Hale Sert fotoğrafı

Doğayı ve insanı yalın, basit, samimi bir dille anlatma çabanızın yanında kimi zaman öykülerinizde kendini gösteren büyülü gerçekçilik, üzerinizdeki Sait Faik etkisini ortaya koyar nitelikte. Onun temsil ettiği çizgi sizin için ne ifade ediyor? Onunla nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
Sait Faik’in tozuna bulanmayı hep çok istedim. Sadece öyküde değil Türk edebiyatında benim için eşdeğeri olmayan bir yazar, o hâlâ beni büyülemeye devam ediyor.

Sait Faik, ‘İp Meselesi’ isimli öyküsünde hamalın hikâyesini anlatmaya geçmeden önce üçüncü tekil kişi üzerinden aslında kendisini anlatır; dünyada sinekten ata kadar her türlü hayvanın ve insanların bir amacı, işi olduğunu düşünür anlatıcı, “fakat” der, “o, dünyaya hayretle bakmaya doğmuştur. Hiçbir şey anlamadan şaşırmaya doğmuştur”. Bu cümle Sait Faik’le en çok özdeşleştiğimi hissettiğim hat sanırım. Kendi kendime ben neden yazıyorum diye sorduğumda, ancak hayret ettiğim, çok şaşırdığım bir şeyi, durumu, karakteri, kendimde ve başkalarında yıllardır orada duran ama birdenbire keşfettiğim belki bir arızayı, düşünce tarzını yazmak istediğim cevabını vermiştim. Sıradan, alelâde bir olay olarak tarafların arasında geçip gidecek, zamanın törpüsünde yitip kaybolacak ip meselesini evrensel, kalıcı hâle getiren, küçük bir hamalı, onun çilesini büyüten, bugün bile bizim elimizi hamalın omzuna koymamızı sağlayan, bizi hakkı yenmişin yanında konumlandıran Sait Faik’in hayretini, şaşkınlığını ve anlatma becerisini bir elbise gibi giyinebilmeyi çok isterim.

Doğayı kendimizden ayrı bir varlık gibi değil de onun bir parçası, uzvu gibi yaşamak ve öyle yazmak da kendimi Sait Faik’le bütünleştiğimi düşündüğüm yoğun bir hat.

Büyülü gerçekçilik meselesine gelince, çok doğru söylüyorsunuz onun da kaynağı Sait Faik; ‘Hişt Hişt’ öyküsünde eşeğin çağla bademi rengini alıveren ve ona eski, yer yer havı dökülmüş mantosunu giydiren sisten bahseder. Sıradan boz bir eşeği, birden çağla yeşili içerisinde sonra eski bir mantonun içinde hayal edebilen türden bir büyülü gerçekçiliği var yazarın. Bu abartıya kaçmayan ama gerçekliği hep bir oyunmuş gibi gören, kırlangıç yuvasına bir kadın sığıştıran o bakışı çok seviyorum.

Doğayı kendimizden ayrı bir varlık gibi değil de onun bir parçası, uzvu gibi yaşamak ve öyle yazmak da kendimi Sait Faik’le bütünleştiğimi düşündüğüm yoğun bir hat. Adada yaşamadım, denizi, balıkları onun kadar iyi bilmiyorum ama çocukluğumdan beri çiçeklere, bitkilere, ağaçlara sarılarak büyüdüm. Doğanın dilini bir nebze biliyorum ve insanı bu dille anlamaya ve anlatmaya çalışıyorum.

