Yürürlüğe girdiği tarih olan 1 Ağustos 2014’e, 6. yıl dönümüne yaklaşılırken İstanbul Sözleşmesi Türkiye’de, Sözleşme karşıtı söylem, iktidar mensuplarınca desteklenerek gündemin üst sıralarına taşındı. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın hedef göstermesiyle başlayan tartışma tırmanarak bu boyuta kadar geldi. AK Parti’nin Merkez Yürütme Kurulu (MYK) Üyesi Numan Kurtulmuş, “usulüyle imzalandığı gibi aynı şekilde usulüyle imza çekilir” sözleriyle uzun süredir yürütülen karalama kampanyasına iktidarın destek verdiği kanaati yarattı toplumda. Akabinde pek de alışıldık olmayan biçimde 15 Temmuz tarihli MYK toplantısının, İstanbul Sözleşmesi maddesini de içeren gündemi basına sız(dırıl)dı. Anılan toplantıya ilişkin basına yansıyan bilgiler, AK Parti kurmayları arasında Sözleşme aleyhine ve lehine iki farklı görüşün ortaya çıktığı ve İstanbul Sözleşmesi hakkındaki kesin kararın 5 Ağustos’ta yapılacak MYK toplantısında verileceği yönündeydi. Ve yine resmî açıklama olmayıp kulis bilgisi olarak verilen haberlere göre AK Parti Genel Başkanı olarak MYK toplantısını yöneten Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Sözleşme’ye tepki var. Uygulama hatalı. Halkın sesine kulak vermeliyiz” cümleleriyle değerlendirerek nihai kararın bir sonraki toplantıya bırakılmasını gerekli görmüştü. İstanbul Sözleşmesi’nin 6. yıl dönümü, ülke gündeminin üst sıralarına yerleşen Sözleşme’den ‘çekilme’ tartışmalarıyla geçti. Fakat beklenen toplantı gerçekleşmedi ve ilgili karar, ilan edilmeyen bir tarihe ertelendi. Ancak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti’nin 19. kuruluş yıl dönümünde İstanbul Sözleşmesi tartışmalarına da yer verdi. Erdoğan, “tartışmalara nokta koymak gerektiğini düşünüyorum” sözlerine yer verdiği konuşmasında İstanbul Sözleşmesi karşıtlarına yönelik cahiliye ahlakı benzetmesiyle bir nevi örtük eleştiri getirdiği için iktidarın imza çekme ihtimali kalmadığı düşünülebilir. Öte yandan ‘aileerkil’ toplum yapısı kavramı icadıyla Sözleşme’ye itirazları da görmezden gelmediğini vurgulama ihtiyacı duyması, dikkate değer. Özellikle “tercüme metinler yerine artık kendi çerçevemizi kendimiz belirlememiz gerekiyor” cümlesi tartışmanın şimdilik ötelendiğini düşündürüyor. Konuşmasının Sözleşme’ye ayırdığı ama adını anmaktan özenle kaçındığı bölümünde sözleri, son haftalarda giderek pervasızlaşan Sözleşme karşıtlarının AK Parti mensubu kadınlara ve kendi ailesine yönelik hakaretleri üzerine yoğunlaştığı ve Sözleşme lehine açık tavır almaması nedeniyle kararının, tansiyonu düşürmek amacıyla tartışmaları –şimdilik- soğutmak şeklinde yorumlanması gerçekçi olur.

“Türkiye’de artık kadın, siyasetin öznesi olmanın ötesine geçip siyasetin belirleyeni olma yolunda ilerliyor”

Kadın hakları ve kazanımları aleyhine yürütülen kampanyaların iktidar üzerinde etkili olmaya başlamasıyla birlikte ve özellikle son beş, altı yıldır sürekli yaşandığı üzere İstanbul Sözleşmesi’nden imza çekilme ihtimali şimdilik kaydıyla belirsiz bir tarihe ertelendi. Üstelik hedeflendiği kadar etkili ve iktidar açısından faydalı bir araç olmadığını, Erdoğan’ın yeni bir stratejik hataya imza atmakta olduğunu gösteren işaretler de var. Örneğin Erdoğan’ı tartışmalara nokta koymak gerektiği fikrine ulaştıran, karşılaştığı toplumsal dirençti kuşkusuz. Bağımsız kadın hareketinin güçlü direnci, iktidara yakın kadın örgütleri için olduğu kadar muhalefet partilerini destekleyen kadınlar için de İstanbul Sözleşmesi’ni savunmak yönünden ilham vericiydi. Bağımsız kadın örgütlerinin her kesimden kadına hitap eden bir söylem geliştirmesi üzerine bilindik kutuplaşma reflekslerinin aşınması sağlandı. İktidar partisi içindeki kadınlar, bağımsız kadın hareketinden ve örgütlerinden aldıkları cesaretle parti içinde sağlam bir duruş göstererek çıkan kararda etkili oldular.

Kadın hakları açısından en önemli kazanımlardan birisi olan İstanbul Sözleşmesi’nin yazım ve kabul aşamasında etkili olan kadın hareketi, bu defa da imzanın çekilmesini önlemek, hiç değilse bir süre erteletmek yönünde yeni bir başarı elde etmiş oldu. İktidarın kararını etkilemek dışında muhalefetin pozisyonunu şekillendiren de yine kadın hareketinin partileri etkileme başarısıydı. Hal böyle olunca öteden beri var olan ancak sistem değişikliğini getiren referandumdan itibaren belirleyiciliği giderek azalan dindar-seküler veya AKP-CHP kutuplaşması bir parça daha aşınmış oldu. Hem iktidar partisinden kopan yeni partilerin hem de iktidar içerisindeki kadınların ve eşitlik yanlısı erkeklerin, Millet İttifakı ve kadın sivil toplum örgütlerinin birbiriyle yakınlaştığı yeni bir aks oluştu Türkiye siyasetinde. İstanbul Sözleşmesi ekseninde oluşan bu yeni hattın ülke siyasetini nasıl etkileyeceği, iktidar partisinde iyice açığa çıkan çatlağın Cumhur İttifakı’na ne şekilde yansıyacağı soruları, merakla izlenecek konular haline geldi. İstanbul Sözleşmesi lehinde tutum alanların arasında dindar ve seküler kesimler bir arada ve aynı şekilde Sözleşme karşıtları da sadece dindarlardan oluşmuyor; o cephede de seküler gruplar var ve birlikte hareket ediyorlar.

