Çimen Günay Erkol röportaj görseli

İslami romanların ayırt edici özellikleri nedir? İlk örnekleri 1960’ların sonundan itibaren ortaya çıkmaya başlayan bu romanlar neden  ‘hidayet romanı’ adını alıyor? Bu romanlar ortaya çıktıkları dönem itibariyle Türkiye İslamcılığı için ne tür işlevler yüklendiler? Özellikle erken dönem İslami romanların İslamcıların kimlik inşa süreci üzerindeki kültürel etkisi nedir?
Hidayet romanları, İslam’a uygun yaşayışı vazeden, didaktik bir tarzda yazılmış ve İslami değerlere ters düşen düşünce ve alışkanlıkları eleştiren romanlardır. İslami roman tanımı olarak bu tip bir didaktisizmi tanım olarak kabul edeceksek eğer, evet bu romanlar İslami romanın ilk örnekleri sayılabilirler. Hidayete erme ile sonuçlanacak bir ‘bildung’ (kültürel inşa) anlatısı var bu romanlarda, bu nedenle hidayet romanı olarak adlandırılıyorlar; aslında bir tür bildungsroman(büyümeyi konu edinen roman) da diyebiliriz bu romanlara. En popüler örnekleri 1967’de yayımlanan ve “ideal Müslüman” ile “dejenere batılılaşmış tip” şeklindeki karşıtlığın kurulduğu Minyeli Abdullah (1967) ve onu izleyen Huzur Sokağı (1969).

Hekimoğlu İsmail 1957’de İslam’a yönelmiş, romanının yayımlanıp büyük ilgi görmesinden beş yıl sonra da astsubaylıktan ayrılmıştır. Şule Yüksel Şenler de gazeteciliğe başlamasını takiben 1965’te İslam’a yönelir. Kendi yaşam öykülerinden de hareketle, Hekimoğlu ve Şenler, bu romanları bir tür İslami kimlik inşa etme işlevi ile donattılar. Yüklendikleri misyon, şehirli, modern ve Batılı olan yaşamları, çepere itilen İslami yaşamlar karşısında konumlandırmak ve İslami yaşamlarla yeni bir merkez tanımlamaktı. Bu yeni tanım çabasının sadece üstyapısal olmadığını, altyapısal unsurlarla da desteklendiğini görürüz. Bu anlamda, hem Minyeli Abdullah’ın başkarakteri Abdullah’ın hem de Huzur Sokağı’nın başkarakterlerinden Bilal’in ağır sanayi şirketlerinin patronları olmaya doğru gelişmeleri önemlidir. Dolayısıyla romanlarda İslami kimlik inşa süreci aynı zamanda bir sınıf atlama süreci olarak sunulmaktadır.

Dönemlerinin çok satanları olmuş bu romanlar, çeşitli efsanelerle de magazine konu olmuştur. Hekimoğlu’nun fakirlikten romanı çöpten topladığı kağıtlara yazdığı söylenmiş; Huzur Sokağı 1970’te Birleşen Yollar adıyla sinemaya uyarlandığında, başroldeki Türkan Şoray’ın romandan çok etkilenerek örtünmeye karar verdiği konuşulmuştur. Popüler kültüre de etki eden bu yönleriyle her iki roman da dönemin arayış içindeki gençleri için İslam’a dönerek kimlik inşa etme gibi bir çıkış önermiştir. Bu romanların popülerliği, yazar olarak yıllarca roman türüne mesafeli duran İslamcıların romanın bir edebi tür olarak kimlik inşa sürecine en fazla etki edebilen unsurlardan biri olduğunu fark etmelerine neden oldu. Gençlerin bu romanlardaki kurmaca kişileri rol modelleri olarak benimseme potansiyelinin keşfi, edebiyatın popüler gücünün fark edilmesi anlamına geliyor. Bu romanlar bu kültürel etkinin keşfedilmesini sağlamış oldular.

Erken dönem İslami romanlar ile özellikle 1990’ların ikinci yarısında gördüğümüz anlatılar, roman karakterlerinin toplumsal ve siyasal hayat karşısındaki tutumları ile söylem pratikleri açısından ne şekilde farklılaşıyor? Eğer bu iki dönem romanları arasında anlamlı bir farklılık ayırt ediyorsanız, bu fark, Türkiye İslamcılığındaki nasıl bir değişime tekabül eder? İslamcılığın kültürel seyrini bu romanlardan hareketle okuyabilmek mümkün mü? 

