murat somer fotoğrafı

Muhalefetin iktidara geçebileceği algısı güçlendikçe gündeme gelen ya da getirilen ‘muhafazakârların hakları ve demokratik kazanımları kaybolacak, baskıcı sekülerler geri dönüyor’ inancıyla, iktidarın endişeli muhafazakârları konsolide etmeye çalıştığı dile getiriliyor. Bahsedilen direncin toplumsal karşılığına dair neler söylenebilir? Muhafazakârların endişesi genellenebilir bir gerçeklik taşıyor mu? Ve bu durum muhalefet açısından ne gibi taktik ve stratejilere yol açmalı?

Biri var olduğunu bildiğimiz, anlayabileceğimiz, diğeri açıkça dillendirilmeyen, biraz öbürünün arkasına saklanan iki türlü endişe olabileceğini düşünüyorum. Birincisi bizim zaten bildiğimiz bir endişe; tam demokrasiyi oturtamadığımız için genelde iktidar gücünü eline geçiren toplumsal kesimler, diğerlerinin kaygılarını, ihtiyaçlarını göz önüne almamışlar ve yok saymışlar! Siyasal kültürümüzün böyle, nasıl çözeceğini bilmediği sorunları ‘görmemek’ gibi kötü bir alışkanlığı var. Sanki bilmeyince sorumluluk da ortadan kalkıyor. Ötekinin hakkına sahip çıkma, toplumdaki var olan gerçek çeşitliliğe, farklı hayat tarzları, dünya görüşleri ve hikâyelere saygı duyma geleneği yerleşmemiş. Türkiye’de böyle bir geçmiş olduğu için tabii AK Parti’ye destek vermiş kesimlerin kuşkularının arkasında biraz bu yatıyor. ‘İktidar değişince ben kendi kimliğimle ülkenin daha az sahibi mi olacağım’ kaygısı. Oysa tabii namusuyla yaşayan herkes bu ülkenin eşit sahibi.

Özellikle en tepede olup da hakikaten yargıda, hükümette büyük adaletsizlikler yapmış, hukuk dışı, yasa dışı işler yapmış insanlar var. Şimdi onlar da elbette bundan dolayı hesap vermekten korkuyorlar. İşte bu ikinci kaygıyı duyanlar, özellikle de en tepede olup işin kaymağını yemiş kesimler, bu daha samimi, daha doğal olan kaygıların arkasına saklanıyorlar gibi geliyor bana.

Ama bu meşru kaygıların arkasına saklanan ikinci tarz bir endişe daha var ki, onun haklılık durumu çok farklı. AK Parti ve sonra Cumhur İttifakı dönemi otoriterleşme, kanun dışı uygulamalar ve keyfî-kayırmacı yönetimin gelişimiyle büyük bir kesim haksız maddî kazançlar sağladı. Yani daha adaletli, liyakatli, hukuk devleti temelli bir sistemde edinemeyeceği birtakım maddî kazanımları bu sayede elde etti. Bir kesim çok büyük rantlar elde etti, bunu biliyoruz. Siyasetin en tepesinde olan siyasetçiler arasında bu zaten var.

Ama onun dışında bürokraside, belediyelerde, iktidar destekli sivil oluşumlarda, işte TÜGVA son dönemde çok tartışılıyor, ekonomi dünyasında birçok kesimden insan böyle kazançları kaybetmekten korkuyor olabilir. Çünkü Türkiye’de demokrasiye geçildiği zaman elbetteki en büyük amaç liyakata dayalı, hak edenin hak ettiği yere geldiği bir seviyeye gelmek. Özellikle en tepede olup da hakikaten yargıda, hükümette büyük adaletsizlikler yapmış, hukuk dışı, yasa dışı işler yapmış insanlar var. Şimdi onlar da elbette bundan dolayı hesap vermekten korkuyorlar. İşte bu ikinci kaygıyı duyanlar, özellikle de en tepede olup işin kaymağını yemiş kesimler, bu daha samimi, daha doğal olan kaygıların arkasına saklanıyorlar gibi geliyor bana.

Birinci tür kaygıların en güçlü ilâcı, kapsayıcı bir toplumsal uzlaşmaya oturtulmuş laiklik. Bana göre bunun yegâne yolu da tam demokrasiye geçmek; tam demokrasi kendiliğinden toplumdaki tüm laik ve dini özgürlük kaygılarını karşılar. AK Parti’nin demokratik bir vizyonu olmadığı için bu olmadı. Onun yerine geçmişte mağduriyetler yaşayan muhafazakârlar ‘serbestlik’ kazandı. Bakın ‘özgürlük’ demiyorum, özgürlük, ancak herkesin özgürlüğünün güvencede olmasıyla olur. Belli bir eylemde bulunmak kadar bunu seçmemek de korunmuyorsa, bir yasal güvenceye, devlet korumasına kavuşmamışsa bu serbestliktir, yani özgürlük değildir! Muhalefet özgürlük vaat etmeli ve hayat tarzı, kimlik ile ilgili meşru endişeleri gerçek demokrasi içinde bertaraf edeceği konusunda güven vermeli.

Şunu da söylemek lâzım, ben Türkiye’de bu anlamda bir öğrenme sürecinin de gerçekleştiğini düşünüyorum. Kendisi dışındaki kesimleri yok sayan siyaset biçiminin bir sonuç getirmediği ve kimseye gerçek anlamda bir güvenlik, mutluluk getirmediği bilinci gelişti. Toplumsal alanda da geçmişteki bazı önyargılar, korkular örneğin başörtüsü konusunda büyük ölçüde aşıldı gibi. İki tarafta da tam olarak ortadan kalkmamıştır, elbette çok daha radikal, önyargılı, dogmatik düşünen insanlar her kesimde var ama çoğunluk açısından konuşursak özellikle gençler bunu toplumsal alanda çözdü gibi. Toplumsal hayatta pek bir sorun yaşanmıyor.