İstanbul Sözleşmesi tartışmalarının geldiği bu aşamada denilebilir ki Türkiye’de artık kadın, siyasetin öznesi olmanın ötesine geçip siyasetin belirleyeni olma yolunda ilerliyor. İşte tam da bu nedenle AK Parti lideri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, siyasi hayatının en büyük hatalarından birisini, İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açmakla gerçekleştirmiş görünüyor.

İstanbul Sözleşmesi’nin Tarihçesi

Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile içi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi, imzaya açıldığı yer olarak İstanbul Sözleşmesi kısa adıyla anılır. Türkiye’nin Dönem Başkanlığında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi İstanbul’da toplandığı zaman imzaya açıldı. 11 Mayıs 2011 tarihindeki bu toplantıda, Sözleşme’yi imzalayan ilk ülke Türkiye oldu. Ve yine aynı yılın kasım ayında TBMM tarafından oybirliğiyle kabul edildi ve bir onay kanunu yayımlandı. İlk imzalayan ve ilk onaylayan ülke Türkiye, Sözleşme metninin hazırlanmasına katkı verdiği gibi aynı zamanda Konsey üyesi ülkelerin imza ve onay süreçlerini hızlandırabilmek amacıyla yoğun bir diplomasi gerçekleştiren ülkeydi de. Uluslararası bağlayıcı niteliği de olan Sözleşme’nin içeriğinin müzakereye açılması salt kadın hakları sorunu olmadığı gibi sadece bir iç politika meselesi olarak da görülemez. İmzalandığı tarihten bu yana geçen 9 yılda iktidar açısından değişenler ve toplumsal dokuda yaşanan farklılaşmalarla birlikte değişen diplomatik dengeler yönünden de izaha muhtaç olan böylesi bir siyasi gündemi çok uzun süre konuşmaya devam edeceğimiz açık. Sadece Türkiye değil Avrupa Konseyi üyesi farklı ülkelerde de benzer çekincelerle süren tartışmalarda dindar ve seküler grupların, sözleşme karşıtlığında birleşmiş olduğunu görüyoruz. Sözleşme üzerinde süren tartışmaların bağlamını, mümkün olduğunca doğru tespit etmek için ilkin Avrupa Konseyi tarihçesi hakkındaki bilgilerimizi tazelemek yararlı olabilir.

Avrupa Konseyi (AK), Türkiye’nin ikinci dünya savaşından sonra Avrupa’yla kurduğu ilk kurumsal bağı temsil etmektedir. Türkiye, Konsey’e kuruluşundan üç ay sonra Ağustos 1949’da davet edilmiş ve kurucu üyeleri arasında sayılmıştır. Avrupa Konseyi’nin kuruluş amacı savaş sonrası, ülkeler ve toplumlar arası ilişkilerin, insani ve hukuki çerçeveyle eşitlik üzerine kurulup, barışın toplumsal düzlemde de yeniden tesis edilmesiydi. Kapsamı ve çalışma şekli şöyle özetlenebilir: AK, savunma dışında hayatın hemen her alanını kapsayan konularda siyasi iş birliğinin yanı sıra, norm oluşturma, bunları kodifiye etme
(bütüncül yasal düzenleme yapma) ve denetleme olmak üzere her aşamada üye ülkeler arasında çeşitli düzlemlerde iş birliği öngören kapsamlı bir yapılanmaya sahiptir. Konsey, hükümetler arası kanat, parlamenter kanat ve yerel yönetim kanadı dışında 200’ü aşkın sözleşme ile bir sözleşmeler sistemini de içerir. Keza bütün taraf ülkelerin bireysel başvuru hakkını kabul ettiği yargı organı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başta olmak üzere, birçok denetim mekanizması bulunmaktadır.

Soğuk savaş yılları olarak isimlendirdiğimiz doğu ve batı bloku arasındaki kıyasıya rekabeti anlatan iki kutuplu dünya düzeni, askeri paktlar ile kurulmuş, siyasi ve hukuki çerçevesiyle taraf devletler için bağlayıcılık kazanmıştı. Ancak soğuk savaş döneminin sona erişi aynı şekilde gerçekleşmedi. Askeri, hukuki ve siyasi çerçeve oluşturulmadı. Bloklardan birisinin kendiliğindenmiş gibi görülen hatta gösterilen dağılışı, Avrupa Konseyi’nin kapsadığı ülke sayısının genişletilmesiyle, sisteme oturtulmaya çalışıldı. Sovyetler Birliği’nin dağılması aşamasında, yalnızlaştığı varsayılan doğu blokunun lokomotifi olan devlet, değişen ismiyle Rusya da AK üyeliğine kabul edildi. Avrupa Konseyi’nin Batı sistemi adına, Doğu Bloku’nu, tek başına teslim alması demekti bu çünkü tek yanlı bir kabul ile hukuki sistem ve siyasi çerçeve dayatılmıştı. Tek yanlı dayatmayla, NATO’nun başarısı ve Varşova Paktı’nın yenilgisi olarak resmedilen bu yeni düzen, doğu-batı kutuplaşmasını sona erdirmiş olsa da ortaya çıktığı varsayılan tek kutuplu dünya, yeni çatışmalar üretti. Batı kapitalizmiyle Doğu kapitalizmi arasındaki rekabete dayalı iki kutup sona ermişti evet ama gerçekten tek kutuplu bir dünya düzeni değildi ortaya çıkan. Doğu-Batı yerine Kuzey-Güney eksenli sürdü gerilim. İstanbul Sözleşmesi hakkındaki tartışmaları değerlendirirken bağlamı kurmak üzere düştüm bu notları. Bu konuya tekrar dönmek üzere şimdi Sözleşmenin hazırlık safhasına ilişkin gelişmelere değinmek istiyorum.