1990’larda sonu İslamcı erkeklerin ve İslamcı patronların eleştirisine çıkan bir yolun yürünmeye başlanmasını önemli buluyorum.

1990’larda İslamcılar sermaye birikimini sağlamış, siyaseten güçlenmiş, 1995’te Refah Partisi ile iktidar ortağı olmuşlardı. 28 Şubat 1997’de gerçekleşen müdahale ile siyasette yeni bir kırılma yaşandı. 1990’ların popüler romanları olarak öne çıkan Mehmet Efe’nin Mızraksız İlmihal’i (1993) ve Halime Toros’un Halkaların Ezgisi’ne (1997) baktığımızda, biri 28 Şubat’tan önce diğeri sonra yayımlanan bu iki romanın da kendilerinden önceki İslamcı kuşakla bir tür hesaplaşmaya girdiğini görürüz. Hidayet romanlarının aksine, varılacak bir hidayet noktasına doğru ilerleyen romanlar değildir bu romanlar.

Daha çok modern dünyada İslam’a uygun yaşamak için kendilerini sürekli sorgulayan, bu uğurda sadece kendilerini değil, ailelerindeki ve yanlarındaki kişileri de eleştiren daha derinlikli karakterler çizilmiştir. Hidayet romanlarında başı açık bir kadının örtünmeye karar vermesi bir çeşit sondu; artık örtülü olmak o kadar da işin bittiği anlamına gelmiyor. Bir başka deyişle, siyah ve beyaz karşıtlığının basitliğinden, grilerin arasına doğru ilerliyoruz 1990’lardaki romanlarda. Müslüman kitle kültürünün tekdüze bir gerçekliği olmadığını ortaya koyan bu romanlarda Müslüman erkeklere önemli eleştiriler yöneltilir, üniversitelerdeki başörtüsü mücadelesi irdelenir ve kadın-erkek ilişkilerinin gerilimleri konu edilir.

1960’larla 1990’lar arasındaki en önemli fark, 1990’lardaki romanların daha dünyevi bir bildungu konu etmesi ve İslami kültürün modernleşmenin karşısına değil, tam içine yerleştirilmesidir. Romanlar dile getirdikleri ideolojik ve siyasi unsurlardan ibaret değiller; dolayısıyla bu metinlerden Türkiye’de İslamcılığın seyrini okumak ne derece mümkün veya anlamlı emin değilim, ama 1990’larda sonu İslamcı erkeklerin ve İslamcı patronların eleştirisine çıkan bir yolun yürünmeye başlanmasını önemli buluyorum. Kendi özeleştirisini mümkün kılan bir İslamcılık kültürel olarak ayrı bir yol açmıştır.

Biliyoruz ki hidayet romanları, dönemin muhafazakâr ailelerinin evlerinde, kitaplıkların raflarında yer etmişti. Birçok genç ilkokulda, lisede bu romanları okumuştu. Kabul ederek ya da çatışarak hayatlarının ileri dönemlerinde bu romanları hatırladılar. Peki, günümüzde İslami romanların gücü ve etkisi nedir?  Özellikle 2000’li kuşakların hidayet romanları tarzı edebi ürünlerden etkilenme imkânı hala var mıdır? Ya da 80’lerin ve 90’ların hidayet romanlarının toplumsal ve edebi işlevini bugün gören kültürel araçlar mevcut mudur?
Huzur Sokağı Türk edebiyatının en çok satan kitaplarından biri. Uğur Çalışkan ile birlikte hazırladığımız makale için bu kitabın kaç baskı yaptığını kontrol ettiğimizde, 2014 itibarıyla 110. baskısına eriştiğini görmüştük. Günümüzde ona yaklaşacak bir örnek bulmak zor; zira artık internet var ve popüler ilgiye mazhar olmanın yolu basılı kitapların ötesine geçmiş, sanal aleme taşmış durumda.

Günümüzde hidayet romanlarına benzer şekilde açık bir didaktisizm barındıran romanlardan çok, mesajlarını satır aralarından veren, mesaj vermeyi çok da umursamayan, hatta açıktan mesaj verme pratiği ile dalga geçen romanlar var. Dolayısıyla bugün İslami romanların bir kimlik inşa gücü varsa eğer, bu karmaşık çerçeve içinde ve ancak diğer romanlar kadar vardır. Zamanında romanların üstlendiği toplumsal işlevi şimdi dizilerin, sosyal medyanın, sanal dünyanın üstlendiğini düşünüyorum. Çeşitli dizilerin, sosyal medya mecralarında yürütülen sohbetlerin, vloglar ve benzeri oluşumların giderek romanların toplumsal işlevine benzer bir işlevi yerine getirdiği kanaatindeyim. Cep telefonlarından erişilmeyen şeyler bugünün gençliği için eski moda olmaya başladı.