Öykücülüğünüz yoğun şekilde çocukluk deneyimlerinden besleniyor. ‘Gölge’ adlı öykünüz çocukluk, çocukların düşsel bir âlem yaratabilme becerisi üzerine olduğu kadar dindar bir ailede çocuk olmak ve büyüme çağıyla birlikte bunun özellikle bir genç kız üzerinde yarattığı gerilimleri de yansıtan etkileyici bir çalışma. Bu kapsamda içinde yetiştiğiniz toplumsal-kültürel çevre, öykücülüğünüzü nasıl etkiledi? Kendi çocukluk deneyimleriniz bu öykülere ne ölçüde içkin?
İnsan, en iyi burnunun ucundakini bilir ama bunu anlatmaya her zaman cesareti var mıdır? Çocukluğu anlatmak bir yandan cesaret diğer yandan da çocukluğunuza ve tüm o yaşanmışlığa uzaktan bakabilmeyi gerektiriyor. O bildiğinizi sandığınız gerçekliğe farklı yönlerden bakarak, altını oyarak, sallayarak başka başka gerçekliklerin dökülmesine izin vermek gerekiyor. Her yazar çocukluğundan, ilk gençlik yıllarından beslenir, yine her yazar bunu farklı şekillerde bazen daha görünür bazen de türlü hâllerin içine gizleyerek yazar.

Ancak Bir Yazar Bakışı Olaylar ve İnsanlar Arasındaki Görünmez Bağlantıları Görünür Hâle Getirebilir

Yazar, içinden geldiği toplumsal kültürel çevrenin kodlarını bir yönüyle benimseyebilir, pek çok yönden de eleştirebilir. Eleştirebilmelidir de, çünkü onun çocukluğundan beri deneyimledikleri, gözlemleri biriciktir, başka hiç kimse yaşananlarda onun gördüğü incelikleri, çıkmazları göremeyebilir, olaylar, insanlar arasındaki görünmez bağlantıları ancak bir yazar bakışı görünür hâle getirebilir. Sanırım, öykülerimde beni çocukluğuma sevk eden şey kendimi, çevremi anlamaya çalışırken daha önce fark etmediğim bağlantıları kurabilmem ve yine buna şaşırmamla ilgili.

Dindar bir ailede çocuk olmak, hayata bakışınızı, değerlerinizi, reflekslerinizi kökten belirleyen bir durum. Tabii bu seküler bir ailede yetiştiğinizde de aynı. Ben uzun yıllar, hâlâ da böyle bir ailede ve çevrede yetişmekten mutluluk duydum, bunun kazanımlarını yaşadım. Fakat şimdi dönüp baktığımda bu ülkenin seküler “ötekisi”nin ne kadar ötekileştirildiğini, onların dindarlara yönelik bakış açılarındaki çıkmazlarını, bir takım indirgeyici söylemlerini “bizim” de onlara karşı edindiğimizi gördüm. Hoş, ben bütün eğitim hayatımı seküler çoğunluklu okullarda geçirdim, öteki olarak hissettirildiğim zamanlar olsa da arkadaşlarımı “öteki” olarak görmedim. Ama dönüp baktığımda yine de bakış açımızdaki bazı kalıpları değiştirmemizin yıllar aldığını görüyorum. Bazılarını istesek de değiştiremiyoruz. Hoş, belki de her şeyin değişmesi gerekmiyor. Tüm önyargılar sadece adı önyargı diye yanlış mıdır, değildir bence.

Ayrıca, yine dindar bir ailede büyümek özellikle bir kız çocuğu için zaman zaman fazla kısıtlayıcı olabiliyor. Erkek kardeşinize sunulan bazı imkânlar size sunulmuyor, ya da siz, ona altın tepside sunulan imkânları elde edebilmek için kendinizi paralıyorsunuz. En acıtıcı yanı ise sessizleştirilmeniz, gerçi bunu sadece dindarlığa bağlayamam, Anadolu kültürünün bugün hâlâ “çok modern” görünen ailelerinde bile kız çocuklarının, kadınların sesini kısan, sözünü karnına gömmesini isteyen bir yapısı var.

Yazmak, susturulmuş sözleri söylemeye, atılamayan çığlıkları atmaya imkân verebiliyor. Daha ilginci bu bağlamda ne yazacağınıza siz karar vermiyorsunuz, bir rüzgâr size çocukluğunuzdaki bir sözü, an’ı getirip klavyenize, parmaklarınızın ucuna konduruveriyor, hikâyenin gerisi geliyor.