İstanbul Sözleşmesi, insan hakları hukukunun bir parçası olarak uzun süredir var olan bir ihtiyaca cevap vermiştir. İnsan hakları hukukunun başlangıcından günümüze değin kâğıt üzerinde yazılı haliyle bütün insanları içermesine rağmen, toplumların ve bireylerin hayatına aynı şekilde yansımadığı bilinir. Kadınların insan haklarından tam olarak yararlanabilmesi için yapılan çalışmalar sonucu Birleşmiş Milletler, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması (CEDAW) Sözleşmesi’ni 1979’da hazırladı. Türkiye ise bu sözleşmeyi 1985 yılında imzalayarak taraf ülkeler arasına katıldı. CEDAW Komitesince yapılan düzenli izlemeler, kadınlara karşı ayrımcılığın hemen her ülkede en yakıcı boyutunun şiddet olduğunu göstermişti. Kadınlara yönelik şiddetle mücadelenin ayrımcılıkların ortadan kaldırılması için en gerekli adımlardan birisi olduğu açıktı. Bu çerçevede pek çok ülke 1980 ve 90’lı yıllarda özel bir suç türü olan kadına karşı şiddet tanımlarını içeren yasalar hazırlayarak uygulamaya koymuştu. Ayrımcılık biçimlerinden birisi olan kadına yönelik şiddetin kaynağı olarak ise kadın ve erkek arasındaki hiyerarşi tespit ediliyordu.

Avrupa Konseyi’ni, İstanbul Sözleşmesi’ni hazırlamaya götüren süreç, dünyada o zamana kadar dikkate alınmayan, kadına yönelik şiddet olgusu hakkında farkındalığın yükselmesiydi, diyebiliriz kısaca. 1990’larda iyice görünür olan bu farkındalık, 2000’lerin başında Avrupa Konseyi’nde bir Görev Gücü kurulmasını sağladı. Avrupa Konseyi siyasi kanadı, Bakanlar Komitesinin kararıyla oluşturulan farklı ülkelerden sekiz kişilik bir uzman heyeti, üye ülkelerde kadına yönelik şiddet olgusunu inceleyerek bir rapor hazırladı. Türkiye’den, bir dönem komite başkanlığını da yürütmüş olan CEDAW üyesi Feride Acar’ın da içinde bulunduğu uzman heyetin raporu, AK tarafından kadına yönelik şiddetle mücadele konusunda yeni bir sözleşme hazırlanmasını öneriyordu. 2006-8 yıllarındaki incelemenin sonucu olan bu raporun önerileri, aynı yıllarda ev içi şiddet alanında benzer çalışma yürütüp benzer şekilde sözleşme hazırlanmasını öneren ekibin görüşleri ile bir aşamada birleştirildi AK tarafından. İki ayrı ekibin görüşleri doğrultusunda Avrupa Konseyi üye ülkelerin Dışişleri bakanlarından oluşan Bakanlar Kurulu harekete geçerek üye ülkelere kadınlara yönelik şiddet ve ev içi şiddetle mücadele amacıyla Sözleşme hazırlığı için müzakere heyeti oluşturulması çağrısında bulundu. ODTÜ Öğretim Üyesi ve CEDAW Komite üyesi Prof. Dr. Feride Acar, bu defa Türkiye Devleti tarafından sözleşmeyi hazırlayacak müzakere heyetinde temsilci olarak görevlendirildi. Sözleşme’nin yazım aşamasında diğer taraf ülkeler gibi Türkiye de heyetin çalışmasına katkı sunacak görüşler topladı. Akademiden, sivil toplum örgütlerinden ve ilgili kurum bürokratlarından, siyasi partilerden alınan görüşler müzakere heyetine iletilerek Sözleşme’nin yazım aşamasına katkı sunuldu. 2009-2011 yıllarını kapsayan bu çalışma sonrası Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetle Mücadele ve Bunların Önlenmesine Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi imzaya açıldı. 2011 yılında Türkiye, Avrupa Konseyi Dönem Başkanlığını yürütüyordu ve İstanbul’da yapılacak toplantıda imzaya açılması için yoğun diplomatik çaba sarf edildi. Bakanlar Komitesinde zamanın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu kadar AK Parlamenterler Meclisi’nde bulunan milletvekilleri de bu çalışmalar içinde yer aldı. Bugün Dışişleri Bakanı olan Mevlüt Çavuşoğlu da parlamenter kanatta diğer partilerden milletvekilleriyle birlikte İstanbul’da imzaya açılması için olduğu kadar Sözleşme’nin yazım aşamasında da temsilcimize destek vermişlerdi. Sözleşme, aynı yılın Kasım ayında TBMM tarafından onaylandı. Ve yine Sözleşme’nin öngördüğü biçimde 10 ülke onayladıktan sonra
1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiş oldu. Günümüzdeki tablo ise şöyle özetlenebilir: AK üyesi 47 ülkeden 45’i Sözleşme’yi imzaladı. Rusya ve Azerbaycan halen imzalamadı. İmzalayan ülkelerden 34’ü onayladı ve Sözleşme bu ülkelerde de uygulanmaktadır. 11 ülke onay aşamasını henüz tamamlamadı.

Türkiye ve diğer taraf ülkeleri böyle bir Sözleşme hazırlanmasında istekli kılan önemli bir gelişme ise Nahide Opuz davası hakkında, Avrupa Konseyi’nin hukuk kanadını oluşturan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince (AİHM) verilen karar olmuştur. Nahide Opuz, gördüğü şiddet karşısında iç hukuk yollarının tamamlanması üzerine bireysel başvuru hakkını kullanarak davasını 1998’de AİHM’e taşımıştı. Otuz altı kere şiddet şikayetinde bulunduğu halde kamu görevlileri ve yargı tarafından korunmamış ve fail kısa süreli gözaltılar ve yetersiz cezalarla salınarak, kadına yönelik şiddet suçuna karşı devlet görevini yerine getirmemiş, en son şiddet olayında Nahide Opuz’un annesi, kızını korumak isterken fail tarafından öldürülmüştü. Sonuncusu uzun süreli yoğun bakım tedavisi gerektiren şiddet eylemleri nedeniyle defalarca tıbbi tedavi görmek zorunda kalmış olmasına rağmen kolluk ve yargı tarafından etkin kovuşturma ve cezalandırmanın gerçekleştirilmemiş olması sözleşmenin hazırlanmasında etkiliydi. 2009 yılında AİHM, tarihinde ilk kez kadına yönelik şiddet suçuna ilişkin sorumluluğunu yerine getirmemekle bir devleti kusurlu bulmuştu. Türkiye’nin mahkûm olduğu bu karar tüm üye ülkeler için de emsal teşkil emiş ve özel mücadele yöntemleri geliştirilmesi gereğine ikna olmalarını kolaylaştırmıştı. Mahkeme kararı, kadına yönelik şiddet suçunu insan hakları ihlali kabul eden ilk hukuk metnidir de aynı zamanda ve devleti bu hak ihlalini önlemek konusunda doğrudan sorumlu kılmıştır.