1960’lardan 28 Şubat’a Cemaati Romanlarla İcat Etmek: Siyasal İslamın Popüler Tezahürleri’ makalenizde Halime Toros’un ‘Halkaların Ezgisi’ romanından bahsederken ‘Birinci kuşağın kültüründen Nisan’ın bulduğu çıkış yolu, geçmişin kültürel mirasıyla büyülenme kapasitesidir.’ diyorsunuz. Sizden bunu biraz açmanızı istiyoruz.  1990 sonrasının İslamcıları halkın geleneksel İslami kimliğine, yani bu kültürel havzanın ürettiği İslâm’a ve yerel olana nasıl bakıyorlar? 1990 öncesinin İslamcılığıyla karşılaştırılırsa anlamlı bir fark ayırt etmek mümkün mü?
Uğur Çalışkan ile birlikte hazırladığımız bu makalede, İslamcı kuşaklar arasındaki iletişimi mesele edinen romanları ilginç bulduğumuz için hidayet romanları ile birlikte tartışmaya katmıştık. Ben bu sorunuza cevap olarak roman üzerine fikrimi belirtmekle yetineyim; 1990 sonrası İslamcılara ilişkin topyekün bir değerlendirme için, bu alanın içinden çalışmalar yürüten biriyle bu sorunun tartışılması daha yerinde olur. Halkaların Ezgisi’nde geleneksel kültürel kodlarla modern dünyanın kültürel kodlarının yanyana geldiği bir dünya var. Bu karşılaşma, örtünme, kadın-erkek ilişkileri, evdeki roller gibi konuların mukayeseli bir bakışla ele alınmasını sağlıyor.

Diğer bir deyişle, “eskiden nasıldı?”, “şimdi nasıl?” soruları eşliğinde bir yola çıkıyor okur bu romanda. Nisan kendi yaşamında değişen, farklılaşan şeyler olduğunun farkında ve bu değişikliklerle kendi yaşantısını inançlı bir Müslüman olarak sürdürebilmenin yollarını arıyor. Geçmişi, ailesinden ona aktarılan değerlerle birlikte sahipleniyor ama aşmak istediği bazı engellerin de bizzat bu değerler tarafından üretildiğini görüyor. Dolayısıyla, bu roman kadın özgürlüğü meselesini çok ince bir yerden konu ediniyor ki bu mesele, belki de ülkemizde romanın başlangıcından beri yazarların işlediği bir meseledir. Sorunuza 1990 öncesi ve sonrasının İslamcılığını karşılaştırarak geniş tabanlı bir cevap vermem mümkün değil; zira bu konunun uzmanı değilim, ama bu romanda kuşak farklarının anlamlı bir tartışmaya denk düştüğünü söyleyebilirim. Nisan, Osmanlı’da romanın ortaya çıkışından beri ele alınan kadın özgürlüğü meselesinde, özgürlüğünü talep eden ve bunun önündeki engellerin bazılarının kendi kabullerinden kaynaklandığını da acıyla fark eden bir kadın karakter olarak ayrıksı bir yerde durmaktadır.

1990’ların ikinci yarısında ortaya çıkmaya başlayan sorgulayıcı İslami romanların İslamcılığın kitle kültürünü içeriden eleştirerek öncekinden farklı toplumsal tiplerin de İslamcılığa dâhil edilebileceği, daha heterojen bir toplumsal-kültürel formasyonun oluşmasını sağladığını vurguluyorsunuz. Peki, şunu soralım: Genel olarak Müslüman bir kitle kültürü yaratma mücadelesine dönük ciddi bir eleştiri kapasitesine sahip bu romanlar İslamcılar arasında ne şekilde yankılandı? Bu romanlara yönelik tepkiler nasıldı?

Olumsuz eleştirilere rağmen bu romanları muhabbetle sahiplenen çok geniş bir kitle var.

