Ferit Karahan kişisine ait fotoğraf

 ‘Okul Tıraşı’ filmi uzun yıllara yayılan Yatılı İlköğretim Bölge Okulu (YİBO) tecrübenizden izler taşıyor. Neden bu deneyimi kurmacalaştırmayı istediniz? Filminizin kendi geçmişinizle bir tür hesaplaşma olduğunu söyleyebilir miyiz?

Tabii ki öyledir. Şimdi bir yönetmen ya da yazar için kendi bildiği bir alanda üretim yapmak, atmosferine hâkim olduğu, karakterleri tanıdığı bir öyküyü anlatmak bir konfor alanı oluşturuyor gerçekten. Ben 90’larda; 1993-2000 arası iki farklı şehirde ve iki farklı okulda 6 yıl yatılı okudum. Bizim dönemimiz çatışmaların çok yoğun olduğu, aynı zamanda Türkiye’deki siyasi, politik, ekonomik atmosferin gerçekten sorunlu olduğu zamanlardı. Şu içinde bulunduğumuz zaman da hem politik olarak hem de ekonomik olarak 90’lara çok benziyor aslında; tarihin tekerrürü başka bir şekilde nüfuz etmiş durumda burada.

2007, 2008’lerin sonlarına doğru ciddi ciddi bu öyküyü yazmayı düşünüyordum. Bir versiyon yazmıştım 2009’da, çok iyi bir versiyon değildi; çünkü benim pür bir nefretim vardı yatılı okula karşı ve objektif bakamıyordum. Bu nefret sizin muhakeme yapma gücünüzü, yatılı okulun bütün elementlerini objektif bir şekilde görmenizi çok etkiliyor. Bu yüzden de çok iyi bir versiyon çıkmadı ortaya. 2012’de eşim Gülistan’la birlikte yazmaya başladık. O zaman da çok tatmin olmadık. Sonra 2014’te ben yalnız yazmaya başladım ama yazamadım. Sonra Gülistan yalnız yazmaya başladı ve 2014’te bir versiyon çıkardı. O zamana kadar yazdığımız en iyi versiyonlardan bir tanesiydi, fakat yine de tatmin olmamıştık. Sonra başka filmlerle uğraştık. 2015’te de senaryoyla biraz uğraştık, fakat 2015’in sonlarına doğru artık Türkiye’deki hem ekonomik hem politik hem de sosyolojik sistem 90’lara benzemeye başlamıştı. Atmosfer de öyleydi; her tarafta bombalar patlıyordu.

Ben Türkiye’de yaşadığımız bütün sorunların kaynağını biraz da eğitimde görüyorum. Yani eğitim sistemimizi doğru düzgün işletebilseydik sanırım bu sorunları yaşamamış olurduk diye düşünüyorum.

2016 senesiydi. Bir gün Gülistan’la birlikte mutfakta yemek yaparken aynı zamanda bu konuyu tartışıyorduk; baskıcı atmosferlerde yalanın bir direniş biçimi olabileceğinden bahsetmeye başladık ve hemen o gece oturup 48-50 sahne yazdık. O 48-50 sahne şimdi izlediğiniz filmin bel kemiğidir, aslında bir şey değiştirmedik. Sonra bir haftada toparlayıp yazabildik senaryoyu.

Fakat beni bu öyküyü yapmaya iten neden kişisel olarak benim için bir travma oluşu değil, -tabii aynı zamanda öyle bu arada- ben Türkiye’de yaşadığımız bütün sorunların kaynağını biraz da eğitimde görüyorum. Yani eğitim sistemimizi doğru düzgün işletebilseydik sanırım bu sorunları yaşamamış olurduk diye düşünüyorum.

Mağduriyet dediğimiz şey çok tehlikeli bir alandır; demagojiye kaçabilir. Yani yaşadığınız şey sizin için biricik olabilir ama bu o öyküyü evrensel kılmaz. En çok korktuğum şeylerden bir tanesi buydu. Bir örnek vermem gerekirse, o dönem; yani 90’larda, Auschwitz’deki kurbanlar gibi düşünüyordum yaşadıklarımızı. Yani bunun bize müstahak olduğunu ve eğer bunu biz yaşıyorsak bunu hak ettiğimiz için yaşıyoruz diye düşünüyordum. Fakat öyle bir gereklilik ve durum söz konusu değildi tabii; çünkü biz çocuktuk zaten; öyle bir kudretimiz, onu değiştirebilecek bir imkânımız söz konusu değildi.