“İstanbul Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Tarafından Altın Standart Olarak Tanımlanmıştır”

İçerik yönünden İstanbul Sözleşmesi, anılan mahkeme kararı doğrultusunda kadına karşı şiddeti bir insan hakları ihlali olarak tanımlar. Feride Acar’ın aktarımına göre Türkiye, Sözleşme’nin yazım aşamasında, o tarihe kadar var olan şiddetle mücadele yöntemlerinin daha iyisi için değil bu alanda yapılabilecek en üstün standartların belirlenmesi için bir siyasi irade ortaya koymuş ve müzakerecisini bu yönde teşvik ederek desteklemiştir. Dolayısıyla Türkiye, müzakere aşamasında toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesini, kadına karşı şiddetle mücadele yöntemlerinin temeline yerleştirmeyi savunan kanat olmuştur. O günkü siyasi irade kadına karşı şiddetle mücadeleyi engelleyen, şiddeti masum hatta meşru gösteren geleneksel ve kültürel alışkanlıkları değiştirmek ve bunlarla mücadeleyi kodifiye edecek görüşler oluşturmak yönünde de aktif ve katılımcı destek sunmuştur. Toplumsal cinsiyet kavramı, Sözleşme’nin 3. Maddesinde kadınlara ve erkeklere toplumun verdiği, uygun gördüğü roller olarak tanımlanır kısaca. Kadın ve erkek arasında hiyerarşi oluşturan, yani ast-üst ilişkisi kuran rol tanımlarının ayrımcılık ve eşitsizlik getirmesi nedeniyle eşitlik yönüne evrilmesi için bütüncül politikalar geliştirilmesiyle yükümlü kılar taraf devletleri. İstanbul Sözleşmesi’nin taraf devletlere yüklediği görevler 4 ana maddede şöyle sıralanır: 1- Şiddeti önle, 2- Şiddet mağdurunu koru, 3- Şiddet failini kovuştur, 4- Şiddeti ortadan kaldırmak için bütüncül politikalar geliştir.

Kadına yönelik şiddetle mücadele alanında dünya genelinde yapılmış olan farklı uluslararası sözleşmeler de olmakla birlikte Birleşmiş Milletler tarafından İstanbul Sözleşmesi, bu alanda ‘altın standart’ olarak tanımlanmıştır. Bu açıdan bakınca Türkiye’nin, sözleşme yazım aşamasında ortaya koyduğu en üst düzey standart geliştirilmesi yönündeki siyasi iradesi doğrultusunda bir şiddetle mücadele sözleşmesi inşa edilmiştir demek gerekir. İnsan hakları hukukunun en önemli tamamlayıcı parçalarından birini oluşturan İstanbul Sözleşmesi, tüm insanları, bütün bireyleri ayrımcılığa uğramaksızın şiddetten koruma görevini devlete yüklerken ayrımcılık odaklarını da teker teker sayarak, insan hakları hukukuna da ayrıca katkı sunmuş, en geniş ölçekli tanımı getirmiştir. Bütüncül politikalarla şiddete kaynaklık teşkil eden alışkanlıkların değiştirilmesi yanında ve aynı zamanda şiddeti önlemek için idari ve hukuki tedbirler alınmasını gerekli görmüştür. Şiddeti gerçekleşmeden önlemenin yanı sıra, şiddete uğrayan ve hayatta kalan kadını, tekrarlanma ihtimali olan şiddetten korumak için tedbirler de önerilir. Kadına yönelik şiddeti herhangi bir bahaneyle meşrulaştırmadan etkin kovuşturmayla failin yargılanmasını sağlamak da şiddetle mücadelenin gereği ve önemli bir parçasıdır. Ancak toplumsal farkındalığın geliştirilmesi ve toplumsal düzlemde şiddeti meşrulaştıran usul ve uygulamaların ortadan kaldırılması, şiddetin gerçek anlamda önlenmesi için gerekli görülen bütüncül politikaların bir parçasıdır, buna göre.

Biyolojik farklılıkların ast-üst ilişkisi getirmeyeceği, tek üstünlüğün takvada olduğu belirtilerek açıkça ortaya konmuştur

Bu çerçevede Sözleşme’nin temel ilke kabul ettiği toplumsal cinsiyet eşitliği, insanlık tarihinin son yüzyıllarda geliştirdiği insan hakları hukukunun ulaştığı önemli aşamalardan birisi olarak günümüz toplumlarının geleceğini belirleyen çok kıymetli bir medeniyet eşiğidir. “Her insan hür ve eşit doğar” ilkesinin kabulünden bu yana her insan kavramının bir türlü kadın bireyleri içermesi sağlanamamıştı. Kâğıt üzerinde kalan bu söylemin hayata yansıması için gerekli olan adım toplumsal cinsiyet eşitliğinin kabulüdür. Ve Sözleşme’yi kabul eden Türkiye, insan hakları manzumesinin belirleyici olduğu bu medeniyet eşiğinin hazırlanması, imzalanması, onaylanıp yürürlüğe girmesi aşamalarında akademik ve düşünsel birikimi, sivil toplum örgütlerinin görüşleri ve ortaya koyduğu siyasi iradeyle pay sahibidir.