Mehmet Efe’nin Mızraksız İlmihal romanını tanıtan bir YouTube videosunun altında “İslami edebiyatı hidayet romanı çizgisinden çıkaran kitap” şeklinde bir övgü cümlesi okuduğumu hatırlıyorum. Bu kitaba yönelik yorumların pek çoğunda bu övgünün farklı şekillerde ifade edildiğini görmek mümkün. Kült bir kitap olarak adlandırılıyor. Genç okurlar tarafından çok muhabbetle karşılanan bir yapıt. Kadın okurlardan da Halime Toros’un Halkaların Ezgisi’ne yönelik benzer övgülerle karşılaşmıştım.

Ama siz tepkiler derken olumsuz eleştiriler manasında soruyorsunuz sanırım. Ahmet Kekeç, Mehmet Efe ve Halime Toros’un romanlarına ek olarak kendi romanı Yağmurdan Sonra’yı da ele alan ve bu üç romanı da “bizi hidayetten uzaklaştırıyor” diye olumsuz bir tonda değerlendiren bir yazıya gazetedeki köşesinden cevap vermiş ve Yağmurdan Sonra’yı bir tür özyaşamöyküsü gibi okumaya çalışan bu eleştiriye sitem etmişti. Muhtemelen bu tekil bir örnek değildir ve bu yazarların bir tür “hidayetten sapma” yaşamış, romanlarında da bu nedenle bunalımlı kişileri konu etmiş yazarlar olarak adlandırılmaları gerçekleşmiştir. Türkiye’de eleştiri bu özyaşamöyküsel eşitlikleri kurmaya ne yazık ki hızlıca gönül indirebiliyor. Bu tip olumsuz eleştirilere rağmen bu romanları muhabbetle sahiplenen çok geniş bir kitle var.

Türkiye İslamcılarının kendi kişisel tarihlerine ve deneyimlerine eleştirel bir gözle bakmasında 28 Şubat 1997 sürecinin ne ölçüde etkisi olmuştur? 28 Şubat, İslami romanlarda yankısını nasıl buldu?
28 Şubat’ın romanlardaki yankısı üzerine bir şeyler söyleyebilirim ama ilk sorunuzun cevabını Türkiye’de İslamcılık konusunda uzman olan birinden almak gerek. Ben doktorada 12 Mart askeri darbesini izleyen yıllarda yazılan tanıklık romanları üzerine çalıştım ve daha sonra da 60, 71, 80 ve 1997’deki askeri darbelerden sonra yazılan romanları konu edinen bir proje yürüttüm. Askeri darbelerin ardından döneme tanıklık romanları yazılıyor ve ne yazık ki darbeler Türkiye’de sıklıkla tekrar ettiğinden bu romanlar “askeri darbe romanları” adıyla ayrı bir alt grup oluşturacak kadar fazla sayıdalar. 28 Şubat’ın romanları diğer askeri darbelerle kıyaslandığında sayıca çok fazla değil; bu anlamda belki de 28 Şubat hala yazılmayı bekliyor.

Orhan Pamuk’un 2002’de yayımladığı Kar, 28 Şubat romanı dendiğinde ilk akla gelen örneklerden. Cüneyt Ülsever’in Hacı adlı polisiyesi de 28 Şubat’ı Anadolu sermayesinin engellenmesi olarak değerlendiren bir yapıt. Bu romanlar 28 Şubat’ı konu ediniyorlar ama İslami romanlar değiller elbette. Başörtüsü üzerindeki baskılar nedeniyle kadın yazarların dönemin atmosferini konu etmek konusunda özel bir ilgisi var; İslami romanlardaki yankı deyince 28 Şubat’ın kadın yazarlardaki etkilerine bakmak gerekir. Cihan Aktaş’ın Bana Uzun Mektuplar Yaz (2002) ve Seni Dinleyen Biri (2007), Yıldız Ramazanoğlu’nun İkna Odası (2008) romanları ve Fatma Barbarosoğlu’nun Hiçbiryer (2004) romanı baskı ortamının insanlar üzerindeki etkilerini konu edinmiştir.

