Alef Dizisinin Senaristi Emre Kayış:

“Temel Motivasyonum, Geniş Kitlelerin Ruhunu Avutabilecek Hikâyeler Yazmak”

Sayın Emre Kayış, Alef’in hikayesini 2016’da yazmaya başlamışsınız. Diziyi ilk etapta kimsenin standartlara uygun bulmadığı için çekmek istemediğini ifade etmişsiniz. Sizi ana akım olmayan böyle bir senaryo yazmaya iten ve yapılması için yıllarca arkasında durmanızı sağlayan gerekçe nedir?
Temelde ruhumu avutmak için yazıyor ve film yapıyorum. Ürettiklerimin benim için olduğu kadar insanların ruhunu avutması da öyle sanıyorum ki başat motivasyonum. Alef’in realize edilmesini arzulamamın arkasındaki gerekçelerden ilki hikâyeye dönük inancımdı. Ayrıca hikâyenin daha popüler ölçekte de olsa geniş bir izleyici kitlesinin ruhunu avutabileceğine yönelik belki biraz naif sayılabilecek düşüncemin de kararımda etkili olduğunu söyleyebilirim.

Ortaya çıkan sanat yapıtının izleyicinin dimağında yeniden yaratılma sürecinin zarar görmemesi amacıyla sanatçının yaratı faaliyeti sonrası suskunluğunun değerli olduğuna inanıyorum.

Alef dizisi hakkında nasıl tepkiler aldınız? İzleyici, eleştirmen tepkileri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Açıkçası diziye ilişkin reaksiyonlara dair çok kapsamlı bir malumatım olduğunu söyleyemem. Kısıtlı biçimde takip edebildim yorum ve eleştirileri. İzleyicilerden gelen e-postalar genel anlamda olumluydu. Okuduğum eleştirilerin ekseriyeti olumlu olsa da diziyi çeşitli gerekçelerle beğenmeyen ve hatta her anlamda yerden yere vuran eleştiriler de okudum. Kişisel olarak, ortaya çıkan sanat yapıtının izleyicinin dimağında yeniden yaratılma sürecinin- her ne pahasına olursa olsun- zarar görmemesi amacıyla sanatçının yaratı faaliyeti sonrası suskunluğunun değerli olduğuna inanıyorum. Bu anlamda da hali hazırda oluşmuş izleyici ve eleştirmen kanaatlerini tartışmaya açmanın kendi açımdan manasız olduğunu düşünüyorum.

ALEF’in karakterleri ve hikayesi ile Türkiye’yi ve insanını her yönüyle taşıyabildiğini görüyoruz. Kültürün, tarihin, siyasetin, günlük kaygıların, inancın ve insani duyguların her birine değinen, gerçekçi bir zeminde bunları birleştirebilen bir çalışma. Hikâyeyi çalışırken referans aldığınız, etkilendiğiniz kaynaklar, çalışmalar veya güncel siyasal-toplumsal gelişmeler nelerdir?
Polisiye çatısına ilişkin birtakım unsurlar hakkında kapsamlı okumalar yaptım. Ancak hikâyeyi oluştururken herhangi bir somut kaynak yahut güncel gelişmeyi kerteriz almadım. Tamamen entelektüel birikimim ve duyumsal deneyimlerimle şekillenen bir süreçti. Tabii duyumsal deneyimlerimin yukarıda bahsettiğiniz uyaranlarla kuvvetli bir ilişki içinde olduğu muhakkak. Ancak tüm bunlar bilinçdışımda kristalize olduğu ve çok sonra bu parçacıkları yazarken birleştirdiğim için belki de beni fazlasıyla etkilemiş dış dünyanın uyaranlarını ne yazık ki hatırlayamıyorum.

Anarşist derviş topluluklarının nihilist perspektifinin polisiye çatısı altında geçmiş ve günümüz arasında yerli ve evrensel bir köprü kurabileceğini düşündüm