Dini değerler gerekçesiyle Sözleşme’ye itiraz eden Müslümanlar, eşitlik ayeti olan Hucurât sûresi 13. ayeti yeniden okumalı ve üzerine çokça düşünmeliler. Ayetin öncelikle dikkat edilmesi gereken kısmı hitabıdır. “Ey insanlar” hitabı, muhatap alınanların tüm yaratılmışlar olduğunu aklımızdan çıkarmadan ayeti anlama çabasına yönlendirir bizi. Nasıl insanlar olduğuna dair hiçbir ayırım yapılmadığını aklımızda tutalım. Allah bu ayette, bir kadın ve bir erkekten yarattığı insanları, kabileler halinde şubelere ayırdığını bildiriyor, muhatabına. Ayetin muhatabı olan bizlere bu ayet, ikinci olarak kadın ve erkek cinsleri arasında bir hiyerarşi olmadığını anlatıyor. Kadın ve erkek arasında ast-üst ilişkisi kurmanın yaratılış gerçeğine tezat oluşturduğunu gösterir bu ayet bize. Devamında kadın ve erkek olarak yaratılan insanların kabileler olarak şubelere ayrıldığını söylüyor yani farklı ırklar da yaratılış gerçeğinin bir parçası. Cinsiyetçilik ve ırkçılık bu ayette açıkça yaratılış gerçeğine tezat oluşturan durumlar olarak görülüyor. İnsanla arasındaki tek üstünlük ölçütü Allah’a itaat ve takdirin sadece Allah’a ait olduğu çok açıktır. Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının içerdiği kadın erkek eşitliği bu ayette açıkça görülüyor iken Müslüman dindarlar arasında bazılarının kadın erkek eşitliğinin dine aykırı olduğunu iddia ederek İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkması anlaşılabilir bir durum değildir. Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının kadın ve erkek eşitliğini öngören kısmı, ayetle böylece tamamen uyumludur. Biyolojik farklılıkların ast-üst ilişkisi getirmeyeceği, tek üstünlüğün takvada olduğu belirtilerek açıkça ortaya konmuştur.

Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının kadın ve erkek dışındaki faklı cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerini de ifade ediyor oluşu, Sözleşme’nin kız çocukları dahil kadın cinsiyetine sahip bütün bireyleri şiddetten koruma görevi sırasında hiçbir gerekçeyle ayrımcılık yapmaması için devletleri yönlendirir. Kadın ve erkek olarak yaratılmış olmanın yani ilk yaratılış gerçeğinin, doğuştan farklı cinsiyet kimlikleri olabildiği gerçeğini ortadan kaldırmadığını İslam hukukundan biliyoruz. Çift cinsiyetli doğumlar hem tıp tarihinde hem modern hukukta hem de İslam hukukunda sabittir. Fiziksel olarak rahat tespit edilebilen her iki cinse de ait olan genital organlara bir arada sahip olarak doğmuş bireylerin varlığını bilmek kolaydır. Ancak doğuştan veya hayatın bir aşamasında ruhsal, bilişsel ya da hormonal etkenlerle farklı cinsel yönelim oluşma ihtimalini, fiziksel fark kadar kolay anlamamız mümkün değil. Ancak bazı insanların çift cinsiyetli doğması, bazı insanların da doğuştan ama gözle görülmeyen etkenler nedeniyle farklı cinsel yönelime sahip olabileceği ihtimalini bize düşündürmeli. Eşitlik ayetinde hünsa/interseks bireylerin sayılmayışı, onları yok saymak anlamına gelemez. Zira ayet insanlar arası ekberiyetin, daha üstün olma halinin, yaratılış özellikleriyle değil sadece ‘davranışla’ ölçüleceğini gösteriyor. O halde bize düşen sosyal hayatta her birey için cinsel yönelimine ve cinsiyet kimliğine bakmaksızın eşitliği kabuldür. Çünkü insanların cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim gibi davranışlarını değerlendirip hükmünü verecek olan sadece Yaratandır. Sözleşme ise bize bunları anlatmaz ancak cinsiyet nedeniyle insanlara şiddet uygulanmasını görmezden gelerek ayrımcılık yapma der devletlere. İslam adına Sözleşme’ye cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ifadeleri gerekçe gösterilerek yapılan itirazlar inancımıza uygun değil. İslam’a uygun olmadığı gibi insanlığa da sığmaz çünkü eşcinsel bireylerin sayılmasına itiraz etmek, bu bireylere yönelik şiddet meşru sayılsın demektir.

Dindarlar ayet hükmünün yanı sıra şu hadisi de düşünmeli. Veda Haccı sırasında irat edilen hutbede geçtiği rivayet edilir. Kendimce, medeniyet mirası sayıp, temel haklar hadisi olarak isimlendirmeyi sevdiğim, Peygamberimize ait söz/tavsiye/buyruk şöyle: “Ey insanlar, canınız, malınız, ırzınız mukaddestir”. Hitap yine çok önemli, tüm insanlar muhatap alınmış hadiste de. Can ve mal güvenliği tamam, herkesçe kolay anlaşılır. Ancak ırzınız sözünü çok kişi tam anlamıyla bilemez, günümüz Türkçesinde çok daraltılmış anlamda kullanıldığı için. Irz kelimesi, insan haysiyetini anlatır. Günümüz dilinde onur kelimesinin karşılığıdır. Ancak ırz kelimesinin haysiyet ve onur kelimelerinden biraz daha geniş olarak insana, bireye dair akla gelebilecek tüm özellikler için kullanıldığını bilmeliyiz. Hadisin kişilik haklarının bütününü bir arada tek kelime içinde kullandığını söylemek gerekir. Peki ya mukaddes kelimesi ne anlama geliyor dediğimizde çok kişi bilecektir ama tekrarda fayda var, mukaddes dokunulmaz demektir. Günümüz anlam çerçevesinde şöyle tekrar etmek gerekir hadisi: “Ey insanlar, canınız, malınız, kişilik haklarınız dokunulmazdır”. Salt insan olarak yaratılmış, salt insan olarak doğmuş olmaktan gelen bu dokunulmazlık hakkını, hangi Müslüman ve nasıl olur da inancına sığdırarak, insan olarak yaratılmış, insan olarak doğmuş ama kendisinden farklı kişilerden esirgeme hakkını kendisinde görebilir?

Yani Peygamberimiz Hz. Muhammed, insan hakları hukukunun ortaya çıkıp gelişmesinden, temel hakların tartışmasız kabulünden bin üç yüz yıl önce insanlar için temel hakları saymıştır. Sünnetinde uyguladığı bu hadisi bizlere vasiyetiyle emanet etmiş. Müslümanlar aracılığıyla insanlığa armağan edilen bu emanete biz sahip çıkmadık. “Ey insanlar canınız, malınız, kişilik haklarınız dokunulmazdır” diyen Peygamberimizin bu emanetini kaybettik. Ancak ilim müminin yitik değeri olduğundan, Batı medeniyet dairesi içinde geliştirilen insan hakları hukuku manzumesinin İslam’a uygunluğunu tartışmasız kabul ettiğimiz gibi bu manzumenin tamamlayıcısı olan toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesini de İstanbul Sözleşmesi’nin bu ilke doğrultusunda şiddetle mücadele önerilerini de yitik değerimiz kabul ererek uygulamalıyız, kanaatimce.