Öyküleriniz farklı sınıfsal konumlara sahip insanların hayatını deşmeye çalışıyor olsa da çoğu zaman gündelik hayatın çerçevesini orta-sınıf muhafazakârlığı diyebileceğimiz bir toplumsal habitus oluşturuyor. Bu sınıfa dair ilginç gözlemler de var bu öykülerde; özellikle ‘Kuyruk’ öykünüz bu anlamda dikkat çekici bir çalışma. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Yakından bakmayı seviyorum, çoğu zaman elimde bir kamera olduğunu ve onu hep makro tuşuna ayarladığımı düşünürüm. Yakından bakınca ne kadar güzel olursa olsun insanların, şeylerin kusurlarını görürsünüz, bu kaçınılmazdır. Dışarıdan bakınca da görülen gettolaşmanın boyutlarını, niteliğini o topluluğa dâhil olunca çok daha iyi fark edersiniz.

Başka bir açıdan da insanların yapıp eylediklerine belki farkında olmadıkları daha derin anlamlar atfetmeyi seviyorum

Kimi öykülerinizde insanın ontolojik sorunlarını soruşturmaya çalışıyorsunuz; özellikle ‘Düşerken’ başlıklı öykünüzde, ağaçtaki elmalar insanı ve onun mukadder sonunu imlerken ‘Şimdi ve Huzur’ öykünüzde, “hayat bir can sıkıntısından başka bir şey değil, evet, çoğu zaman. Ya da hayat can sıkıntısını nasıl eğittiğine göre şekillenen bir şey” sözleri de sanki sinizme işaret ediyor. Ontolojik sorunları farklı perspektifler üzerinden deşmeyi seviyorsunuz galiba; bu konu hakkında ne söylemek istersiniz?
Bu dünyada neden var olduğumuz sorusuna cevap aramayan yazar yoktur sanırım. Evet, işaret ettiğiniz öykülere diğerlerini de katabiliriz ve her öykünün bir yönüyle bu soruyla direkt ya da dolaylı bir bağı var diyebiliriz.

Başka bir açıdan da insanların yapıp eylediklerine belki farkında olmadıkları daha derin anlamlar atfetmeyi seviyorum, anlaşılması güç bazı karakterlerin, hareketlerin onların da hayatta var olma, hayatta kalabilme yöntemleriyle bir ilgisi kurulabileceğini düşünüyorum. Daha doğrusu bu ilgiyi kurmak beni heyecanlandırıyor.

Şiir yazan, şiir çevirileri yapan, bebeğini suya atıp kendi hayatta kalmayı tercih eden, kendi memleketini geride bırakmaya karar veren, sudan geçen, boğulacağını bile bile bota binen, salyangozca bir düşle yıkılması muhtemel köprüsünü kuran, mezarlarda bahşiş toplamaktan başkaca bir çaresi olmayan karakterler hep bir varoluşu arıyorlardı.

Toprağa karışacağımız kesin olsa da ben havaya, nefese ait sözü eskilerin toprağa, kil tabletlere sabitlediği gibi sabitleyerek var olmaya çalışıyorum. Kendi hayatımı, tanık olduğum hayatları, sözleri, acıları, gülüşleri, sezişleri, duruşları, düşüşleri, sıçrayışları, gariplikleri kelimelere büründürmek var olduğumu hissettiriyor.