Yazarları genellikle erkek olan 1980’lerin İslami romanlarında hidayete erdirilip örtünmeleri sağlananların özellikle modern, zengin ve güzel genç kızlar olduğu görülüyor. İslamcı erkeklerin modern kadınları romanlar yoluyla da olsa fantazmagorik bir biçimde elde etmelerinin oldukça çarpıcı olduğunu düşünüyoruz. Bu tespitten hareketle İslamcı aydınlarda, kültürel muarızları olarak gördükleri Batıcıların modern hayatına karşı örtük bir arzu olduğunu söyleyebilir miyiz?
Bu psikanalitik “örtük arzu” yorumlarını ben de eğlendirici bulmakla birlikte, kısayollara biraz temkinli de yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. “Örtük arzu” ifadesi ancak ikili karşıtlık sahnesinde rolünü hakkıyla oynar; İslamcı aydınlar ve modern hayat bu türden bir ikili karşıtlık mıdır emin değilim. Hem İslamcı aydınlar ifadesinde hem de modern hayat ifadesinde bir genellemeye yaslanıyoruz, hangi İslamcı aydın, hangi modern hayat? Ancak tektipleştirilmiş bir İslamcı aydın ve onun karşısına yine tektipleştirilmiş bir modern hayat koyarsak bu “örtük arzu” denklemi işler diye düşünüyorum, bu nedenle ben çekimserim bu konuda.

Modern ve zengin hayatın İslam uğruna terk edilmesi, bunun bir bildung hikâyesi ile süslenmesi romantik bir kurgu. Bu romantik kurgunun merkezine erkek karakterleri yerleştiren ve onların peşinden gidilerek ancak doğru yolun bulunacağını iddia eden kurguları illa psikanalitik bir açıdan yorumlayacaksak, narsisizm kavramı daha çok iş görür bence. Erkeklerin narsisizmi, Türk edebiyatında çalışmak için çok verimli bir konu.

90’ların eleştirel romanlarının Müslüman bir kitle kültürü için aranan özün yalnızca ‘Asr-ı Saadet’ten değil bu dünyadan, gündelik olandan da devşirilebileceği tezini öne sürüyorlar. Ayrıca, ilk kuşak İslamcı aydınların, Batılılaşma ve kozmopolit bir şehir hayatını sorumlu tuttukları toplumsal kirlenmenin asıl sorumlusu 90 sonrasının İslamcı aydınları için öncü kuşağın inşa ettiği kitle kültürü ve kurumlar. Bu tespitleriniz aslında İslamcılık içindeki çok ciddi bir yarılmayı da yansıtıyor.  Peki, ikinci kuşak diyebileceğimiz İslamcı aydınlar bu düşünsel menzile nasıl eriştiler?  Yüz yüze geldikleri hangi çıkmazlar, gerçekler ve zorunluluklar 90 sonrasının İslamcı aydınlarını hayali cemaatlerinin aslında pek de hayallerindeki gibi olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda bıraktı? 

Hayali cemaatler”in kendi kurgularımızdan ibaret olduklarını fark etmek, o zamana kadar üzerinde yükseldiğiniz zeminin ayaklarınız altından çekilip alınması anlamına geliyor; yönetmesi çok zor bir kırılma bu.

Her nesil bir öncekinden özgürlük konusunda daha talepkâr, bir nesilden diğerine değişen şey bu talebin artması diye düşünüyorum ben. Bazı şeylerin hayallerdeki gibi olmadığını fark etmeye “büyümek” diyoruz; Türkiye’de her nesil kendisini memleketle çarpışa çarpışa büyütüyor. İslamcı gençler için de durum biraz böyle. 90 sonrası politik iktidarın ortağı olmayı deneyimlemiş, ama bu pozisyondan beklentileri nedeniyle hayal kırıklığına uğramış bir 28 Şubat nesli var. “Hayali cemaatler”in kendi kurgularımızdan ibaret olduklarını fark etmek, o zamana kadar üzerinde yükseldiğiniz zeminin ayaklarınız altından çekilip alınması anlamına geliyor; yönetmesi çok zor bir kırılma bu. Buna sebep olan tek bir olay, tek bir kişi var diyemeyiz; iktidarın ve gücün ele geçirilmesi, paylaşılamaması, sermaye birikiminin artması ile birlikte insanların farklı odaklara savrulması, tüm dünyada kişisel özgürlüklerin artması yönündeki taleplerin de yükselmesi karşısında yaşananların toplu etkisidir.

Peki, sorgulayıcı İslami romanlarda Hidayet romanlarına ilişkin ne tür eleştiriler var? Ayrıca ne tür çözümler öneriyorlar? Özellikle geleneksel kadın rolünün yeniden üretilmesine dair eleştiriler söz konusu mu?

Sorgulayıcı İslami romanlarda çözümsüzlüğün içinde hayatın devam ettiği vurgusunu görüyoruz.