Avrupa Konseyi’ni, İstanbul Sözleşmesi’ni hazırlamaya götüren süreç, dünyada o zamana kadar dikkate alınmayan, kadına yönelik şiddet olgusu hakkında farkındalığın yükselmesiydi

Seküler Çevrelerin Sözleşmeye İtirazları

Sözleşme’ye çeşitli seküler çevrelerden de itirazlar gelmektedir. Bu itirazların odağında ailenin korunması ve Batı/Emperyalizm karşıtlığı olduğunu söyleyebiliriz. Irkçı ve biyopolitik gerekçelerle bir karşı çıkış söz konusu. Ailenin dağılması iddiası üzerine oturttukları temel ise Sözleşme’nin, ailedeki eril hegemonyanın aşınmasına sebep oluşundan ibarettir. Cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanan ev içi şiddetin ortadan kaldırılması için eşitlikçi aile gerekir ancak bu çevreler, cinsiyet eşitliği ilkesini ulusal aile yapısı için tehlikeli görmektedir. Batı emperyalizminin dayattığı bir tuzak olarak sunmaktadır İstanbul Sözleşmesi’ni. Oysa Sözleşme, tuzak kurduğu iddia edilen Avrupa Konseyi ülkeleriyle birlikte hazırlanmış ve taraf ülkeler kendi onayladıkları temsilcinin de yer aldığı uzmanlar komitesi (GREVIO) tarafından denetlenmektedir. Ancak bu kesim, izleme komitesinin varlığını devletin egemenlik haklarının ihlali gibi sunmaktadır.

Ailedeki erkek egemenliğinin sürdürülmesi yoluyla ve babanın katı otoritesiyle, eşcinsel eğilimlerin önlenip, toplum nüfusunun artmasını öneriyorlar. Faşizmin öngörüsü olan biyopolitik yaklaşımlarıyla insanı, bireyi sadece bedenden ibaret bir politik nesne olarak konumlandırmaları, bireyin özgür iradesinin ve haklarının, otorite tarafından yok sayılabileceği bir sistem önerisi elbette toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesini kabul etmelerine engeldir. İnsanın mutluluğu için gerekli görülen şiddetten arınmış aile önemseniyor olsa idi gerek dindarlar ve gerekse bu çevreler İstanbul Sözleşmesi’ne itiraz etmezlerdi. Çünkü Sözleşme, aile kurumu hakkında herhangi bir ifade kullanmaz, aile içi/ev içi şiddeti önlemeyi, şiddet failini kovuşturmayı gerekli görür. İstanbul Sözleşmesi’nin, Batı kapitalizmi ile ideolojik mücadele için araç olarak kullanıldığını düşünüyorum; aynı şekilde bazı dindar çevrelerin Batı düşmanlığı ve kadın düşmanlığı reflekslerinin, bu ideolojik mücadele kapsamında yönlendirildiğini söyleyebiliriz.

Vatikan, çok uzun yıllardır BM’nin farklı birimlerince toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesinin kabulüne itiraz eden gözlemci ülkelerin başında geliyor. Aynı zamanda Avrupa Konseyi gözlemci ülkeleri arasında yer alan Vatikan, İstanbul Sözleşmesi’ni imzalamadığı gibi aleyhine propaganda yürütmeyi kendisi için görev saymış görünüyor. Gerekçesi, Sözleşmenin Katolik aile değerlerine uymaması olarak özetlenebilecek iddiaları arasında toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı yerine toplumsal cinsiyet adaleti kavramını önerdiğini belirtmek gerekir. Yine eşcinsellik yönünden itiraz ettiğini, eşcinsellerin şiddetten korunması konusunda ayrımcılık yapılmasını engelleyen hükmü teşvik sayarak, eşcinsellere yönelik şiddeti teşvik konumunda olduğunu söyleyebilirim. Yönettiği çok büyük servetin sunduğu imkanlarla İstanbul Sözleşmesi’ni imzaladığı halde onaylamak yönünde prosedürü tamamlamamış bazı ülkelerde, Katolik değerlerin korunması gerekçesiyle Vatikan’ın yürüttüğü propagandanın etkili olduğunu söyleyebiliriz.

Rusya Faktörü Sözleşme Karşıtlarını Etkileyebilir

Rusya etkisi, İstanbul Sözleşmesi’ni imzaladıktan bir süre sonra toplumsal karşı çıkışların yaşandığı ülkelerde açıkça görülmektedir. Rusya, Sözleşme’yi imzalamadığı gibi Avrupa ülkeleriyle rekabetinde, nüfuz alanını genişletmek için Sözleşme karşıtı faaliyetler yürütüyor. Kadına yönelik şiddetle mücadele için bir yasa taslağı hazırlayarak, 2017’den bu yana kendi çekim alanındaki ülkelerin İstanbul Sözleşmesi’nden imza çekip, önerdiği taslağı yasalaştırmaları için uluslararası toplantılar düzenliyor.

Otoriter yönetimlerin ırkçı, cinsiyetçi politikalarına hedef olmuş durumda İstanbul Sözleşmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesi. Yaratılışta ve doğuşta eşitlik olduğu halde toplumların algısında yaratılan, kültürlerin yaratılış gerçeği hilafına inşa ettiği cinsiyet rolleriyle kurulan eşitsizlikler kadına yönelik ayrımcılığın temeli sayılıyor Sözleşme’de. Kadına yönelik şiddetin önlenebilmesi için toplum algısındaki eşitsizliklerin giderilmesi gerektiğini ortaya koyuyor ve taraf devletleri bu yönünde yükümlü kılıyor. Bu bir batı medeniyeti değerlerinin dayatılması olarak tanımlandığında reddedenlerin yaptığı aslında insan haklarını reddetmektir. Kadını insan haklarından soyutlamaktır. Fakat insan hakları ihlallerinin yoğun olduğu ülkelerde bu duruma şaşmamak gerekir tabi ki. Doğu Bloku’nun yıkılışında yaşanan hezimeti, Avrupa Konseyi’nin kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetle mücadele için hazırladığı Sözleşme’nin uygulanmasını sabote ederek telafi edeceğini düşünen bir Rusya, hak ihlali olan şiddeti araç olarak kullanan bir Rusya var karşımızda. Türkiye siyasi irade olarak Rusya’nın bu politikasından etkileniyor olabilir mi sorusunun cevabı bende yok maalesef. Ancak ülke içindeki Sözleşme karşıtı grupların, bu ülkeden ilham veya destek alma ihtimali hiç de uzak görünmüyor.