‘Nazarları Ayarlama Enstitüsü’ başlıklı öykünüzde, A. H. Tanpınar’ın ünlü romanını küçük dokunuşlarla yapı bozumuna uğratıyor ve öykünüzün çatısını kuruyorsunuz. Bu öyküyle neyi soruşturmaya çalıştınız? Tanpınar’ın üzerinizdeki etkisini sorsak, bize neler söyleyebilirsiniz?
‘Nazarları Ayarlama Enstitüsü’ isimli öykümü, Hece Öykü dergisinde ilgimi çeken, unutulduğunu düşündüğüm bazı Osmanlıca tamlamalara kısa öyküler yazdığım dönemde yazmıştım. Bu bağlamda ‘nazar ber kadem’ tamlaması karşıma çıkmıştı. Bu ifade, Nakşibendî tarikatında kişinin yürürken gaflete neden olacak şeylerle karşılaşmasını önlemek için bakışlarını ayaklarına sabitlemesi gerektiği anlamına geliyordu. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü ise yeniden okuduğum bir dönemdi, bir şekilde roman ve zihnimdeki bu tamlama örtüştü, harmanlandı ve öykü ortaya çıktı.

Nazar ber kadem, hem kelime hem de bir yaşayış tarzı olarak toplumsal hafızadan silinmişti. Kaldı ki, modern yaşam, tüketim toplumu tam aksini öğütlüyor, kendiyle, elindekiyle yetinmeyen bir insan tipi tasarlıyordu. Eğer insanın bakışları kendi üzerinde kalırsa, sürekli kendisiyle bir iç muhasebesi yürütürse, bu insanın başka insanlarla derdi olmazdı; başkalarının elindekilerle kendi sahip olduklarını kıyaslamazdı. Velhasılı çıkış noktası, göndermesi, bağlamı daha başka olan nazar ber kadem’i de farklı yorumladım. Tanpınar’a öykündüm, içinde bulunduğumuz çağın insanın bakışlarını, zihnini, karar alma mekanizmalarını egemenliği altına alma planını ironi, istihza ve absürtle anlatmaya çalıştım.

Tanpınar Benim İçin Hâlâ Yeniden ve Sürekli Okumam Gereken Bir Ruh ve Dimağ

Saatleri Ayarlama Enstitüsü geç modernleşmiş, eşikte kalmış bir toplumun Tanzimat’tan beri geçirdiği değişimi ve bir hizaya gelme, hızlanma çabalarını, ikiliklerimizi anlatıyordu. Belki saatleri bir hizaya getirdik; sanırım bu öykü, topyekûn, yeknesak bir tüketim toplumuna dönüşmemizin parodisi olarak okunabilir. İçinde bulunduğumuz transhümanizm çağında ise teknoloji tarafından kontrol edilme gerçekliği ve insanların bunu hem merakla beklerken diğer yandan bundan korkması ise başka öykülerde, romanlarda ele alınan, alınması gereken bir mevzu.

Tanpınar, benim için hâlâ yeniden ve sürekli okumam gereken bir ruh, dimağ. Burada bir yazısına atıfla beni en çok bağlayan yönüne kısaca değinebilirim sanırım. ‘Lodosa, Sise ve Lüfere Dair’ adlı denemesinde “belki de biraz eski adamım; İstanbul’un güzelliklerine kendimi daima teslim ettim. Ne diye tabiatı, yaşadığım şehrin tabiatını inkâr edeyim? Niçin İstanbul gecelerinin bize hazırladığı güzellikleri reddedeyim? Boğaz gecelerinin sudaki oyunlarını başka nerede bulabilirim?  Hangi musiki, hangi san’at eseri bana bunun eşini verebilir?” […] “Asrımıza gelecek asırda kulak verenler, belki de tek bir çığlık işiteceklerdir: ‘Güzel öldü. İyi niyetimizle güzeli öldürdük, vah bize… Güzelle beraber insanı öldürdük!’ Modern trajedinin şimdi bize o kadar çeşitli gelen korosunun gelecek zamanlara kalacak asıl feryadı, korkarım, bu olacaktır”. Demem o ki, benim Tanpınar’ım daha çok İstanbul ve İstanbul’un doğasını anlatır. Eğer gelecekte İstanbul’u eninde sonunda öldürmeyi tamamlarsak, Tanpınar İstanbul müzesinin üç boyutlu anlatıcısı olarak görevini ifa etmeye devam edecektir.