Eksikliklerin Tamamlanmışlıklarla Uyumsuzluğundan Doğan Paradoksal bir Ahenk

Ana hikâyenin kurgu gereği dağınıklığına, karakterlerin iç dünyalarının ve yaşamlarının dağılmışlıkları eşlik ediyor dizide. Cinayetlerin peşinden gidenler de cinayetlerin içindeki karakterler de bu parçalanmış hayatları ile başa çıkmaya çalışıyorlar. Kurumlar, topluluklar, yan karakterler de aynı kaderi paylaşıyor. Nihayetinde ALEF’in ana hikayesinin, bu dağılmışlığı ve karakterlerin hayatlarını klasik bir polisiye gibi toparlamadığını, hatta aksine yaraları derinleştirerek kendini anlattığını görüyoruz. Bu yoruma katılır mısınız ve neler söylersiniz?
Evet, bu bilinçli bir tercih. Ben hikâyenin ana çatısının bir makrokozmos olduğuna, içerisindeki tüm unsurlar ile, bir başka deyişle mikrokozmoslar ile hakiki bir ilişki içinde olması gerektiğine, ancak bu şekilde çarpıcı bir bütünlük hissinin ortaya çıkabileceğine inanıyorum. Tıpkı yaşamda olduğu gibi. Tutarsızlıklar ve eksikliklerin tamamlanmışlıklarla uyumsuzluğundan doğan paradoksal bir ahenk. Yaratmaya çalıştığım daima bu.

Var olan toplumsal düzenin yerine onun yerini alacak bir başkasını koymayı amaçlamıyor

Hikâyenin gövdesinde tarikatlar ve tasavvuf düşüncesi önemli bir yere sahip. Ancak Alef, Sünnilik etrafında var olan ve şekillenen tasavvuf hareketlerinden ziyade alternatif tarikatları ve düşüncelerini merkeze alıyor. Vahdet-i Mevcutçu, Sünni ulemaya göre sapkın olarak değerlendirilen tarikatlar gibi konular hakkında çalışmalar sınırlı. Siz böyle bir konuyu neden işlemek istediniz? Bir motif olarak mı düşündünüz, yoksa özel bir ilginiz olduğundan söz edebilir miyiz?
Her ne kadar uyumsuza ve huzursuza, bir başka deyişle; zaman ve coğrafya gözetmeksizin ideoloji ve mitlerin çizdiği sınırlara direnen, hiyerarşi, iktidar ve konformizmle kavgalı birey ve topluluklara özel bir ilgim olsa da senaryoyu yazmaya başlamadan önce Alef’in polisiye çatısının majör unsurlarından biri olan heterodoks ve heretikler, yani aşkın ve taşkın derviş topluluklarına ilişkin malumatım oldukça sınırlıydı. Daha önce Mustafa Akdağ’ın Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi adlı kitabında şans eseri Oğlan Şeyh’e ilişkin bir bölüm okumuş ve oldukça ilginç bulmuştum. Hemen sonra konuyu araştırmaya başladım ve anarşist derviş topluluklarının nihilist perspektifinin polisiye çatısı altında geçmiş ve günümüz arasında yerli ve evrensel bir köprü kurabileceğini düşündüm.

Dizide bazı tema ve motiflerin sonuçsuz kaldığına dair izlenimlerimiz oldu. Örneğin, Faik Ahlat Karaca isimli kurgu yazarın “Gökkuşağı” isimli eserinin yayımlanma meselesi. Unabomber’ın (Ted Kaczynski) gerçek hikayesinden bir esinlenme hissettik, dizinin de en heyecanlı temalarından biriydi. Yalnız hikâyede bu öğe bir yere bağlanmadan kapanıyor. Kitabın yayımlanmasını veya içeriğinden parçalar paylaşılmasını neden tercih etmediniz?
Ted Kaczynski’nin hayatı hakkında yıllar önce bir kitap okumuştum. Belirli bir manifestodan hareket ederek tüm insanlığa yön verme hedefi, yıkıcılığının otantikliğiyle (bombalı eylemler) çarpıcı olsa da yeniden inşa etme nihai saikiyle benim ilgi alanımın ve dizide kurmaya çalıştığım evrenin dışında kaldığını söyleyebilirim. Alef’te katil, romanı motivasyonuna kaynaklık eden bir kutsal kitap olarak değil, eylemlerinin haritasını sezdiren bir unsur olarak kullanıyor. Nihai amacını muğlak biçimde ele veren, ancak tamamını açık etmek istemeyen bir ipucu formunda.

Kaczynski, her ne kadar eylemleriyle yıkıcı da olsa günün sonunda -doğaya dönme çağrısıyla- daha iyi bir dünya kurmanın mümkün olduğunu düşünüyor. Bir başka deyişle var olan düzenin yerine bir yenisini koymayı amaçlıyor. Ancak Alef’te katil Kaczynski’nin umudunu paylaşmıyor, kendi intikamına odaklanıyor. Mensubu olduğu geleneğin izlerini takip ediyor. Var olan toplumsal düzenin yerine onun yerini alacak bir başkasını koymayı amaçlamıyor. Topluma yön vermek, onu düzeltmek de istemiyor, bütün kültürel kural ve yapıları inkâr ediyor.