Toplum, İstanbul Sözleşmesi hakkındaki yalan, yanlış, çarpıtma iddialar karşısında, Sözleşme’ye ilişkin gerçekleri, ulusal yayın organlarında ve televizyon programlarında kolay kolay duyamıyor

Sonuç olarak, Türkiye ve Polonya, Macaristan, Hırvatistan, Bulgaristan gibi birkaç ülkede daha İstanbul Sözleşmesi karşıtı propaganda, toplumsal zemini olmasa dahi siyasi iradeyi etkileme gücüne ulaşmış görünüyor. Metropoll Araştırma yöneticisi Özer Sancar tarafından yapılan açıklamaya göre toplumun yüzde 63’ü İstanbul Sözleşmesi’ni yararlı buluyor. Sözleşme’den imza çekilmesini isteyenlerin oranı yüzde 17 olarak görülüyor. Gerçeğin bükülmesi (post-truth) üzerine kurulu ve iddiaları gerçekten çok tutarsız olan böylesi bir kampanyanın yüzde 17’lik bir toplum kesimini ikna etmesi bile bir akıl tutulmasını gösteriyor. Karşıtların bu orana ulaşmasındaki asıl faktörse iktidar partisinin yüksek kademelerinden buldukları destektir diyebiliriz. Sözleşme aleyhine yürütülen kara propagandanın bu seviyeye ulaşmasındaki önemli etkenlerden birisi de medya desteği kuşkusuz. Düşünce ve ifade özgürlüğünün alabildiğine kısıtlandığı bu dönemde, iktidara yakın olmayan konvansiyonel medya yaşama şansı bulamadı ve ana akım denebilecek mecralar da tamamen patronaj faktörüyle iktidarın etkisinde. Toplum, İstanbul Sözleşmesi hakkındaki yalan, yanlış, çarpıtma iddialar karşısında, Sözleşme’ye ilişkin gerçekleri, ulusal yayın organlarında ve televizyon programlarında kolay kolay duyamıyor.

“İstanbul Sözleşmesi’nin tartışılması insan haklarının müzakereye açılması ve kadınların yaşam hakkının oya sunulmasıdır. “

Politik, ideolojik çıkar örgütleri içinden konuşan, her konunun uzmanı sayılan aynı kişiler ve çoğu Sözleşme’yi hiç okumadığı halde, İstanbul Sözleşmesi hakkındaki çarpık anlatımlardan beslenerek konuşuyor. Neticede kadına yönelik şiddetle mücadele alanında hiç çalışmamış, sorunun boyutlarını cinayet rakamlarından ibaret gören ama bunu önlemek yönünde hiç fikri olmayan erkeklerle dolu ekranlarda İstanbul Sözleşmesi’nin tartışıldığı garip günler yaşıyoruz. Şiddet mağduru kadınların duyulmadığı, kadına yönelik şiddetle mücadele alanında çalışarak uzmanlaşmış kadınların yer almadığı, İstanbul Sözleşmesi’nin yazımı için görüş bildirenlerin konuşma fırsatı bulamadığı asimetrik tartışma ortamında, kadınların insan hakları müzakere ediliyor.

Evet, İstanbul Sözleşmesi’nin tartışılması insan haklarının müzakereye açılması ve kadınların yaşam hakkının oya sunulmasıdır. Kadınların insan haklarından erkeklerle birlikte eşit olarak yararlanması; kız çocuklarının çocuk haklarından eşit yararlanması için ayrımcılığın ve şiddetin önlenmesi gerekir. Bu kadar temel insani hakların dine, devlete, aileye zarar vereceği iddiası, akıl tutulmasıdır. İnsan onurunu yüceltmekle inananları yükümlü kılan bir din adına konuşanlar, erkeklik ideolojisinin esiri olmadan, toplumsal cinsiyet eşitliğini yani cinsler arası ast-üst ilişkisinin reddini, dine zararlı olarak göremez. Tüm bireylerin şiddet karşısında ayrımcılık yapılmadan korunması yükümlülüğünü, eşcinselliğin korunması olarak algılamak da salt din dışı değil, aynı zamanda insanlık dışıdır. Sözleşmede yer almayan eşcinselliğin korunması, ailenin yıkılmasıyla itham ediliyor. Cinsiyet eşitsizliğini gidermek için toplumda erkek üstünlüğünü kuran davranış kalıplarının onaylanmasını önleme görevi yüklüyor sözleşme devlete. Ancak karşıtlar ataerkil sistem tarafından kurulan bu üstünlük rolüne karşı tedbir alınmasını cinsiyetsizleştirme olarak görüyorlar. Allah’ın eşit yarattığı, doğuştan eşit olan cinsiyetlerin sonradan ataerkil sistem ile bozulup erkek üstünlüğü getirildiği gerçeğini görmüyorlar. Ataerkil düzenin din sayılmaya başlandığını gösteriyor bu durum ve ne yazık ki bu gözlükle Sözleşme’nin, tıpkı dinin öngördüğü gibi insan onurunu yücelttiğinin anlaşılması imkânsız.