Her kesimde bu öğrenme sürecinden istifade etmek yerine geçmiş önyargıları gündeme getirenler hangi motivasyon veya aymazlıkla bunu yapıyor, asıl bunu sorgulamalı! Bugün Türkiye’de geleceğe yönelik olumlu bir siyaset gelişiyor. Ayrıcalıklı çıkar grupları ve önyargılar ortak geleceğin önünde duramasın.

Muhalefet Hukuksuzluklarla Uğraşmalı ama Devr-i Sabık Yaratmamalı

Muhalefet aslında elinden geldiği kadar doğru siyaseti uyguluyor. CHP açısından bakıldığı zaman Kemal Kılıçdaroğlu döneminde büyük bir çaba harcandı bu konuda. Başörtüsü meselesinin bir sorun olmaktan çıktığını, siyasetin konusu olmadığını açıkça söyledi. Devr-i sabık yaratmayacağını da özellikle üstüne basarak söylüyor, reddediyor. En son olarak da CHP’nin muhafazakâr kesimle helâlleşmesi gereğini gündeme getirdi. Bir de şöyle bir avantajı var muhalefetin; dezavantaj olarak görülen parçalı yapısı bu açıdan bir avantaj hâline geliyor. Ne deniyor? Örneğin muhafazakâr kesimleri rencide edecek bir politika yürütmek istesek de bu olmayacaktır çünkü burada Temel Karamollaoğlu var, işte Saadet Partisi’nin olması, İyi Parti’nin olması, sonuçta sağ partilerin olması böyle bir güvence olarak görülüyor. Bu işin öbür tarafının da söylenmesi gerekir, pek akla gelmiyor ama Türkiye’de Alevilere yapılan büyük haksızlıklar var, solculara yapılan haksızlıklar var. O açıdan da bakıldığında CHP’nin bu ittifakın içinde olması onlar için bir güvence olarak düşünülebilir.

Tabii burada sadece parti yönetimlerinin bu politika değişikliklerine gitmesi tek başına yeterli olmuyor. Parti örgütlerinin de buna daha çok uyum sağlaması lâzım ama bu kolay bir şey değil, çünkü milyonlarca üyesi var partilerin. Bu politika değişikliklerinin içselleştirilmesi uzun zaman alıyor. Bu konuda sivil toplum ve medyaya büyük görev düşüyor. Son 20 senede yaşanan olaylara karşı duyulan haklı birtakım tepkiler var, çok mağduriyetler var her kesimden. Ergenekon, Balyoz davaları döneminde yapılmış haksızlıklar var. KHK’lılara yapılan büyük haksızlıklar var. Bu tepkileri tamamen kontrol etmek mümkün değil.

Muhalefetin biraz önce bahsettiğim ayrımı daha fazla ön plana çıkarmasında yarar var: ‘Kimse kimliğinden dolayı, yaşam tarzından dolayı, muhafazakârlık, sekülerlik veya dindarlığından dolayı endişe duymasın! Haksızlık yaptıysanız, adaletsizlik yaptıysanız, kanun dışı işler yaptıysanız ondan endişe duyun! O konuda da hesap soracak olan tamamıyla hukuk devleti. Biz siyaseten böyle bir şey yapmayacağız’ güvencesini vermeli. Biz suç işleyen ve haksız kazanç elde edenlerin hesap verebileceği adil, bağımsız ve tarafsız bir yargı kuracağız, işimiz bu; siyasal dava açmayacağız’ demeli.

Türkiye’nin uluslararası arenada mülteci siyaseti, S-400’ler gibi başlıklar üzerinden dengeleri değiştirerek yürüttüğü diplomasinin, son ABD ziyareti ve Rusya temaslarını da göz önünde tutarak daha ne kadar sürdürülebilir olduğunu düşünüyorsunuz?

Sürdürülebilirlik deyince aslında biz bir şeyi gözden kaçırıyoruz gibi geliyor bana. Ülke için sürdürülebilirlikten mi söz ediyoruz yoksa bir iktidar ve rejim için mi sürdürülebilirlikten söz ediyoruz? Maalesef biraz dünyadaki örnekler üzerinden de gidince otoriter yönetimler yerleşirse dış dünya ile -buna demokratik dünya da dâhil- son derece pragmatik, karşılıklı çıkara dayalı ilişkiler kurabiliyorlar. Bu sayede ayakta da kalabiliyorlar ama bu halklarının yoksullaşması, ikinci sınıf dünya vatandaşı olması pahasına gerçekleşiyor!

Ülke açısından sürdürülebilir olmamakla beraber eğer demokrasiye geçemezsek uygulanan dış politika bir noktada otoriter bir iktidar için sürdürülebilir olabilir.

Demek istediğim şu: Bu politikalar ülke açısından sürdürülebilir değil çünkü ülkenin potansiyelini, kimliğini yansıtmıyor. Şu anda iktidarın bir güvenilirlik sorunu var. Türkiye adına bu politikaların izlendiğini söylersek bu hiçbir ülkeye inandırıcı gelmiyor. Türkiye dış politikası şuursuzca günü kurtarmaya yönelik olarak sürdürülüyor ve ülke olarak potansiyelimizin tamamıyla heba edildiği bir noktadayız. Türkiye bulunduğu yerden, ekonomisinden, insanından, geçmişinden, 1995-2010 döneminde uygulanmış bazı uzun vadeli doğru dış politikalardan dolayı belli bir ağırlığı olması gereken bir ülke fakat bu potansiyel son dönemde bencilce heba edilmiş durumda!