En Temel Handikap Sektöre Hâkim Olan Pembe Dizi Geleneği

Dizinin hızlıca sonuca vardırıldığına, bitirilmek istendiğine dair eleştiriler, izlenimler var. Bunlara dair ne söylemek istersiniz? Tercihlerinizi belirleyen kısıtlar var mıydı; zaman, bütçe vs. gibi? Buradan yola çıkarak cinayetlerin bağlandığı noktanın cinayetler yoluyla verilen mesajlarla ilişkisi hakkında ne söylemek istersiniz?
Zaman ve bütçe kısıtlaması her daim mevcut olan bir realite. Bunu bir kısıtlama olarak görmenin manasız olduğunu düşünüyorum. Ancak dizinin erken bitirildiğine dair yorumlar asılsız. Ben diziyi en baştan itibaren sekiz bölüm olarak tasarlayıp yazdım. Kısıtlama olmasa da eksiklik olarak nitelenebilecek birkaç faktör var tabii. Bu noktada da en temel handikabın dizi sektörüne hâkim olan telenovela (pembe dizi) geleneği olduğunu düşünüyorum. Bu durum yalnızca izleyici sansürünü geliştirmekle kalmıyor, aynı zamanda oyuncu tercihleri gibi kritik alanlarda yapımcıların risk alma potansiyelini olumsuz etkiliyor.

İkinci sorunuzu yukarıda da belirttiğim kapsamda yanıtsız bırakmanın doğru olduğunu düşünüyorum. Zira bunun sübjektif olanın gölgelenmesini engelleyeceği kanaatindeyim.

Polisiye kalıplarının her tür coğrafyaya, içine belirli yerel içerikler enjekte edilerek uyarlanabileceğine dair genel bir kabul var. Alef de bu yerelleştirme mantığını kullanarak bir yapı inşa ediyor. Yerel olanı evrensel kalıplar içinde ortaya koyma çabası, zaman zaman (kendi kendine) oryantalizm diyebileceğimiz eğilimleri de taşıma tehlikesini beraberinde getiriyor. Sizce Alef bu bahsettiğimiz eğilimlerden ne kadar uzak durabilmiştir? Siz Alef’in bu toprakları, onun kültürel zenginliklerini sahih şekilde temsil edebilme kapasitesi hakkında neler söylemek isteriniz?
Üzerinde yaşadığımız topraklarda oryantalizmin algılanışının sorunlu olduğunu düşünüyorum. Bu kısa cümlelerle özetlenemeyecek denli kapsamlı, hayatlarımızın her alanına sirayet eden ve belki de “bizim büyük çaresizliğimizi” temellendiren bir konu. Ben gerçek sanatçının belirli bir formül üzerinden hareket etmemesi gerektiğine inanıyorum. Bahsettiğiniz genel kanının, ikna edici olmayan bir varsayıma dayandığını, böylesi uyarlamaların analitik düzlemde işleyebilir olsa da pratikte seyir zevki gelişmiş iyi niyetli izleyici nezdinde kabul görmeyeceğini düşünüyorum. Alef’in böylesi bir yerleştirme mantığını kullandığı fikrine katılmıyorum. Evrensel olanın, mitlerle doğan ve tüm insanlığın ortak mirası olan hikâye anlatma ihtiyacının kökleri ve biçemi, herhangi bir coğrafyaya ait değil kanımca. Ben bir hikâye kurarken ölçüp biçmiyorum. Form içeriğin bir uzantısı olarak organik biçimde oluşuyor zihnimde.