Hem Sizden Bir Parça Olduğunu Hem de Olmadığını Göstermek Açısından Kurmaca Çok İşlevsel

O yüzden de iyice psikolojim altüst olmuştu. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemiyorsunuz. Çünkü o tür baskıcı ortamlarda böyledir; belli bir zulüm dozundan sonra siz aslında size yapılanın haklı olduğunu düşünürsünüz; Auschwitz’tekiler ya da buna benzer şeyler yaşayanlar da öyle düşünüyordu. Filmin biraz hapishane, biraz toplama kampı ya da askeriyeye benzemesinin sebeplerinden bir tanesi budur. Bu hissiyat ve bu duygu biçimidir. 2007 ile 2017 arası kendimle barışık olmadığım bu zaman diliminde bunu yapmaya çalışmamın, kendimi aşmaya çalışıyor olmamın nedeni bu ve buna benzer duyguların bende yer etmiş olmasıdır. Yani ben sadece öğretmenlerime ve oradaki sisteme kızmıyorum; biraz da kendime kızdığım için bu süreç bu kadar uzun sürdü.

Neden kurmaca yaptın sorusuna gelirsek eğer; bundan uzaklaşmamın sebebi bunun kurmaca oluşudur aslında. Yoksa bunu bir belgesel de yapabilirdiniz veya başka bir yazı ya da makale de yazabilirdiniz bununla ilgili. O yüzden hem sizden bir parça olduğunu hem de olmadığını göstermek açısından kurmaca çok işime geldi diyebilirim.

Sizi sağaltan bir işlevi oldu mu bu sürecin?

Oldu diye düşünüyorum; tamamen barışık durumdayım yaşadıklarımla. Tabii izi çok fazla, çok belirgin ama en azından oraya dair rüya görmemeye başladım. Çünkü günlük yaşamda bazı şeyleri anlamlandırdığınız zaman oraya dair rüya görmezsiniz artık. Anlamlandıramadığınız şeyin rüyasını görürsünüz gibime geliyor. ‘Evet, böyle bir eksikliğim var ve bu da yatılı okuldan kaynaklı, bunu aşmam lâzım’ diyebiliyorum. O yüzden bu süreç bir çözüm oldu diyebilirim.

Kurmaca dili, özellikle ayrıntılarla bezenmiş bir atmosferi anlatmak, hem bir seyir zevki katıyor izleyiciye hem de meseleyi gerçeklikten çıkarıyor, ama aynı zamanda bir şekilde gerçeğe de yaklaştırıyor; garip, girift bir ilişkisi var.

Okul Tıraşı filminin afiş görseli
‘Okul Tıraşı’ (2021) filminin afişi

Sanatçı kendi anlatısını yaratırken belleğin geçmişi kurgulayıcı rolünden pek kaçamıyor, geçmişi başka başka biçimlerde yeniden kuruyor. Filmin kişisel tarihinizle de ilişkisi göz önüne alınırsa sizin için bellekle uğraşmanın güç tarafı neydi? Kişinin kendi deneyimlerini kurmacalaştırması filmin yaratım sürecinde ne tür imkân ve riskler barındırıyordu?

Belli bir zamandan sonra benim yaşadıklarım ve arkadaşlarımın bana anlattıkları iç içe geçmeye başladı ve 2007’den beri üzerinde çalıştığım öyküde artık neyin gerçekten benim yaşadıklarım olduğunu, neleri arkadaşlarımdan duyduğumu ayrıştıramıyordum. Fakat bu filme de bağlı olarak gerçeklik evreni şöyle çalışır: Bir şey ya gerçektir ya da gerçekten daha gerçektir. Yani kurmacanın bana gösterdiği yegâne yollardan biri budur. Aslında bir ayrıntılar dünyası, bir atmosfer oluşturursunuz; aksi takdirde kurmaca dışı herhangi bir formda olduğu gibi, bir mağduriyet ifşasının ötesine geçemez yaptığınız şey. Bu yüzden de bu kurmaca dili, özellikle ayrıntılarla bezenmiş bir atmosferi anlatmak, hem bir seyir zevki katıyor izleyiciye -bu arada film bir polisiye- hem de meseleyi gerçeklikten çıkarıyor, ama aynı zamanda bir şekilde gerçeğe de yaklaştırıyor; garip, girift bir ilişkisi var. O yüzden benim belleğim gibi aslında kurmaca oluşu. Yani bir taraftan anlattığınız öyküyü çok gerçek kılıyor, bir taraftan da sizden uzaklaştırıyor. Ama aslında en büyük parça da sizden.