Fakat ülke açısından sürdürülebilir olmamakla beraber eğer demokrasiye geçemezsek bu politikalar bir noktada otoriter bir iktidar için sürdürülebilir olabilir.

Bugün büyük devletlere baktığımız zaman, Çin olsun, Rusya olsun, zaten demokratik ülkeler değil ve onlar için bir ülkenin otoriter olması yakınlık vesilesi. Batı demokrasileri için konuşulan, düşünülen, göz önüne alınan bir mesele ama sonuç itibarıyla dış ilişkilerde, uluslararası ilişkilerde çıkar son tahlilde değerlerin önüne geçiyor. Açıkçası bazen de böyle olması gerekiyor. Çünkü demokrasi adına yapılan uluslararası bazı müdahalelerin tam tersine sonuç verdiğini de görüyoruz. ‘Demokrasi taşıma’ olarak adlandırılan politikaları biliyorsunuz, Irak’ta, Suriye’de müthiş acılara yol açtı, tam tersi sonuçlar yarattı.

Otoriter Rejimler Belli Kesimleri Besleyerek Ayakta Duruyorlar

Demokratik Batı ülkeleri otoriter yönetimlerle çifte standarda dayalı bir ilişki kuruyorlar. Al-ver ilişkisi oluyor bu tabii ki. Demokratik Batı ülkeleri söylemde bazı kısmî müdahaleler dışında o ülkedeki demokrasi, insan hakları ve hukuk ihlâllerine göz yumuyorlar ve o otoriter yönetimleri meşru kabul ediyorlar. Karşılığında da kendi işlerine yarayacak tavizler elde ediyorlar! Mısır olsun, Suudi Arabistan olsun birçok ülkeyle bu tür ilişkiler kurulabildiğini görüyoruz. Tabii burada en büyük kaybeden o ülkelerin toplumlarının büyük çoğunluğu oluyor. Ama herkes kaybetmiyor. Çünkü her zaman zaten bütün rejimler, mutlaka belli bir kesimi memnun ettikleri sürece ayakta kalabiliyorlar, dolayısıyla en otoriter rejimin bile destekçisi, ondan memnun olan, ondan kazanan bir toplumsal tabanı oluyor. Bu Türkiye için en kötü senaryo, yani ben Türkiye’nin böyle bir yöne gidebileceğini düşünmüyorum ya da böyle bir şey olursa bizim açımızdan çok büyük bir başarısızlık olur. Çünkü Türkiye’nin hakikaten önemli bir demokrasi deneyimi var.

Milada Dönüş, Murat Somer kitabına ait kapak görseli
‘Milada Dönüş: Ulus Devletten Devlet-Ulusa Türk ve Kürt Meselesinin Üç İkilemi’, Murat Somer, Koç Üniversitesi Yayınları, Şubat 2015.

Öte yandan yeni kurulmuş bir devlet değil, Cumhuriyet olarak yüzyıllık bir geçmişi olmasının, dış dinamiklerle değil ulusal bir bağımsızlık savaşıyla kurulmasının ötesinde biliyoruz ki, bu bir İmparatorluk geçmişine de dayanıyor, Cumhuriyet de İmparatorluk kurumlarının üzerine kuruldu; İmparatorluğun merkezinin mirasçısı olan bir ulus-devletten bahsediyoruz. Sonra Türkiye’de ekonomide, eğitimde, kadın istihdamında ortalama göstergeler hiç iç açıcı olmamakla birlikte gene her meslekte, özel sektörde, bürokraside, sivil toplumda hiç azımsanmayacak bir insan kaynağı var. Batı ile çok uzun süreli önemli bağlarımız, tarihsel ilişkilerimiz var. Dolayısıyla bizim böyle bir otoriter rejim senaryosuna evrilmemiz çok büyük bir başarısızlık olur.

Bizim demokrasiye geçmek için dışarıdan medet ummamız da ne mümkün ne de doğru. Kendi göbeğimizi kendimiz keseceğiz.

Kurumsal siyasetin genç nesillerle ilişkilenerek var olmaya çalıştığı, buna karşılık genç nesillerin kendilerini tanımlayan yeni iletişim araçlarıyla alternatif düzenlere yöneldiği bir dinamizmin görüldüğü söylenebilir. Gençlerin yerleşik siyasi mecralarda daha fazla imkân ve yetki elde ettiği bir dönüşümü yakın bir zamanda görebilir miyiz sizce?

Gençlerin potansiyelini çok önemli görüyorum gerçekten. Ama bunun otomatik olarak ortaya çıkmayacağını da görmek lâzım çünkü siyasette aslında örgütlülük çok önemli, yani sayıdan, nicelikten çok örgütlülük önemli. Sayıca küçük de olsa örgütlü olabilen, beraber hareket edebilen gruplar her zaman daha etkili olabiliyorlar siyasette. Gençler şu anda çok önemli bir hâle geldiler çünkü önümüzdeki seçimde oy güçleriyle de bütün partiler için dikkate alınması gereken bir topluluk hâline geldiler ama bu kendi başına bir özne, fail olma durumu değil çünkü bunun için bir örgütlülük gerekiyor. Ama örgütlülük bugünün Türkiye’sinde tabii izin verilmeyen, çok kısıtlanan bir şey. Örneğin Boğaziçi Üniversitesi’nde olanları biliyoruz; öncesinde başka birçok üniversitede olanları biliyoruz.

Gençlerin geleceklerini Türkiye’de görmeye başladıkları kayda değer büyük ölçekte iyileşmenin olması hem biraz zamana bağlı hem de demokrasiye geçtikten sonraki iktidarın iyi yönetebilmesine bağlı.