Alef’in Yönetmeni Emin Alper:

“Alef’teki Tarikatlar, Bu Toprakların Değişmeyen Baskı Gerçekliğinin Metaforudur”

Alef projesiyle ilişkilenmeniz nasıl oldu, projeyi kabul etmenizi sağlayan etkenler nelerdi? Bu işin parçası olmanızda, siyasi-toplumsal ve aynı zamanda tarihsel bağlamı anlama ve gösterme isteğinin etkisi oldu mu?
Uzun süredir hem biraz tecrübe kazanmak hem de kendi yazmadığım bir şeyi çekmek nasıl olur sorusuna cevap bulmak amacıyla bir dizi çekmeyi istiyordum zaten. Bir başka faktör de şu idi: Biz bağımsız sinemacılar kırılgan süreçlerden geçiyoruz. Filmlerimizi bugün finanse ediyoruz, ertesi gün devlet kaynaklı fonlardan dışlanabiliyoruz. Bu anlamda piyasayla da bir şekilde bağ kurmanın ileride kendi filmlerimi finanse etmek açısından avantaj sağlayabileceğini düşünüyordum. Arkadaşım Emre Kayış bana Alef’e temel teşkil eden fikrinden bahsedince hemen kabul ettim. Kesinlikle hikâyenin tarihsel ve siyasal yönü projeyi kabul etmemdeki en önemli nedendi. Bu topraklardaki kültürel, etnik, dinsel ve düşünsel çeşitliliğin acımasızca bastırıldığı bir dönemde tarih boyunca ‘sapkın’ ilan edilmiş insanların hikâyelerine odaklanan bir projede olma fikri beni kesinlikle motive etti.

Benim için o sahne Madımak’a da bir göndermedir aynı zamanda. Zira Aleviler bu ülkede yaşayan en kalabalık ‘sapkın’ topluluk

Özellikle ana akım İslam anlayışının dışındaki bir tasavvuf hareketini ele alan böylesi bir çalışma, güncel siyasi-toplumsal göndermeler açısından zengin bir bağlam sunuyor. Siz böyle bir fırsatı değerlendirebildiğinizi düşünüyor musunuz?
Kitlesel tüketim için yapılmış polisiye türü kalıpları içinde bir eserden ne beklediğinizle ilgili bu. Memleketin önemli siyasi-toplumsal meselelerini hakkıyla ele alıp, siyasi bir manifestoya dönüşmesini beklemedim tabii ki Alef’ten. Fakat Emre’nin senaryo içine yerleştirdiği göndermeler, dolaylı işaret ve imalarla ve bazen de açık dillendirmelerle muhalif bir iş ortaya koyduğumuza inanıyorum. Örneğin benim için dördüncü bölümün başında yer alan, Tekke’nin içindeki dervişlerle birlikte yakıldığı sahne hem mesleki açıdan zor ve heyecan verici, hem de politik açıdan anlamlıydı. Benim için o sahne Madımak’a da bir göndermedir aynı zamanda. Zira Aleviler bu ülkede yaşayan en kalabalık ‘sapkın’ topluluk. Daha iyisi yapılabilir miydi? Elbette yapılabilirdi. Fakat kendimize çıtalar koyarken ülkedeki bağımsız internet platformları üzerindeki baskı, yapım koşulları, kanalların çekinceleri ve maddi sınırlılıklar gibi etkenleri de göz önünde bulundurmak lazım sanırım.

Dizinin sonu, tarikatlar bağlamının bir motif olarak yerleştirildiğini düşündürüyor. Genel olarak yorumlar, eleştiriler bu şekilde. Siz buna katılır mısınız ve dizinin sonu bu açıdan sizi tatmin etti mi?
Hikâyenin ‘sapkın tarikatlar’ gibi son derece ilginç bir konuya eğildikten sonra bu konuda yeterince derinleşmediğini düşünenler olabilir. Ben de kendi adıma hikâyenin Yaşar Hoca’nın anlattıklarının ötesine geçip tarikatların hayatı, inançları ve ritüelleri üzerine biraz daha yoğunlaşmasını tercih ederdim belki. Ancak buradan yola çıkarak tarikatların sadece bir motif olarak kullanıldığını iddia etmek haksızlık olur. Bu hikâyedeki mesele tarikatların aslında bu topraklarda değişmeyen bir baskı gerçekliğinin metaforu olarak kullanılması. Hikâyede bir temanın metaforik bir öğe olarak belirmesi ve yavaşça arkaya çekilmesiyle, bu temanın süsleyici ve renklendirici bir motif olarak kullanılması arasında dağlar kadar fark var. Emre senaryosunda Osmanlı’dan başlayarak son 500 yıldır devam eden dinsel bir baskı ve sindirme politikasının izini takip ediyor ve bu politikanın bugünkü icraati olarak da homofobik bir toplumun dışladığı insanlara hikâyesini yönlendiriyor. Bu açıdan hikâyenin dramaturjik açıdan tutarlı olduğunu ve tarikatlar bağlamı ile Güneş arasındaki ilişkinin de organik olduğunu düşünüyorum.