Biz Toplum Olarak Çocuklarımızı Dinlemiyoruz, Onlara Yeterince Anlatmıyoruz

Okuldaki çocuklarla yetişkinler arasında sevgiden yoksun, insanî bir iletişim vasatından uzak bir ilişki var. Bu doğrultuda filmin en çarpıcı yönlerinden biri Yusuf’un sesini kimseye duyuramayışı; öğretmenleri, müdürü ve ailesi sağır kalıyor Yusuf’a. Bu çerçevede iletişim eksikliği filminizde önemli bir izlek meydana getiriyor. Bu durum bu ülkenin aile ve eğitim sistemine, belki de daha geniş bir planda insanların devletle/otoriteyle ilişkilenme biçimine dair neler söylüyor bize?

Bu sadece bizim topraklara özgü bir duygu biçimi değil. Bariz bir şekilde Doğu’ya özgü bir durum. Benim en çok sevdiğim filmlerden bir tanesi Abbas Kiyarüstemi’nin ‘Arkadaşımın Evi Nerede?’ filmidir ve orada da buna benzer bir duygu ve edim var; orada da kimse çocuğu dinlemiyor. Çünkü aslında biz toplum olarak -burada bütün bir Doğu toplumundan bahsediyorum; Türk, Kürt, Fars, Arap vd.- çocuklarımızı dinlemiyoruz, onlara yeterince anlatmıyoruz. Bu, çocuklarda bir özgüven sorunu oluşturuyor; toplum içinde kendini gerçekleştirememe, ifade edememe ve oradan buradan pırtlayan travmalar, eksiklikler… Bu tür durumlar ciddi anlamda devam ediyor. Bunun yanı sıra hani bir söz vardır: ‘Biz en kötü yüzümüzü çocuklarımıza gösteririz’ diye. Gerçekten öyle; en kötü yüzümüzü biz çocuklarımıza gösteriyoruz.

Dolayısıyla bu iletişimsizlik; yani çocuğun bir şekilde kendisini anlatamaması, dillendirememesi sadece bizim topluma has değil; bütün bir Doğu toplumuna has bir durum ve bu sorunun temel kaynağı da o iletişimsizlik zaten. Yani o kendini değersiz görme, sevgisizlik oradan gelen bir durum. Onu dinlemediğiniz zaman çocuk kendisini değersiz görüyor, önemsiz görüyor. Siz nerede yetiştiniz bilmiyorum ama biz bütün çocukluğumuz boyunca bunu yaşadık. Bunun ifşası benim için çok önemliydi. Sadece kafkaesk bir estetik ya da bir eleştirinin dışında, aynı zamanda bunun nelere yol açtığı. Yani kuru bir bürokrasi eleştirisinden ziyade bunun insan ruhunda nelere yol açtığını göstermek açısından Yusuf’un yolu, arayışı benim için önemliydi.

Biz minör anlamda bir okulun majör anlamda bir ülkeye ya da dünya sistemine denk düştüğünü görmeseydik bu filmi yapmazdık. Çünkü orada anlattığınız şey sadece okul ve çevresinin sorunları değil. Orada anlattığınız şey aslında insan ruhunun bu sistem içerisinde nasıl ezildiği, nasıl parçalandığı, nasıl tutarsız ve sevgisiz bir hâle geldiğiydi.

‘Okul Tıraşı’ filmini Türkiye’nin yakın tarihi ve bugününe dair bir alegori olarak okumak mümkün mü? Özellikle filmin politik katmanlarını açmanızı istesem bize neler söylersiniz?

