, başarıyor da. Ama bu maalesef o toplumsal değişimi ve göçmenlerin itibarları konusunda, yani ekonomik düzlemde ve toplumsal ilişkilerde sorunların olmadığı anlamına gelmiyor. Biz politikaları değiştirebiliriz, çeşitli grup haklarıyla entegrasyon için birtakım ön koşulları yerine getirebiliriz ama aynı zamanda toplumsal bir değişim de gerekli.

Göçmen Entegrasyonu ve Tanıma Teorisi Kitabın Kapak Görseli
‘Göçmen Entegrasyonu ve Tanınma Teorisi: Adil Entegrasyon’, Gülay Uğur Göksel, Pinhan Yayıncılık, 1. Baskı: Şubat 2019

Meselâ kitabın Kanada bölümünde aksan ve isim ayrımcılığından bahsettim. Çünkü iş yeri ayrımcılığı ile savaşmak için birçok pozitif ayrımcılık yasaları var. Kültürel ayrımcılığa karşı ciddi yasalar var ama ya ayrımcılığa uğradığınızı kanıtlayamazsanız? Sizi işveren telefonla arar, aksanınızı duyunca tekrar aramazsa meselâ. Bununla ilgili bir araştırma var. CV’nizi yolluyorsunuz, CV’ler tıpatıp aynı, isimler farklı. İşte bir tanesi İngiliz ismi, diğeri örneğin Ortadoğulu ismi. Ama CV tıpatıp aynı. Sadece isimler farklı. İngiliz isimli olanlar %90 geri dönüş almışlar. Göçmen isimli olanlarda bu sayı çok çok düşüyor. Bu tarz göçmenlere karşı yapılan ayrımcılıklar daha gizli kapaklı, daha farklı bir şekilde ilerleyebiliyor. Kanada gibi ülkelerde bile ayrımcılığın çok gösterilmeden yapıldığını ve maalesef göçmenlerin ekonomik sektörde kabiliyetlerine, eğitimlerine göre hak ettikleri işleri alamadıklarını görüyoruz. Aynı eğitimli bir göçmen, Kanada’da, bir Kanadalı’nın üçte biri daha azını kazanıyor.

Kanada’da iş bulmanız için Kanada deneyiminiz gerekli ve Kanada’da bir eğitim almanız gerekli. Yani hem Kanada size başvuru kolaylığı sağlıyor, yeteneklerinize göre size puan veriyor, sizi göçmen olarak alıyor ama geldiğinizde o yeteneklerin hiçbirinin para etmediğini görüyorsunuz. Bunun sebebini de şöyle açıklıyorlar: Kanada deneyimin yok, Kanada eğitimin yok. O zaman hadi Kanada eğitimi alayım diyorsunuz, devlet size burs veriyor, kredi veriyor…

Borçlandırıyor mu yani?

Tabii, borçlanıyorsunuz. Çok pahalı değil Kanada’da okullar ama şöyle düşünün yani yetişkin birisiniz, diplomanız var. Tekrar okumaya başlıyorsunuz. Ondan sonra bu sefer Kanada deneyimini nasıl yapacağız sorunsalı çıkıyor. Diyor ki gönüllü ol. Ücretsiz çalışmaya başlıyorsunuz ve en az üç dört seneniz bu şekilde geçiyor; hem getirdiğiniz paraları harcıyorsunuz yavaş yavaş hem devlete borçlanıyorsunuz yeni bir meslek sahibi olmaya çalışırken, bir de ücretsiz gönüllü olarak çalışıyorsunuz… Benim iddiam, Kanada sizi bu şekilde devşiriyor. Hem böyle entegre olabilecek çok yüksek eğitimli, çok kaliteli insanları göçmen olarak alıyor hem de onları kendi ekonomik sektör ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde tekrar eğitiyor.

Geçici olma durumu Suriyeliler için bence entegrasyonun önündeki en büyük engel. Şimdi bu insana böyle bir engel koyup sonra da ‘hadi, entegre ol’ demek meşru bir talep midir? Bunu sorgulamak lâzım çünkü geleceği belirsizse bir göçmen nasıl huzur içerisinde sizin verimli ve uyumlu bir üyeniz hâline gelebilir?

Türkiye’nin göçmenler konusunda bir entegrasyon politikası var mı? Varsa bu politika hangi ayaklar üzerinde yükseliyor? Suriyelilerin Türkiye toplumu ile entegrasyonu noktasında yapılması gerekenler nelerdir sizce? Nasıl bir entegrasyon politikası izlenmelidir?

Türkiye’nin göçmenler konusunda bir entegrasyon politikası var. 2018 Uyum Politikaları Strateji Belgesi ve 11. Kalkınma Planı’nda bu politikanın kurumsal çerçevesine ulaşabilirsiniz. Göçmenlerin uyumu için çoğu devlet kuruluşuna görev veriliyor. Göç İdaresi çok yakın zamanda Göç Başkanlığı’na çevrildi. Göç Başkanlığı’nda Uyum ve İletişim Genel Müdürlüğü mevcut. Hem 6458 sayılı Yabancılar Kanununa hem de Strateji belgesine baktığımızda, Türk devletinin uyumu çok katmanlı, karşılıklı ve gönüllü olarak tanımladığını görüyoruz. Resmî düzeyde entegrasyon kavramı kullanılmıyor. Onun yerine Uyum kavramı kullanılıyor, İngilizcesi de harmonisations, harmonizasyon yani ‘harmoni içinde yaşamak’.