Şehir Üniversitesi kapatılırken gördük, kavga siyasi elitler arasında oluyor ama kaybedenler öğrenciler oluyor ve hiç umursanmıyorlar. Sen siyasi kavganı vereceksen ver de gençlerin okulunu niye kapatıyorsun? Bunu kimse sormuyor. Demokrasiye geçtikten sonra bundan en çok kazanan kesimlerden biri gençler olacak. Çünkü daha özgür bir ortama geçeceğiz ve mutlaka nispeten liyakat temelli bir sisteme geçeceğiz. Bundan gençlerin çoğunluğu kazanacak, bir azınlık ise kaybedecek ama birdenbire çok büyük bir iyileşme beklememek lâzım. Büyük bir gelişmenin olabilmesi için bir defa bizim yeniden pastayı büyütmeye başlamamız lâzım, yani istihdamın artması lâzım, iş olanaklarının artması lâzım, eğitimin kalitesinin yükselmesi lâzım. Bu da yatırım ve zaman işi. Üniversitelerde binbir zorlukla yetişmiş hocalarımızın önemli kısmını yurtdışına kaybettik; beyin göçü oluyor.

Eski siyasete dönüp birilerinden alıp bir başkasına vermek şeklinde yapılırsa o zaten bir kısır döngü oluyor yine! Adaletsizlikler yaratmadan bunu yapacaksınız. Bu da kolay değil. Nasıl haksız ihaleyle, çökmeyle zengin olanlar varsa, maalesef hak etmeden profesör, doçent, yargıç olanlar da çok oldu son dönemde. Bu gibi sorunları başka haksızlıklar yaratmadan çözmek kısa sürede kolay değil.

Bugün gençlerin istihdamını engelleyen, kaynaklarını tamamıyla eriten birtakım kara delikler var. İşte yurt sorununu düşünün, bugün belli yerlere dağıtılmış durumda o yurtlar; hak etmeyen kesimlerin elinde amaç dışı kullanılan yurtlar ne olacak? Hak eden gençlere verilecek ama gerçek bir iyileşmenin, yani bu gençlerin gerçekten geleceklerini Türkiye’de görmeye başladıkları kayda değer büyük ölçekte iyileşmenin olması hem biraz zamana bağlı hem de demokrasiye geçtikten sonraki iktidarın hakikaten iyi yönetebilmesine bağlı.

HDP’nin yakın zamanda açıkladığı tutum belgesinde yer alan önerilerin Türkiye ölçeğinde uygulanabilecek nosyona sahip olmasının kimlik sorunlarının çözümünü kolaylaştıracağını ifade ediyorsunuz. Uluslararası bir boyut da kazanan Kürt Sorununun ülke sınırlarını ve gündemini aşan yönleri ve çözümüne dair neler söylenebilir?

İki şey söylenebilir; birincisi tabii bu Kürt sorunu Türkiye sınırlarını aşan bir sorun, ben zaten kendi çalışmalarımda da onu hep çok uzun zamandır vurguluyorum; hatta kitabımda Kürt meselesinin çözülebilmesi için çözüm bulması gereken üç ikilemden bahsetmiştim. Bunlardan bir tanesi kimlikle ilgili, bir tanesi siyasal elitlerin aralarında işbirliği yapabilmesi, güç paylaşımı ile ilgili, üçüncüsü de dış güvenlikle ilgili. Bu üç ikilemin aynı anda çözülmesi lâzım.

Örneğin biz Türkiye’deki Kürt meselesini demokratik bir şekilde çözemezsek Suriye’deki Kürtlere de olması gerektiği gibi bir politika uygulayamıyoruz. Mesela benim görüşüme göre Türkiye’deki, bölgedeki Kürtler Türkiye için bir müttefik olmalı. Bu çok doğal bir şey zaten. Nasıl Türkiye’deki insanların bir bölümü için Azeriler, Azerbaycan’daki Türkler akraba ise, ya da Bulgaristan’daki, Yunanistan’daki Türkler, Müslümanlar ile önemli kültürel bağlar söz konusuysa, aynı zamanda da bizim insanlarımızın önemli bir bölümünün Suriye’deki, Irak’taki, İran’daki Kürtlerle akrabalık ilişkisi var, kültürel bir bağı var. Bu, Türkiye için büyük bir zenginlik ve güç aslında. Çünkü dış ilişkilerde, ekonomide Türkiye’nin yumuşak gücünü artıracak, güvenliğini pekiştirecek bir şey olarak görebiliriz aslında bunu.

Ama Türkiye’deki Kürt sorunu demokratik olarak çözülmediği sürece o zaman komşulardaki Kürtlerin örgütlenmeleri de bir tehdit hâline geliyor, özellikle de devlet açısından.

21. Yüzyılın Fikrî İklimi Kimlik Meselesini Çözmek İçin İmkân Sağlıyor

Aynı şekilde sınırların ötesindeki bazı gelişmeler, Türkiye’deki Kürt meselesinin çözümünü zorlaştırabiliyor. Mesela 2013-2015 arasındaki müzakere sürecinin bozulmasında temel neden olmasa da Suriye’deki gelişmeler etken oldu; bu durum, müzakerelerde hem Kürt tarafının hem de Türkiye’de hükümetin tehdit algılarını ve hesaplamalarını etkiledi.

Burada vizyon çok önemli. Türkiye’nin ulaşmak istediği nokta bence bölgesindeki bütün Kürtlerin Türkiye’yi bir dost olarak gördüğü, Türkiye’nin de sınır ötesi Kürtleri dost olarak gördüğü bir noktaya gelmek. O noktaya gelebilmek için de Türkiye’deki Kürt meselesini demokratik uzlaşma ile çözmek gerek.