Evet bu bir alegori gerçekten. Biz minör anlamda bir okulun majör anlamda bir ülkeye ya da dünya sistemine denk düştüğünü görmeseydik bu filmi yapmazdık. Çünkü orada anlattığınız şey sadece okul ve çevresinin sorunları değil. Orada anlattığınız şey aslında insan ruhunun bu sistem içerisinde nasıl ezildiği, nasıl parçalandığı, nasıl tutarsız ve sevgisiz bir hâle geldiğiydi.

Zaten bir politikanın ürünü olarak ortaya çıkan yatılı okuldaki bu karakter biçimleri; yani öğretmenler, öğrenciler, hademe vd. sistemin içerisinde hareket eden tüm bu karakterler bu sisteme, resmî ideolojinin çocuklar üzerindeki asimilasyonuna hizmet ediyorlar. Yani Türkiye’deki yatılı okullar ve onun etrafındaki bütün karakterler bildiğiniz anlamda resmî ideolojiyi temsil ederler; öğrencisinden öğretmenine, müdüründen hademesine varıncaya kadar.

Şimdi ilk sorunuza verdiğim cevaba tekrar dönersem; bütün öğretmenlerin, müdürün, sistemin içindeki herkesin bir şeylerden korkuyor olması. Herkesin meselenin mağduru olması ama aynı zamanda o meselenin müsebbibi de olması. İşte o girift yapı biraz da bununla ilgili açıkçası. Yani ‘Okul Tıraşı’nda olduğu gibi; sırası geldiğinde herkesin polis, herkesin suçlu olduğu bir sistem. Yani herkesin rolünü oynaması ama bir şekilde günün sonunda aynı ülkemizdeki gibi kabağın en küçüğün başına patlaması. Bu sistem gerçekten var ve sadece Türkiye’de yok, Dünya’da da var. Daha gelişmiş devletler, sistemler, toplumlar bununla yüzleşiyor ama biz bununla yüzleşmiyoruz, biz günü kurtarmaya çalışıyoruz. Yani herkes bir şekilde rolünü oynuyor. Herkes bir şekilde formel davranıyor.

Karakterler arasında iktidar ve güç hiyerarşisinin belirlediği dinamiklerin açığa çıkarılabilmesinde filmdeki başarılı oyuncu performanslarının önemli katkısı var.  Bu kapsamda çocukların oluşturduğu epey kalabalık bir kadroyla çalışmanın güçlükleri nelerdi? Oyuncu yönetiminde nasıl bir strateji izlediniz?  Kalabalık sahnelerin koreografisini nasıl oluşturdunuz?

Ben prova yapan birisi değilim. Setten önce masa başında okuma provası yapmıyorum. İki tane oyuncu koçumuz vardı, onlar çocuklara ezberlerini yaptırıyorlardı ama ezber dışında çocuklara o sahneleri oynatmalarını istememiştim.

İstediğiniz Oyunculuğu Alabilmek İçin Bir Mesafe Koymanız Gerekiyor Çocuklarla

Aslında çocuklar oyuncu olarak çok kötüler. Yani filmin kurgusu içerisinde, benim manipülasyonumla size iyi geliyor ama günlük yaşamda çok oynuyorlar; yani çok zekiler ve hiç de masum değiller. Film için gereken duygu ve ifadeyi gerektiği gibi canlandıramadıkları için sürekli elleriyle, kollarıyla, jest ve yüz mimikleriyle abartılı şekilde hareket ediyorlar ve aslında bu onlar için bir ifade biçimi. Bunu biliyordum; yani çocukların oyunculuklarını bayağı küçültmem gerektiğini ve bunun zor olacağını biliyordum. Önceki filmimde de çocuklarla gayet iyi şekilde çalıştığım için Gülistan ve Kanat bu konuda güveniyorlardı bana. Ama 500 tane olunca gerçekten çok çok zor. Çünkü sürekli oynuyorlar sizinle -tabii ben yemiyordum ama- yani bir noktadan sonra bütün settekileri işletiyorlardı.