Son yıllarda gittikçe kötüleşen ekonomimiz, alım gücünün iyice düşmesi sonucu mülteciler aranılan suçlulara dönüştü.

Çeşitli insanî dramlar, felaketler, trajediler, öykülerinizde kendisine yer buluyor. İnsan doğasındaki iyiliği açığa çıkarma çabanızın yanında bu dünyadaki kötülük ve adaletsizliklere dair bir duyarlılık da öykülerinizden sızıyor. Özellikle ‘Halvet Der Encümen’ öykünüz bu kapsamda dikkat çekici. Göçmenleri ve Aylan bebeği anlatıyorsunuz. İçinden geçtiğimiz günlerdeyse mülteciler, öykünüzde olduğu gibi merhamet ve şefkat duygularıyla değil de öfke, nefret ve tepkisellikle gündeme geliyor. Bir sanatçı, kadın ve anne olarak bu meseleyle nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
Bugün, ülkemizde mültecilere karşı gösterilen tepkiselliği, işin dönüp dolaşıp ekmek kavgasına dayanmasına bağlıyorum. 2011’den, Suriyelilerin ilk geldiği dönemden, 2016, 2017 yıllarına kadar savaştan kaçıp ülkemize sığınan bu insanları sahiplenenlerimizin yanı sıra onları ötekileştiren, dışlayanlarımız olmuştu. Fakat son yıllarda gittikçe kötüleşen ekonomimiz, alım gücünün iyice düşmesi sonucu mülteciler aranılan suçlulara dönüştü.

Bu sorunun üstesinden gelinmesi ise ancak mültecilere yönelik daha planlı, istikrarlı adaptasyon politikalarının üretilmesi ve uygulanmasıyla bir nebze mümkün olacaktır. Ülkemizin refah seviyesinin toptan yükselmesi, çalışan herkesin emeğinin karşılığını alabilmesi ekmek kavgasını da azaltacaktır.

Benim ‘Halvet Der Encümen’i ve ‘İki Örük’ü yazdığım dönemlerde bugünden daha farklı bir atmosfer vardı. Ben de pek çoğumuz gibi kolu kanadı kırık bu topraklara gelmiş insanlarla ilk karşılaşmalarımı yaşıyor, onlarla ilk kez sohbet etme imkânını buluyordum. Onların hikâyelerini ilk ağızdan dinlediğim zamanlar belki şaşkınlıktan öte dehşete de kapılmıştım. Çaresiz gibi görünen ama tüm zorluklara rağmen dişi bir kurt gibi duran bir anne, dil bilmeyenleri olduğu gibi, Türkçeyi kolaylıkla benimseyebilen çocuklarla karşılaştım. Medyadan takip ettiğim bilgiler şahit olduklarımla, kadınların ve çocukların hâlleri kendi anneliğimle harmanlandı ve bana o öyküleri yazdırdı.

Hale Sert, Çocukça Bir Direniş Kitabının kapak fotoğrafı
Çocukça Bir Direniş, Hâle Sert, Hece Yayınları, 1.Baskı: Ekim 2019

Öykücülüğünüzün yanı sıra akademisyen kimliğiniz de var. Akademisyen olarak çalışmanın yazarlık deneyiminize etkisi hakkında neler söylersiniz?
Ben doktora eğitimime biraz geç yaşımda ve yeni yeni başladığım yazılarıma yön verebilmek amacıyla başlamıştım. Akademide aradığımdan fazlasını buldum. Doktora sürecinde çok disiplinli bir okuma, çalışma ve yazma sürecinden geçtim. Bu süreçte hem çok öğrendim hem bambaşka okuma biçimleri, eleştiri yöntemleri edindim. O döneme kadar çok yerleşik kılamadığım, bir metne her yönüyle eleştirel bakabilme onu deşebilme yetisini bu dönemde daha iyi oturttum.