Bu konuda söyleyebileceğim ikinci husus şu; Türkiye, 1923’te kurulduğunda bambaşka bir dünya vardı. Türkiye’yi kuran siyasal elitler, o dünyadaki şartlara göre, o dünyanın imkânlarına göre ve o çağın fikirsel ikliminin bir parçası olarak, ayakta kalacak bir ulus devlet kurmaya çalıştılar. Bunun için de o dünyada bilinen bazı modelleri uyguladılar. Yani modernleşme denince anlaşılan bir şey var, gelişme denince anlaşılan bir şey var o dönemde. Ulus, ulus-devlet denince anlaşılan bir şey var 1920 ve 1930’larda. Devlet gücü kullanarak kültürleri, yaşam tarzlarını, doğayı dönüştürmek, homojenleştirmek, o dönemde kabul gören, ‘güçlülük’ ifade eden şeyler. “Yüksek modernizm” diyoruz buna.

Dolayısıyla dünyadan bağımsız bir deneyim değil Türkiye’nin o dönemki deneyimi. Fransa, Meksika, Çin, Macaristan, Rusya, hatta Kanada hepsi benzer şeyler yapmaya çalışıyor. Bulgaristan’dan İran’a coğrafyamızdaki ülkelerin uygulamalarına baktığımızda da azınlıklara, yerelliğe, çeşitliliğe yönelik çok farklı uygulamalar görmüyoruz. Bu tabii o uygulamaların ideal oldukları, yanlışlar yapılmadığı anlamına gelmiyor, sadece o çağın koşullarında açıklayabileceğimiz, anlayabileceğimiz uygulamalar olduğu anlamına geliyor.

21. yy.’a geldiğimiz zaman dünyada bu tür sorunları çözmek için elimizde çok daha farklı imkânlar var ve farklı fikirsel bir iklim var, dolayısıyla da bu dünyadaki gelişmelerden yararlanarak biz yüz yıl önce yapılamamış ya da yapılmamış bazı şeyleri bugün yapabiliriz.

Otoriter yönetimlere karşı direnç siyasetinin mevcut iktidarların güç tahakkümünü artırabileceğinden ve buna karşı ‘alan açma siyaseti’nin öneminden bahsediyorsunuz bir süredir. ‘Alan açma siyaseti’ ile ne kastettiğinizi ve direnç siyasetiyle ilişkisini açıklayabilir misiniz? Bu bağlamda örneğin, Kadın Hareketini veya Boğaziçili öğrencilerin ve akademisyenlerin mücadelesini hangi kavram setiyle değerlendirmek gerekir?

20. yy.’daki otoriter rejimler, 21. yy.’daki otoriter rejimlerden biraz farklı. Son on yılda artık biliyoruz ki dünyadaki en yaygın otoriter rejim şekli, bu seçimsel otoriter veya rekabetçi otoriter dediğimiz rejimler oldu. Bu rejimler, otoriterler yani hak ve özgürlükleri kısıtlıyorlar, muhalefeti kısıtlıyorlar baskı uyguluyorlar. Ama seçimle iktidara geliyorlar ve bu seçimler de adil, özgür seçimler olmasa da tamamen sahte seçimler de değiller; yani gerçek bir mücadelenin olduğu seçimlerden bahsediyoruz. Dolayısıyla otoriter rejimlerin bu iktidarlarını sürdürebilmeleri için belli bir toplum kesiminin desteğini almaya devam etmeleri gerekiyor. Bunu yaparken de bu rejimlerin çoğunluğun desteğini alabilmek için onların tehdit algısını sürekli olarak ayakta tutmaya çalıştıklarını görüyoruz. Bir tehdit algısı yaratıyorlar ve bu tehdit algısı nedeniyle kendi tabanları da onların otoriter uygulamalarını, yanlış uygulamalarını sineye çekiyor; ‘bu iktidar olmazsa daha kötü olur’ düşüncesi ile.

Günümüzdeki otoriter iktidarların muhalefete ihtiyacı var; çünkü muhalefet olmazsa kendi tabanını da koruyamayacak, muhalefet istiyor ama kendi istediği alanda siyaset yapan bir muhalefet istiyor.

İşte bu yüzden ‘direnç siyaseti’, durdurmaya yönelik tepki siyaseti tam tersine otoriter rejimlerin pekişmesi ile sonuçlanabiliyor. Çünkü iktidar karşıtı toplumsal kesimlerin bunu kendilerine saldırı olarak algılaması sağlanıyor. Muhalefet iktidarı ittikçe iktidar da onların bu itmesini bir kaldıraç gibi kullanarak kendi toplumsal tabanını koruyor ve iktidarda kalmaya devam ediyor.

Klasik otoriter rejimlerde bu direnç siyasetinin bir anlamı vardı. Çünkü bu klasik otoriter rejimler, sadece baskıyla ayakta kalıyorlardı, o baskıya karşı direnç göstermenin bir anlamı vardı. Bugünkü rejimler ise manipüle ederek ve kendi tabanlarını, tehdit algısını canlı tutarak ayakta kalıyorlar. Muhalefeti ortadan kaldırmak istemiyorlar, günümüzdeki otoriter iktidarların muhalefete ihtiyacı var; çünkü muhalefet olmazsa kendi tabanını da koruyamayacak, muhalefet istiyor ama kendi istediği alanda siyaset yapan bir muhalefet istiyor. Yani siyasetin faaliyet gösterdiği alan aynı zamanda da bu iktidarın tabanındaki tehdit algısını canlı tutabileceği alan. Bu alan, aynı zamanda da muhalefeti bölen, içinde ikilikler yaratan bir alan oluyor.

Bunlar son derece stratejik olarak seçiliyor, Türkiye’de de son derece profesyonel bir şekilde yapıldı bu diye düşünüyorum. İktidar medyasının ısrarla gündemde tutmaya çalıştığı konular zaten bunu açıkça gösteriyor yakın zamanlarda da.