Benim esas ilgimi çeken daha yalın bir oyunculuk; onların kendi karakteri olduğunu anlatmayı başardığımda setin ilk haftası geçmişti. İstediğiniz oyunculuğu alabilmek için bir mesafe koymanız gerekiyor çocuklarla. Siz eğer ay canım ay cicim derseniz ve onlara sanki kırılgan bir şey gibi davranırsanız iki şeye yol açarsınız; birincisi oynatamazsınız ve film çöpe gider. İkincisi, siz gittikten sonra onların ruhunda çok derin bir yara bırakırsınız. Biz alt tarafı bir film çekeceğiz ve sonra buradan gideceğiz. Ancak siz yine burada okulunuza gideceksiniz, hayvanların arasına, yaylaya gideceksiniz. Aynı hayatı yaşayacaksınız.

Kalabalık sahnelerin koreografisine gelirsek; numara veriyorum herkese. Bu biraz da Kubrick’in taktiğidir; bu koşullarda herkese numara vermezseniz zor olur. Fakat bu sizin ve diğer bütün izleyicilerin hoşuna giden şeyin, ben aslında masa başı çalışma olduğunu düşünüyorum. Ben sete gitmeden hangi planı nereden çekeceğimi, ışığı nereden kullanacağımı, kameranın nereden nereye hareket etmesi gerektiğini ya da sesi nereden alacağımı çok iyi biliyordum. Çok iyi bir shooting board hazırlamıştım; yani bir çekim senaryosu vardı ortada. Dolayısıyla hiçbir zaman bir açı aramadım sette. Zaten biliyordum nereden çekeceğimi ve bu sizi çok hızlandırıyor. 70 saate yakın ham görüntü var ve oradan 1 saat 20 dakikalık bir film çıkardık. Yani bunun biraz da bu ön çalışmayla mümkün olduğunu düşünüyorum.

Fakat günün sonunda kimi yerlerde daha iyi olabilirdi desem de sonuç olarak oyunculuk anlamında tatmin edici bir performanslar bütünü var herkes için diye düşünüyorum.

Eğer siz sırtınızı bir felsefeye ya da bir teoriye dayamazsanız yazarken de çekerken de kurgularken de çok iyi bir şey çıkmaz ortaya.

Filmin kurgu süreci nasıl geçti? Zorlayıcı mıydı?

Çok zorlayıcıydı. İlk başta Hayedeh Safiyari adlı çok iyi bir kurgucuyla çalıştım. Bahman Ghobadi’nin kurgucusuydu ve Bahman’ın önerisiyle tanıştım kendisiyle. Safiyari çok ünlü bir kurgucudur fakat kendisiyle bir bağ kuramadım; onun dünyasıyla benim dünyam birbirinden farklı. Yani tam olarak anlaşamadık. Sonra Safiyari bir versiyon bitirdiğinde ben büyük hayal kırıklığı yaşadım gerçekten. Filmimin onun kurguladığının çok ötesinde olduğunu biliyordum. Sonra kendim biraz kurgulamaya başladım. Sonra Sercan Sezgin ile birlikte kurgulamaya başladık. Ben kurguladıklarımı ona gönderiyordum, o yaptıklarını bana gönderiyordu. Aslında daha sağaltmamız gerektiğini, yalın bir kurgu dili kullanmamız gerektiğini de biliyordum. Aslında teorik olarak bir şey arıyordum. Öyledir zaten; yani eğer siz sırtınızı bir felsefeye ya da bir teoriye dayamazsanız yazarken de çekerken de kurgularken de çok iyi bir şey çıkmaz ortaya.