Hidayet romanlarının didaktisizmi ve öğreten-belleten tavrı bir tür dönüşüme uğruyor bu romanlarda. Aslında bir paradigma değişimi yaşanıyor ve yazarın öğretici sesi kısılıp, roman karakterlerinin kendi hikâyeleri içinden konuşmaları daha belirgin hale getiriliyor. Bu hidayet romanlarına özgü bir dönüşüm değil. Zaten roman türünün oluşumu içerisinde bunun bir tarihi var; bir roman tekniği olarak yıllar içinde anlatıcı sesin kısılması, ders verir tondan çıkmasını gözlemliyoruz. Hidayet romanlarını takip eden İslamcı romancılığın gelişmesi de bu çizgiyi izliyor. Anlatıcı sesin öğretici tavırdan uzaklaşması, onu romanın mesajlarına karşı da mesafelendiriyor. Dolayısıyla bu teknikteki değişim şunu da getiriyor: bir çözüm önererek bitmiyor bu romanlar. Çözümsüzlüğün içinde hayatın devam ettiği vurgusunu görüyoruz daha çok. Kimi romanlar daha karamsar kimileri ise daha iyimser bir gelecek çizerek, yolun sonunu açık bırakıyorlar.

Hidayet romanlarındaki basmakalıp iyi-kötü çatışması yerine daha gri alanlara yöneliyor bu romanlar. Geleneksel kadın rolünün yeniden üretilmesi konusuna gelince, aslında kadın yazarların giderek erkek narsisizmi meselesi hakkında seslerini yükselttiklerini görüyoruz yazdıklarında. Hidayet romanlarından farklı olarak, erkeğin yol göstericisi olduğu bir maneviyat fikrinin sorgulanmaya başlandığını görüyoruz. Bu kadın edebiyatında ayrı bir damarı oluşturuyor.

1990’ların İslamcı romancıları nasıl bir İslami cemaat ve kitle kültürü tahayyül ediyorlardı? Bu kitle kültürünün nereden devşirilmesini öneriyorlardı?
Biraz daha karma bir odağı var bu kitle kültürünün artık, onlar da bunu söylemeye çalışıyor. Modernizm ve İslam hidayet romanlarının çizdiği haliyle iki zıt kutup değil; bu zıt kutuplar mantığından hareketle siyah/beyaz bir kötüler/iyiler paradigması çıkmayacağını gören, makro bakışın değil mikro bakışın daha zenginleştirici olduğunu göstermeye çalışan romancılar yetişiyor 1990 kuşağından. Artık devşirdiğimiz her şeyle birlikte kendimizin de bir parça karşıya etki ettiğini, birine etki ederken burada hemen her zaman çift yönlü bir ilişki kurulduğunu söylemek mümkün hale geliyor. Bu çift yönlü düşünme nedeniyle, bu cemaat tahayyülü biraz daha eleştirel düşünceye açık ve bu nedenle, tahayyül edilen kitle kültürü de gerektiğinde kendi öz eleştirisini yapabilen, öteki ile empati yapabilen, dünyanın çok daha farkında bir İslami kültür.

20 yıla yaklaşan Akp iktidarı, Türkiye İslamcılığının bir kanadının iktidarla alabildiğine sınandığı ve bununla ilişkili birçok değişimin İslamcıların/Müslümanların hayatını kuşattığı bir tarihsel kesiti oluşturuyor. Bugünün İslami söylem pratiklerine baktığınızda Türkiye İslamcılığının yaşadığı dönüşüme ilişkin 2002 öncesinden farklı olarak neleri ayırt etmek mümkün?
Ben siyaset bilimci değilim, Türkiye İslamcılığı konusunda uzman değilim. Bu soruya ancak kendi çerçevemden cevap verebilirim. İnsanlar hızla eleştirdikleri şeye dönüşebiliyor ve vaktiyle şikayetçi oldukları şeyleri kendileri yaptıklarında bunda şikâyet edilecek bir şey görmeyebiliyorlar. Gücü eline alan etrafında yarattığı etkiyi önemsiyor ama gücü elinde tutmanın ona nasıl etki ettiğini görmez oluyor. Bu 20 yıla yaklaşan AKP iktidarı ile de deneyimlediğimiz bir durum. Bugün söylem pratiklerine baktığımızda İslamcı/Müslüman ayrışmasının giderek daha belirgin bir hal aldığını söylemek mümkün. Bu sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada zaten var olan bir çatlaktı; bugün artık iyice derinleşti.