Alan açma siyaseti ise işte tam da bunu bozan bir siyaset. Siz, siyasetin eksenini, konuşulmayan, bahsedilmeyen yeni eksenlere çekiyorsunuz. Siyasetin tartıştığı, rekabet ettiği, mücadele verdiği yeni konulara çekiyorsunuz ve bu yeni konular aynı zamanda muhalefeti birleştirebilecek, toplumun çoğunluğuna umut verebilecek, onları mobilize edebilecek konular olursa o zaman bu şekilde demokrasiye geçmek de mümkün!

İnsanlık Olarak Çok Geliştik Ama Doğaya Karşı Zayıf Düştük

Ben bu alan açma siyasetini tamamıyla otoriter rejimler ve demokrasiye geçiş bağlamında ele alıyorum. Fakat bunu çok daha geniş ölçekte de tartışmak mümkün, bu aslında aynı zamanda 20. yy. modernitesinin anladığı güç kavramının dışında bir güç kavramından da ilham alıyor. Dünya deneyiminin de bir parçası; çünkü tam da aslında otoriterleşme bağlamında Türkiye’de ve birçok ülkede böyle şeyler olurken aynı zamanda modernitenin güç kavramını, anlayışını da sorguladığımız bir çağdayız.

Çünkü şunu anladık, biz son 200-300 yıl boyunca insanlık olarak çok güçlendiğimizi zannettik, hakikaten güçlendik de yani hiç tahayyül bile edilemeyen şeyleri başardık. Mars’a araç gönderiyoruz, dünyanın her tarafını havayolları, ulaşım yolları, internet ağları ile birleştirmiş durumdayız. Birçok hastalığı ortadan kaldırdık, yaşam beklentisi müthiş uzadı ama bir de fark ettik ki biz doğaya karşı korkunç zayıflamış durumdayız bütün bunların sonucunda. Hatta birey olarak çok zayıflamış durumdayız; çok inanılmaz bir çağdayız bugün, insanın yarattığı yapay zekânın belki de insanı gereksiz kılacağı bir noktaya gidiyoruz. Özgür irade dediğimiz şeyin ortadan kalkma ihtimalini konuşuyoruz. Bütün modernitenin en büyük amacı neydi? Özgür irade, özgür insanı yaratmak iken bugün işte bu yapay zekâ bu özgür iradeyi tehdit ediyor. Dolayısıyla birey olarak da zayıflıyoruz.

Böyle bir perspektiften güç kavramını yeniden sorguluyoruz ve bu bağlamda siyaseti yeniden sorgulamamız gerekiyor. Çünkü siyaset de son 20-30 senede çok kirli bir kavram hâline geldi dünyada. Hatta bütün demokratik toplumlara bile baktığımızda siyasete olan güvenin çok düştüğünü görüyoruz, gençler açısından da böyle. Yolsuzlukların olduğu, bencilce amaçların güdüldüğü, topluma artı bir değer kazandırmayan tam tersine eksi bir değer yaratan bir alan olarak görülüyor. İşte bu aslında çok olumsuz bir şey, çünkü eğer biz geleceğimizi piyasaya ya da başka birtakım güçlere bırakırsak bunlardan hiçbirine çözüm bulmamız mümkün değil. Ancak siyaset dediğimiz alanı, insanların ortak akıl oluşturarak kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmeleri için kolektif kararlar verdiği bir alan olarak yeniden ön plana çıkarmak lâzım. Ve siyaseti kirli bir alan değil temiz bir alan olarak yeniden yaratmamız lâzım!

Boğaziçili gençlerin ve kadınların mücadelesine gelirsek, bir genelleme yapmak o kadar kolay değil aslında. Örneğin Boğaziçi’ndeki öğrencilerin ve öğretim üyelerinin yaptıklarına baktığımız zaman tek bir uygulama görmüyoruz. Kadın hareketi biraz daha farklı, güçlü bir kadın hareketi oluştu ve bir siyaset tarzının olduğunu söylemek mümkün. Kısmen direnç siyasetini uyguladığı oranda belki o kadar çok büyük bir alan açmış olmuyor ama mevcut siyasetin bahsetmediği konulardan bahsettiği oranda konu bazında gittiği oranda ve eski siyaseti bölen ayrımları aşabildiği oranda alan açtığını düşünüyorum.

Siyasal partiler ile sivil toplum arasındaki ilişki de çok önemli. Kolay bir ilişki değil çünkü çok farklı koşulları var. Birbirlerini çok iyi anlamaları da mümkün değil. Bugün bence en önemli mesele bu ikisi arasında güvene dayalı bir ilişkinin ve ortak bir programın oluşabilmesi.

Kadın hareketi de öğrenci hareketi de farklı hayat tarzlarından öğrencileri ve kadınları bir araya getirdiği zaman yeni bir alan açmış oluyor. Çünkü muhalefeti bölen eksenlerin dışında farklı bir ortak ülkü, farklı bir ortak kimlik üzerinden mobilize olmuş oluyor. Kadın hareketinin bunu yaratmada oldukça başarılı olduğunu düşünüyorum. Çünkü, uzmanı değilim ama görebildiğim kadarıyla farklı kesimlerden, farklı hayat tarzlarından kadınların gerçekten ortak meseleleri var, tamamı ile bunun üzerinden siyaset yapıyor, birlikte siyaset yapıyor ve bu sayede de oldukça ivme kazandı diye düşünüyorum. Öğrenciler açısından bunu söylemek zor ama onlar da bunu yapabildikleri sürece önemli bir alan açacaklar siyasette diye düşünüyorum.