Lorentz dönüşümü adı verilen zamanın genişlemesine ilişkin bir fizik deneyi var. Birçok kişi, sinema ve edebiyatta bu deneyi dramatik kurgunun muhtevasına katmıştır. Zamanın genişlemesi şu: Örneğin ben uzaya gidiyorum. Sizin için dünyada 60 yıl geçen bir zaman benim için orada beş yıl olarak geçiyor. Biz kurgu felsefesi üzerine konuşurken Lorentz denklemlerinde yer alan bu zamanın genişlemesi fenomenini kullanabileceğimi; yani kesmeler yapıp zamanı genişletebileceğimi fark ettim. Filmde birçok yerde kullandım bu teoriyi. Örneğin; revirdeki olay akışı içerisinde Selim Hoca elinde telefonuyla revirden dışarı çıkar ya da revirdeyken telefon ile uğraşır. Buna benzer kesmelerle zamanı genişlettim. Yine Selim Hocayla ve Yusuf’la ilgili sahnelerde kullandım bu teoriyi. Bir olayı sonuna kadar tamamen göstermek değil; ama o arayı kesip biraz daha, ne zamandır orada, ne kadar uğraşıyor hissiyatını oluşturmaya çalıştım. Kurgunun bu kadar dinamik olması, biraz da Lorenz denklemlerinden etkilenip öyle bir biçim oluşturmamdan kaynaklı. Agresif bir kurgu dili var filmin, ön göremediğiniz kesmeler var; yani filmin %95’inde bir sonraki planı ön göremiyorsunuz. Ona çok dikkat ettim. O yüzden ben de Sercan da gurur duyuyoruz diyebilirim filmin kurgusuyla.

Benim Yönetmen Olmamda Bahman Ghobadi’nin Büyük Katkısı Var

Biraz da edebî ve sinemasal esin kaynaklarınızdan söz edelim. Filmin yaratım sürecinde üzerinizde etkisi olan filmler/edebî metinler oldu mu?

Çok fazla var. Ben ve eşim Gülistan çok iyi birer edebiyat tutkunuyuzdur, çok iyi okuruz. O dönem Herta Müller’in kitapları bizi çok etkiledi. Herta Müller, gençliğini 1960 ile 80 arası Çavuşesku Romanya’sında yaşamış bir yazar. Biz onun kitaplarından çok etkilendik, hâlâ çok etkileniriz. Dili çok şiirseldir ve anlattığı o atmosferi size yaşatır. Müller’in kitapları baskı toplumunu anlatır. Baskı toplumunda aslında ilişkilerin ne kadar saçma sapan olduğunu anlatır. Yani arkadaşlık ilişkilerinin, üretim ilişkilerinin çarpıklığından bahseder. Bir diktatörlüğün altında yaşayan insanların acısından bahseder. O bizi çok etkilemişti.

Ben kendimi bir sinefil olarak görüyorum. Özellikle Bahman Ghobadi’nin ilk filmi benim için çok önemli. Sonraki filmlerinden çok etkilenmesem de çok sevmesem de ilk filmini izlediğimde sinemacı olmaya da karar vermiştim.

‘Sarhoş Atlar Zamanı’ndan bahsediyorsunuz?

Evet. Şunu gördüm; bir yönetmen, bir yazar çıkıp benim çocukluğumun geçtiği bir coğrafyada, içeriden bir öykü anlatabiliyor, ben niye anlatamayayım diye düşündüm. Yani benim yönetmen olmamda Ghobadi’nin büyük bir katkısı var gerçekten; ona da söyledim zaten bunu. Sonra Abbas Kiyarüstemi benim için gerçekten çok önemli bir yerde. Andrey Tarkovski ve Nuri Bilge Ceylan da öyle. Benim tabii bunlardan daha farklı bir sinema dilim var.

Filmimiz buna benzesin, şuna benzesin hiç demedik. Ama o filmler bir şekilde içinize işliyor; sizin belleğinizde, etinize kemiğinize işlemiş bir hâlde.

Çok fazla yönetmen ve yazar var etkilendiğim. Marcel Proust’u ve Franz Kafka’yı çok severim. Jorge Louis Borges de benim çok sevdiğim yazarlardan bir tanesidir. Yani çok geniş bir edebî literatür ağım var. Yönetmenler için de bunu söyleyebilirim. Tabii bizim topraklara dair çocuk meselesi olunca bir şekilde Ghobadi ve Kiyerüstemi sineması iyi hazırlatıyor insanı.