AK Parti ise ortağı MHP ile birlikte ya seçim pazarlıkları için bu tartışmaları kullanıyor ya dış politika hedeflerinde eksen kayması yaşıyor ya da toplum mühendisliği çabası içerisinde Sözleşme karşıtlarını destekliyor. Şu an verdiği desteğin azaldığını söylemek mümkün, ancak borsa dalgalanmaları gibi akşamdan sabaha değişen siyasi gündemde ibre de her an yön değiştirebilir. Karşıtların istediği gibi Sözleşmenin bazı maddelerine çekince konulması için tanınan süre Türkiye açısından çok önce doldu ve artık çekince konulamaz. Ki zaten karşıtların istediği, 4. Maddenin 3. Bendi, yani ayrımcılık yapılmaması için ayrımcılığa uğrama ihtimali olan kesimlerin teker teker sayıldığı madde Sözleşme’ye göre çekince konulamayacak temel hükümlerden biridir. Yani bırakın zaman aşımını, imzalandığı gün bile çekince konulamazdı bu maddeye. Sözleşme’yi çarpıtan, yalan yanlış anlatanların ikna ettiği kimi politikacıların ve iktidar partisi üst düzey yöneticilerinin dahi gerçekleştirilmesini istediği bu talebin mümkün olmadığını, Sözleşme’yi okuyanlar hemen görecektir. İktidar kanadından kulis bilgileri olarak yandaş medyanın haberlerine yansıyan başka bir talep de bazı maddelere şerh düşülmesi yolunda imiş. Hükümetin oturup bunu ciddi ciddi düşünmesi, iktidar partisinin en üst karar organı MYK’de tartışması da akıl alır gibi değil. Herhangi bir şerh düşülmesi, taraf devleti sözleşmenin yükümlülüklerini yerine getirmekten muaf tutmaz, sözleşme hükümlerine göre. Hırvatistan gibi yapalım diyenlerin peşine takılanlara bir haber verelim, o bildirge Hırvatistan’ı yükümlülükten kurtarmadı. Hırvat yönetimi de bunu biliyordu. Sadece Sözleşme karşıtlarını susturmak, parlamentonun onaylamasını sağlamak için iç politikaya yönelik bir propagandasıydı hükümetin. Sözleşmenin eşcinsel evlilikleri onaylama zorunluluğu getirmediği yorumuyla, anayasasındaki evlilik şartlarını uygulamaya devam edeceğini belirtti Hırvatistan. Sözleşmede zaten böyle bir konu yok. Sadece şiddet mağduru eşcinselleri de ayrımcılık yapmadan koru diyor. Eşcinsellere yönelik şiddeti meşru sayma, makul görme, cezasız bırakma diyor ki evlilik anlamı bunun neresinden çıkartılıyor, anlamak mümkün değil.

Ezcümle, Türkiye için İstanbul Sözleşmesi hakkında yapılabilecek tek değişiklik imza çekmektir. AB, bu Sözleşme’yi imzalamış ve tüm üye ülkeleri imza ve onay aşamasında teşvik eder halde. Üstelik Avrupa Birliği, İstanbul Sözleşmesi’nin AB üyelik kriterleri arasına girmesi için çalışmalar yürütmekte. Bu denli prestijli bir Sözleşme’ye katkı sunmuş olmak bakımından AK başkanlığı döneminde gerçekleştirdiği en önemli insani gelişmeyi, imza çekerek çöpe atması, Türkiye’nin kesinlikle yararına değil. Üstelik Sözleşme karşıtları, bu kadarla yetinmeyecek. 6284 sayılı Şiddet Yasası da hedeflerinde, CEDAW Sözleşmesi de ve hiç utanmadan dillerine doladıkları, çocuk pornografisi, çocuğun cinsel sömürüsü suçlarıyla mücadele için hazırlanmış Lanzarote Sözleşmesi de hedeflerinde. Bu sözleşmelerden çekilmekle susacakları sanılıyorsa bu da yanıltıcı olur, çünkü son yıllarda yürütülen kampanyalar sözleşme ve yasa gibi medeni kanunu da hedef almaktadır. Bambaşka bir toplum düzeni inşa edilmek isteniyor. İktidar bu isteğe uyar mı uymaz mı bunlar muamma. Bir popülist politikacı iktidarda kalmak için her şeyi göze alabilir belki ancak kendi tabanı bile bunlara rıza göstermez. Nitekim göstermiyor da.

Toplumun çok büyük bir kesimi İstanbul Sözleşmesi’nden yana taraf olmuş halde yukarıda belirttiğim gibi. Son aylarda yaşanan tartışmalar üzerine Sözleşme hakkında bilgi edinme arzusu da çok yükseldi toplumda ve toplumun bilgilendikçe daha çok sahiplenme eğilimi gösterdiği anlaşılıyor. Farklı kesimlerden muhalif gruplar da İstanbul Sözleşmesi’nin sadece bir kadın sonunu olmayıp Türkiye’nin geleceğine dair bir karar verme eşiği olduğunu fark etti. Bunlar çok önemli gelişmeler ve ülkemizde çok güçlü, hayli organize ve etkili bir kadın hareketinin varlığı sayesinde İstanbul Sözleşmesi hakkında olumsuz bir adım atılması hayli düşük bir ihtimal olarak görünüyor. Ancak İstanbul Sözleşmesi hakkındaki tartışmaların varlığı bile şiddete uğrama ihtimali olan kadınlar, sözleşme ve yasa hükümlerince koruma ve uzaklaştırma kararı almış olan şiddet mağdurları için çok büyük tehdit oluşturmaktadır. Tartışmalar şiddet failleri için de teşvik niteliği taşıyor maalesef. Bu, Sözleşme tartışmaları sürerken üstünden atlamamamız gereken en önemli gerçek olarak önümüzde duruyor.

Kaynakça

İstanbul Sözleşmesi Türkçe resmi çeviri tam metin için bkz.
https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/03/20120308M1-1.htm

Avrupa Konseyi ve Türkiye ilişkisi için bkz.
http://www.mfa.gov.tr/avrupa-konseyi_.tr.mfa

Dindar kesimin İstanbul Sözleşmesi karşıtlığı gerekçeleri için bkz.
http://aileakademisi.org/sites/default/files/10_maddede_istanbul_sozlesmesi_neden_iptal_edilmelidir.pdf

Seküler kesimin İstanbul Sözleşmesi karşıtlığı için bkz.
https://www.habervakti.com/gundem/vatan-partisi-nden-istanbul-sozlesmesi-aciklamasi-h119341.html

İstanbul Sözleşmesi savunusu için bkz.
https://cdn3.andyayincilik.com/dergi/duvardibi_dergi_52.pdf

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/05/21/istanbul-sozlesmesi-karsiti-lobiye-zorunlu-cevap-3-devlet-veri-toplamiyor-seffaf-paylasim-yapmiyor/

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/05/22/istanbul-sozlesmesi-karsiti-lobiye-zorunlu-cevap-4/

https://insanhaklarimerkezi.bilgi.edu.tr/tr/blog/feride-acar-ile-istanbul-sozlesmesi-ve-grevio-uzer/