Yani burada bir kesişim zaman zaman söz konusu olabiliyor. Bir yandan direnç siyaseti örgütlerken bir yandan alan da açabiliyorsunuz. Tamamen birbirini dışlamayan siyasetler olarak da görmek mümkün diyebilir miyiz?

Evet, tabii burada şöyle bir şey de var, siyasal partiler ile sivil toplum, yani kadın hareketi, öğrenci hareketi arasındaki ilişki de çok önemli. Kolay bir ilişki değil çünkü çok farklı koşulları var. Birbirlerini çok iyi anlamaları da mümkün değil. Bugün bence en önemli mesele bu ikisi arasında güvene dayalı bir ilişkinin ve ortak bir programın oluşabilmesi. Yani şu aşamada bir defa en önemli meselenin demokratik hukuk devletine geçiş için gerekli bir programa destek vermek olduğunu düşünüyorum. Ama tabii bu desteğin arkasında bir güvenin de olması lâzım. Gerçekten o siyasetin gençlerin, kadınların, çalışanların ihtiyacı olan konulara eğilmeye başlayacağına dair bir inancın olması lâzım. Bu inancın olabilmesi için de siyasal partilerle toplumsal taban arasındaki iletişim çok önemli.

Siyasetçiler İlkelerle Farklı Kesimlerin Tercihleri Arasnda Denge Kurmalı

Bir de sivil toplumun parti dünyasının gerçekleri konusunda biraz daha anlayışlı olması lâzım. Sivil toplumda sırf doğruları söylemek daha kolay, çünkü kimseden oy istemiyorsunuz. Ama toplum bambaşka gerçeklikleri yaşayan milyonlardan oluşuyor ve partiler hepsinden oy almak zorunda.

Sivil toplumda doğruları söyleyerek kahraman oluyorsunuz, siyasette ise kazanarak ve doğruları hayata geçirecek iktidarı elde ederek; bu iktidarı da size insanlar veriyor, onların oyuna muhtaçsınız. Yanlış anlaşılmasın, her nabza ayrı şerbet veren ilkesiz siyaseti savunmuyorum tabii ama siyasetçiler ilkelerle farklı toplumsal kesimlerin tercihleri arasında bir denge kurmak zorunda.

Hem siyasetin hem de siyaset dışı toplumsal alanların kesişiminde bulunan yerel yönetimlerin el değiştirmesini, alan açma siyasetinin somut kazanımı olarak görüyor musunuz? Eğer öyleyse alan açma siyasetinin toplumsal muhalefetin tavrında ortak bir kabule evrildiğini düşünebilir miyiz?

Ortak kabul yerine çok önemli bir deneyim diyelim buna isterseniz, çünkü ortak kabul çok iddialı bir söz, herkesin ortaklaştığı bir şeyden söz etmek mümkün değil ama çok önemli bir deneyim. Neden önemli? Bunu belki şöyle açıklayabiliriz, aslında alan açma, kolektif olarak bir fail olma ve siyasal güç kazanma anlamına geliyor. Nasıl bir çocuk, ben şuraya tırmanabilecek miyim, şuradan atlayabilecek miyim diye düşünür, yapıp yapamayacağını bilmez ama yapabildiğini gördüğü zaman bir güven gelir ve der ki ‘bu benim yapabileceğim şeyler arasında’; siyaset tabii grup olarak, kolektif olarak yapılan bir şey ve başardıkça kolektif olarak kendine güveni gelecek.

Yerel yönetimlerdeki başarının arkaplanı var dikkat ederseniz, bunu çok geriye götürmek mümkün. Biz aslında siyaseti öğrendik, bunun içine 2013 Gezi protestolarını da ekleyebiliriz, orada çok farklı kesimlerden bir sürü insan bir araya geldi ama bir gösteri şeklinde bir araya geldi, ortak bir programı yoktu, temsilcisi yoktu yani oluşturulmaya çalışıldı tabii ama bu çok kolay bir şey değil, milyonlarca insandan bahsediyoruz. Ondan sonra 2014 seçimleri, 2015 Haziran seçimlerindeki deneyim, önemli bir başarı kazanıldı ama ondan sonra iki seçim arası kaybedildi. 2017-2018 seçimleri, burada denenen siyasal stratejiler ve 2019’da bir araya gelmez denilen farklı kesimlerin birlikteliği; bütün bu deneyimlerden öğrenilen şeyler var. 2019 yerel seçimlerinde bu farklı kesimlerden insanlar ortak bir siyasal harekette buluştular ve başarılamaz denilen bir şeyi başardılar.

İşte bu bir özneleşme, failleşme! El ele verince yani ortak bir amaç için ortak siyasal davranış gösterince olmaz denilen bir başarı kazanıldı. Bundan gelen bir güven var, ‘bunu yapabiliyoruz demek ki’ şeklinde bir failleşme bu. Bir aktör olma. Bu anlamda bir alan açılmış oldu. Çünkü daha önce bir araya gelemeyen kesimler ortak hareket ederek siyasal başarı ve değişim yaratma güçlerinin olduğunun farkına vardılar. Böyle bir güç var, biz bu gücü kullanırsak bazı şeyleri değiştirebiliriz!

Yerel yönetimlerle birlikte muhalefetin söyledikleri sırf bir vaat olmaktan çıkıyor, uygulanmış birtakım sözler hâline geliyor. Bu da tabii büyük bir alan açıyor hem Türkiye için hem de muhalefet için.