‘Okul Tıraşı’ filminden bir kare

Genelde herkes tarafından bilinen referanslarla yola çıkmak insanlara daha kolay gelse de ben daha özgün bir şey yarattığımı düşünüyorum; yani ‘Okul Traşı’, Ghobadi’nin filmlerine benzemiyor. Abbas Kiyarüstemi’nin de filmlerine benzemiyor ama aynı zamanda benziyor da. Ashgar Ferhadi‘nin filmleri için de bu geçerli; aynı zamanda hem benziyor hem de benzemiyor. Ona bakarsanız Romanya filmlerine de benziyor. Özellikle Çavuşesku dönemini anlatan filmlere çok benziyor; çünkü aslında o filmlerdekine benzer şekilde sistemin çarpıklığını anlatıyor. Dolayısıyla onlarla benzer bir hissiyatta olması çok normal. Ama biz öyle bir şey yapmadık; filmimiz buna benzesin, şuna benzesin hiç demedik. Ama o filmler bir şekilde içinize işliyor; sizin belleğinizde, etinize kemiğinize işlemiş bir hâlde. Bir etki varsa oradan çıkıyor diye düşünüyorum.

Mekân ve iklim birbirini tamamlayıcı şekilde filmin atmosferine çok başarılı bir biçimde hizmet ediyor. Mekânı nasıl buldunuz? Böylesi bir mekânda ve iklim koşullarında çalışmanın zorlukları nelerdi? Bu iki unsurun bir Türkiye alegorisi kurmadaki rolü hakkında neler söylemek istersiniz?

Mekânın konumlanışı ve karakteri bizim toplumumuzun, devletimizin karakterini çok iyi yansıtıyordu. Dağın başına tamamen betondan yapılmış bir bina kompleksi kurmak, onun içinde insanları eğitmeye çalışmak -ne kadar eğitilebiliyorsa- bu galiba sadece bizim topluma özgü bir şey. Bütün YİBO’lar tek tiptir. Yatakhane ve okul karşılıklıdır. Ortasında bir basket sahası vardır. Okulun altında yemekhane vardır. Yatakhanenin altında da revir, banyo, çamaşırhane ve kazan dairesi gibi üniteler bulunur. Bu iki ana binadan oluşur, başka da bir şey yoktur. Böyle bir kompleksten bahsediyoruz.

Fakat filmde kullanılan mekân benim orijinal mekânıma yakındı ama tam benzer değildi. Benim mekânım çok daha orijinal ve bildiğiniz Sovyet mimarisine benzer. Bizim filmin Romanya’daki ortaklarından biri Bükreş’te bana bir tane okul göstermişti; benim okulumun atmosferine o kadar benziyordu ki.

Eğitim Sisteminin Aynı Şekilde Sürdüğünü Göstermek için Yeni Bir Okulu Tercih Ettik

Ben ilk başta Erzurum’da bir yer bulmuştum; fakat Erzurum Milli Eğitim Müdürü benim orada çekmemi istemedi. Benim siyasi kimliğimden kaynaklı olarak bunun politik bir film olacağını düşünüyordu fakat bu ona o okulda çekim yapmamı engelleme hakkı vermiyordu. Ben de o yüzden başka mekân -daha yeni bir okul- bulmak zorunda kaldım. Benim okuduğum yatılı okulla bunun birbirinden fiziksel bakımdan farklı olması aslında belli bir anlamda iyi bir şeydi. Yani eskisini bırakın, yeni kurulan okulda bile durum böyle. Dolayısıyla gidip eskiyi göstermek değil de güncel; içinde eğitim-öğretim olan aktif bir okulda da aynı sistemin süregidiyor olduğunu gösterebilmek için yeni bir okul kullanmayı tercih ettik.

İklim meselesine gelirsek, aslında o mekânı yalıtmak; yarattığı yalıtılmışlık duygusunun, dışarıya çıkamama duygusunun yardımıyla belli anlamlarda orayı devletleştirmeye yarıyordu aslında. Bir de orada sürekli karın yağması ve insanların çektiği zorlukların simgesel temsili anlamında böylesi bir iklimde çekim yapmanın birçok şeye değdiğini düşünüyorum. Dolayısıyla karın yağması simgesel bakımdan çok işlevseldi ve bu da filmi çok katmanlı bir hâle büründürdü. Filmin başlarında kar sürekli yağarken, sonlara doğru yavaşlıyor ve gelip çocuğu alıyorlar.

Çocuğun alıştığı, gördüğü, etrafında duyup hissettiği bir yaşam var. Fakat gündelik yaşamda o öğrendiklerinin bir kısmını o okulda unutmak zorunda.