Yine doktora tezimi yazdığım süreçte bir dönemi araştırmaya, dönemin aktörlerini yakından okumaya başladığımda olayların, metinlerin farklı katmanlarını görmeye başladım. Bir metni yazıldığı toplumsal, tarihsel, siyasi koşullardan bağımsız değerlendiremeyeceğimizi daha iyi fark ettim. Bu bağlamda çalıştığım konu çok nev-i şahsına münhasır örneklerle karşılaşmamı sağladı. Mesele dil devrimi olunca, bazı yazarların söz konusu toplumsal koşullara kendilerini fazlaca kaptırıp öztürkçe kelimelerle biraz komiğe kaçan şiirleriyle, yazılarıyla karşılaştım. Oysa Sabahattin Ali ya da Nazım Hikmet gibi kimi yazarların ise bu rüzgâra kapılmadan kendi estetik anlayışlarını koruduklarını gördüm.

Doktora sonrasında verdiğim dersleri de birlikte okuyabilme ve eleştirebilme pratiği üzerine kurguladım. Metinlere, dönemlere daha önce bakılmayan açılardan bakabilmeyi, sorulmamış soruları sorabilmeyi İstanbul Şehir Üniversitesi’ndeki birbirinden akıllı, değerli öğrencilerimle birlikte tecrübe etmeye çalıştık.

Akademik yolculuğumun kendi yazarlık tecrübemde metinlerimi, öykülerimi yazarken ayrıntıların önemini, farklı damarları birlikte, iç içe örebilme yetisini kazandırdığını söyleyebilirim. Bir öyküyü yazarken kendime ket vurmamaya çalışsam da öykünün edebiyat araştırmacılarınca yıllar sonra nasıl algılanacağı, bugünün toplumsal koşullarıyla ilgili nasıl çıkarımlarda bulunabileceği öngörüsünün bazen sınırlayıcı bir etkisi olduğunu da söyleyebilirim.

Bugünkü Öykücülüğümüzün Üzerinde Hâlâ Güçlü Bir ‘50 Kuşağı Etkisinin Olduğu Söylenebilir 

Türk öykücülüğünün aktüel durumundan bahsedelim biraz. Türk edebiyatında kendilerine ayrı bir alan açmış ve ‘50 Kuşağı olarak anılan yazarların en üretken oldukları edebî tür öyküydü ve bu yazarlar dili ele alma biçimleriyle dikkati çekiyorlardı. Bugüne baktığımızda ise 2000’li yılların üretiminde öykünün nicelik olarak ciddi bir ivme kazandığı görülüyor. Özellikle ‘50 kuşağının mirasını bugünün öykücüleri ne ölçüde içselleştirdiler? Ayrıca yeni kuşak öykülerinde ne anlatıyor? Öykü türünün yarattığı imkânlar dâhilinde nasıl teknikler deniyorlar? Bugünün öne çıkan isimleri kimler?
Bugünkü öykücülüğümüzün üzerinde hâlâ güçlü bir ‘50 kuşağı etkisinin olduğu söylenebilir. Ferit Edgü, Leyla Erbil, Vüsat O. Bener, Bilge Karasu, Feyyaz Kayacan, Yusuf Atılgan, Onat Kutlar, Tomris Uyar, Sevim Burak gibi yazarların dili kullanma, dille oynama, dili eksiltme biçimlerinin günümüz yazarlarınca içselleştirildiğini ve onların bu kazanımlar üzerinden yol aldığını söylemek mümkün görünüyor.

‘50 kuşağının üzerinde hemfikir olduğu tavır, ne yazdığından ziyade nasıl yazdığıydı. Bu mirasın üzerine ‘70’lerde Mustafa Kutlu ve Rasim Özdenören etkisini ve ‘90’ların getirdiği yenilikleri de hatırlamak gerekiyor.

Günümüz öykücülerinin bazıları anlatının odağına dili koyuyor, bazıları oyun’u, bazıları da asıl meselenin hikâye olduğunu hatırlatan öyküler kaleme alıyor.