Yabancılar Kanunun 94. maddesi hem Göç Başkanlığı’na hem belediyeler dâhil çoğu resmî kuruma göçmenlerin uyumunu desteklemek için görevler veriyor. Devlet uyuma çok katmanlı olarak yaklaşıyor. Strateji belgesinde uyumun 6 katmanına farklı başlıklarda değinilmiş: Eğitim, iş gücü piyasası, bilgilendirme, sosyal politika, toplumsal uyum ve sağlık. Göçmenlerin eşit bir şekilde bu hizmetlerden yararlanabilmesi için farklı stratejiler yer almakta. Meselâ bilgilendirme temasında Göç Başkanlığı’nın yabancılara bilgilendirme hizmeti veren YİMER 157 isimli bir uygulaması var. Sağlık uyum politikalarında Göçmen Sağlık Merkezleri güzel bir örnek. Burada olumlu gelişmeler var, bir de endişe verici bir sürdürülebilirlik problematiği var. Çoğu uyum hizmeti dışarıdan fonlarla gerçekleşiyor.

Geçici olma durumu Suriyeliler için bence entegrasyonun önündeki en büyük engel. Şimdi bu insana böyle bir engel koyup sonra da ‘hadi, entegre ol’ demek meşru bir talep midir? Bunu sorgulamak lâzım çünkü geleceği belirsizse bir göçmen nasıl huzur içerisinde sizin verimli ve uyumlu bir üyeniz hâline gelebilir? Ben her sene çalışma izni almak zorundaysam, burada onuncu senem olmasına rağmen hâlâ çalışma izni için patronuma bağımlıysam, entegre olmam için bayağı büyük engeller var demektir. Özgür kararlarımı alamıyorum, birisine bağlanmışım demektir. Maalesef hâlâ Türkiye’deki yabancılar, bütün göçmenler ama aynı zamanda Suriyeliler, işverene bağımlı çalışma izni konusunda. Bakın hâlâ en büyük problemlerden biri Suriyelilerin Türkçe öğrenmemesi. Aslında bu akıl almaz bir şey. On senedir burada yaşayan bir insan nasıl Türkçe öğrenmez? Bence en büyük sebeplerinden biri bu geçici olma durumu. Bunun yolu da göçmene hukuksal olarak da entegre olabilecek yollar açmanızdan geçiyor.

Muhalefetin Göçmenler Hakkındaki Söylemi Negatif Toplumsal Algıyı İyice Körüklüyor

Muhalefetin, ‘göçmenleri geri göndereceğiz’ söylemini hem göç politikaları hem de geri gönderilenlerin memnuniyet verilerine bakarak değerlendirmenizi istesek neler söyleyebilirsiniz?

Geri gönderme sayılarını bilmiyoruz. Ama Türkiye’nin geri göndermiyor olması lâzım hukuksal olarak. Cenevre Anlaşması’nın iki tane çok önemli prensibi var. Bunlardan biri de non refoulement yani geri göndermeme. Türkiye geri göndermeme ilkesini ciddiye alıyor uzun zamandır. Bu ‘geri göndereceğiz’, muhalefetin genelde yaptığı açıklamalar zaten. Hani onlar da gerçekten iktidara gelince, bütün insan haklarına, Türkiye’nin imzaladığı Cenevre Anlaşması’na karşı gelerek, uluslararası baskıyı da tamamen göz ardı ederek geri gönderir mi, zannetmiyorum. Çünkü çok ciddi bir uluslararası ilkedir non refoulement ve bütün dünyadaki çoğu ülke tarafından kabul edilmiş, Türkiye’nin de çok ciddi bir şekilde uyguladığı bir prensiptir. Sonuçta gönüllü olarak geri gitme var, bir de geri gönderme var. Şimdi göndereceğiniz ülkenin güvenli ülke olduğunu siz kanıtlamak zorundasınız.

Cenevre Anlaşması’nda çeşitli insan hakları metinlerinde güvenli ülkenin tanımı var. Bu tanım gerçekten de geniş bir tanım, Suriye şu anda o tanımın hiçbir yerine uymuyor. Mültecilikte kalıcı çözümlere bakmak lâzım. Kalıcı çözümlerden biri de gönüllü geri dönüş diğeri ise üçüncü ülkeye yerleştirme. Ama maalesef uluslararası camianın bu konuda yeterli sorumluluk almadığını görüyoruz.

Yani içinde ekonomik kırılganlığı da barındırıyor. Türkiye’nin kendi insanına reva gördüğü hayat standardı belli. Burada göçmenler AB’den gelen paralarla bir şekilde sağlıkta, eğitimde desteklenebiliyorlarsa destekleniyorlar. Ama o da paraya bağlı. O para kesildiği anda belli sebeplerle o imkân kalkacak. Ciddi bir ekonomik kırılganlık söz konusu.

Tabii. Şu çok tartışılan Kızılay kartları da AB’nin fonlamasıyla mümkün oluyor. Ama bu fonlar sınırlı. Kırılganlıklar çok açık. Göçmenleri sadece yardıma muhtaç ve sürekli desteklenmesi gereken bir grup olarak görüyoruz fakat son on senede Suriyeliler Türkiye ekonomisinin önemli bir parçası hâline geldi. Onların geri gitmesi hususunda kimileri endişeli: ‘Ekonomimiz çöker, tekstilimiz çöker’ diyenler var. Bu tarz kesişmeleri ve ilişkileri iyi tespit etmek gerektiğini düşünüyorum ben. Yani bu günah keçisi polemiği de bir tek bundan çıkar sağlayan insanların ekmeğine yağ sürüyor. Toplumsal olarak da hepimiz kaybediyoruz. O yüzden de evet toplumsal algıyı değiştirmek çok çok kıymetli olacak. O da en büyük engel. ‘Geri göndeririz’ söylemleri de maalesef negatif toplumsal algıyı iyice körüklüyor.