Filminizde yatılı okul öğrencileriyle öğretmenler arasında katı bir güç hiyerarşisi olsa da belirli sınır ihlâllerine şahit oluyoruz; coğrafya dersinde öğretmenin: “Biz hangi bölgedeyiz?” sorusuna öğrencinin: “Kürt Bölgesi” cevabı ve öğretmenin karşılık olarak: “Kürt bölgesi diye bir şey yok!” çıkışı, sözünü ettiğim sınır ihlâlini ve ona gösterilen tepkiyi yansıtan çarpıcı bir sinemasal andı. Neden içinde yaşanan gerçekliğe birbirinden bu kadar farklı şekilde bakıyor bu insanlar?

Aslında bu çok kendiliğinden ve doğal bir durum. Çünkü çocuğun alıştığı, gördüğü, etrafında duyup hissettiği bir yaşam var. Fakat gündelik yaşamda o öğrendiklerinin bir kısmını o okulda unutmak zorunda. Ama işte evdeki gibi davranmaya başlıyor. Evdeki gibi davranınca da bu sefer o ihlâller başlıyor.

Ama aynı zamanda insan tabiatına ve mantığına uymayan şeyler de görüyoruz. Aslında orası bir Kürt bölgesi ama oraya Kürt bölgesi diyememek, Doğu gibi böyle ucu bucağı belli olmayan bir şey demek bana saçma geliyor, o çocuğa da saçma geliyor. Yani atıyorum; siz bir yere İran bölgesi, bir yere Afgan bölgesi diyorsanız, burası da Kürt bölgesidir. Bunu çok defansif almak, biraz da politik argümanlarla hareket etmekle ilgili. Tabii burası bir coğrafyanın ismidir. Yani biz onu yaratmadık, Allah yarattı. Biz oraya sadece bir isim verdik. Bin yıllardır orası o isim ile çağrılıyor. O yüzden o sınır ihlâlleri çok normal. Yani biraz da normal bir insanın bürokrasi ile çatışmasını gösteriyor aslında.

Son olarak yapım sürecini konuşalım. Filmin finansmanında güçlük yaşadınız mı? Türkiye’deki çeşitli sinema platformları yeni filmleri için destek arayan film yapımcılarına çeşitli olanaklar sağlıyor. Bu mecralardan ne ölçüde istifade edebildiniz? Bu kurumların hakkaniyetli bir finansal destek politikaları olduğunu düşünüyor musunuz?

Kültür Bakanlığı ve birkaç kurum daha var bu desteği sağlayan. Ben bakanlıktan destek aldım; 2009’da, 2017’de ve 2019’da hem yazım hem geliştirim hem çekim desteği almıştım. Bu durumda bir şikâyetim yok gerçekten. Yani bir şikâyetim olursa bu sefer nankörlük olacak. Projenin bütün aşamalarında birkaç defa ret alsam da bakanlıktan, günün sonunda destek almayı becerebildim.

Bağımsız Filmlerin Sıkıcı Olduğuna Yönelik Bir Algı Var İzleyicide ve Bu Beni Rahatsız Ediyor

Filminiz 17 Haziran’da gösterime giriyor. Genel olarak beklentiniz nedir? Filminizin Türkiye seyircisinde nasıl yankılanacağını umuyorsunuz?

Ben iyi bir izleyici kitlesine ulaşacağını düşünüyorum. Hem eleştirmenlerin hem jürinin hem de bunların dışındaki izleyici kitlesinin bir filmi sevmesi çok nadirdir. Yani bu anlamda filme
gösterilen ilgi beni çok mutlu etti.

17 Haziran’da hatırı sayılır bir salonda vizyona gireceğiz. Yani insanlar filme ulaşabilecekler. Çok iyi bir dağıtımcımız var. Bir de bağımsız filmlerin sıkıcı olduğuna yönelik bir algı var
izleyicide -ben sıkıcı olduklarını düşünmüyorum bağımsız filmlerin; örneğin ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ filminin sıkıcı olduğunu kim söyleyebilir- ve bu beni rahatsız ediyor. Maalesef böyle bir bellek oluştu bir kısım izleyicide bağımsız filmlere yönelik. ‘Okul Tıraşı’nın izlenmesini bekliyoruz.