‘90 öncesinde öykü, romana geçerken bir ara tür, bir “sıçrama tahtası” iken ‘90’larla birlikte öykü, genç yazarların çıkışlarını yaptıkları ama terk etmeyip sürekli geri döndükleri, sahiplendikleri yuvalarına dönüştü. Bugün de bu tavır artık yerleşik bir hâl aldı, hatta edebiyat eleştirmenleri, Türk edebiyatının geleceğini öyküde öne çıkan isimlerin belirleyeceği noktasında hemfikirler. Günümüz öykücülerinin bazıları anlatının odağına dili koyuyor, bazıları oyun’u, bazıları da asıl meselenin hikâye olduğunu hatırlatan öyküler kaleme alıyor. Ayrıca yine ‘90 sonrasından günümüze öykücülerin, dil devriminin yarattığı dildeki ikili, eski-yeni kelime karşıtlığını hiç üstlerine almadıklarını, kelimeleri kökenlerinden bağımsız bir şekilde kullandıklarını, bu sayede örneklerini ‘50 kuşağında ve sonrasında da gördüğümüz bazı yazarların “takıntılı” diline karşın çoğulcu, zengin, çağrışımlı, çok daha özgür, güçlü bir dil evreni ve üslûp kurabildiklerini görebiliyoruz. Öykünün niteliğinin gelişmesinde, genleşmesinde ideolojik yönelimlerinden bağımsız, yazarların dilde yaptıkları sûlhun çok kritik bir etkisi olduğunu düşünüyorum.

Bütün yazarların hepsini yakından takip edemiyorum ama severek okuduğum yazarlardan Ayfer Tunç’u, Faruk Duman’ı, Mustafa Şahin’i, Emin Gürdamur’u, Gamze Arslan’ı, Abdullah Harmancı’yı, Gülşen Funda Çelik’i, Birgül Oğuz’u anabilirim.

Annelik yazarlık deneyiminizi ne şekilde etkiliyor?
Zor bir soru bu. Annelik, vericilik üzerine kurulu bir zanaat ve sanat. Yazarlık da sizden tüm enerjinizi, dikkatinizi, iştiyakınızı ona teslim etmenizi istiyor. O zaman ne yapacaksınız? Eğer zamanınızı, işlerinizi düzenleyebiliyorsanız bu bölünmüş saatler arasında yine de tam anlamıyla olmasa da hem çocuklarınıza yeterli ilgiyi gösterebiliyor hem de yazılarınızı yazabiliyorsunuz. Fakat, korona virüsünün hayatımıza yerleştiği son bir buçuk yıldır tüm düzenler alt üst oldu malum, bu süreçte deneme türünde yazılar yazabilsem de öykünün bana akan yollarının tıkandığını hissettim, bir buçuk yıldır çok az öykü yazabildim.

Annelik ve yazarlık arasında, zamanın çekişmeli ilişkisinin dışında önemli bir yanına da değinmek isterim. Tüm zorluğuna, meşakkatine rağmen, üç ayrı bireyin doğumundan yetişkinliğine tanıklık etmek inanılmaz öğretici bir süreç. Kaldı ki, sadece benimle değil, çocuklarımın birbirleriyle ve babalarıyla ilişkileri, buradaki dinamikler, sevgi, kıskançlık, yarış, kavga, barış anları da inanılmaz öğretici. Bu sayede kendimi, insanı daha iyi tanıyorum; hep birlikte büyüyor, öğreniyor, değişiyoruz. Bir ırmağın ortasında eşimin elini sırtımda, çocuklarımın elleri ellerimde tutuşmuş duruyoruz. Ayaklarımın altındaki kaygan taşlara böyle mukavemet edebiliyorum. Aksi hâlde hayat, taşları eteklerine doldurup kendini suya bırakmaya da zorlayabilirdi, sevgili Woolf gibi…