İkinci anlamda da bir alan açmış oldu, şu şekilde; muhalefette iken siz bir şeylere itiraz edebiliyorsunuz, talepte bulunabiliyorsunuz ama uygulayamıyorsunuz. Şimdi muhalefet çok büyük bir politika uygulama imkânı kazandı yerel yönetimler yoluyla. Bu aslında demokrasiye geçiş için de çok büyük bir şans, bir kazanım. Çünkü muhalefet iktidara geldiği zaman çok kolay bir durumla karşılaşmayacak, bir yönetme sorumluluğuyla karşı karşıya olacak, bir sürü toplumsal kesimin talebi ile karşı karşıya kalacak. Bunlarla başa çıkması için kadrosunun olması lâzım, fikrinin olması lâzım, deneyimden gelen bir repertuarının olması lâzım. Aynı zamanda da topluma güven verebilmesi lâzım. Bunu da bir dil üzerinden yapacak, belli bazı kavramlar üzerinden yapacak; şimdi yerel yönetimlerde iktidara gelerek muhalefet işte bütün bunları oluşturmak için zaman kazandı.

Bir dil oluşuyor hem de bir deneyim kazanıyor, burada yönetme deneyimi olan kadrolar ortaya çıkıyor. İşleyen, işlemeyen politikalar konusunda deneyim kazanıyor; yaratıcı da birtakım şeyler ortaya çıkıyor. Bu askıda fatura uygulaması gibi veya yurt dışında kurulan bazı ilişkiler dolayısıyla kredi elde etmek, kaynak ortaya çıkartmak gibi. Belli kara deliklerin kapanmasıyla yaratılabilecek bazı kaynaklar var, yaratıcı yollardan yaratılacak kaynaklar var. Tabii burada iyi uygulamalar var, o kadar iyi olmayan uygulamalar var. Ama artık muhalefetin söyledikleri sırf bir vaat olmaktan çıkıyor, uygulanmış birtakım sözler hâline geliyor. Bu da tabii büyük bir alan açıyor hem Türkiye için hem de muhalefet için.

Suriye-Irak tezkeresi 2 yıllık bir süreyle yeniden onaylanırken CHP önceki hamlelerinden farklı bir tutum sergiledi ve hayır oyu verdi. Bu farklı tutum, Muhalefet cephesi açısından bakarsak sizce nasıl karşılandı? Millet ittifakının akıbetine yönelik olumlu/olumsuz neler getirir?

Bahsettiğimiz alan açma siyasetinin bir örneği olarak görüyorum. Farklı bir dış politika ve ülkemizdeki milyonlarca insanın hassasiyetlerini gözeten bir siyaset alanı açıldı. Öte yandan muhalefetin yeni siyasetinin önemli bir boyutu farklılıklarına rağmen ortak hareket etmeyi öğrenmek. Eleştirilere ortak bir dille, ‘biz demokrasiye geçmek için bir araya geldik, o konuda beraberliğe devam, ama hâlâ ayrı partileriz, her konuda aynı düşünmek zorunda değiliz’ dediler. Bu çok önemli.

Popülist akımların ve sağcılığın güçlendiğinin ama aynı zamanda göreceli bir düşüş de yaşadığının görüldüğü Dünya’da, ABD seçimleri sonrası küreselleşme eğiliminin artacağına dair öngörüler ve tartışmalar yapılıyor. Bununla birlikte Ortadoğu uzun süredir istikrarsızlığn hüküm sürdüğü bir atmosferi yaşıyor. Türkiye’nin popülizmden ari kendi içinde uzlaşmış her kesimi kapsayan yeni bir yönetim beklentisi karşılık bulursa Ortadoğu sorunlarına olumlu yansıması olabilir mi? Ayrıca küresel aktörlerin dışladığı sorunların çözümünde Türkiye’nin kurucu düzeyde rol alabilecek dinamiklere sahip olduğunu düşünüyor musunuz?

Düşünüyorum ama mevcut iktidarın uzun süredir iddia ettiği ve gerçekleştirmeye çalıştığı kurucu rolden çok farklı bir rol. İktidarın uygulamaya çalıştığı bu kurucu rol hiç gerçekçi olmayan, ayakları yere basmayan, ayağını yorganına göre uzatmayan bir kurucu rol imajıydı. Zaten o yüzden de müthiş bir başarısızlıkla sonuçlandı.

Küresel Sorunlara Önerilen Yeni Somut Çözümler Henüz Yok

Dünyadaki büyük resim açısından bakarsak, sadece popülist değil, ben otoriter alternatifler diyorum buna, dünyadaki büyük problemlere karşı insanlar bilinçli ya da bilinçsiz kaygı duyuyorlar, endişe duyuyorlar ve farklı bir arayış içindeler. Şu ana kadar bunlara yalancı ya da yüzeysel çözümler getiren otoriter modeller ortaya çıktı. Bunların bazılarına popülist denebilir ama hepsi popülist değil. Bunu Filipinler’de de görüyoruz, Meksika’da da görüyoruz, ABD’de Trump döneminde, Macaristan’da, Türkiye’de görüyoruz. Yani gücü merkezileştirmek, tek bir kişiye odaklamak ve bu sayede insanlarda bir güvenlik algısı oluşturmak. Sorunların teşhisinde her zaman yanlış değiller bunlar ama önerdikleri çözümler yanlış, yani çözüm değil!

Ama bunun karşısında demokratik alternatifler henüz ortaya çıkmış değil, yani büyük dünya ülkelerine baktığımız zaman demokratik partilerin, aktörlerin kazandığı bazı başarıları mesela ABD’de Biden’ın, Almanya’da Sosyal Demokratlar’ın kazandığı başarıları ben nihaî başarılar olarak değerlendiremiyorum. Çünkü küresel sorunlara yeni çözümler henüz önermiyorlar. Mesela Trump’ın, beğenin beğenmeyin bazı çözümleri vardı. Halka diyordu ki ‘dünyada büyük bir mülteci, göçmen sorunu var, bu da iklim değişikliği ile ilgili, bu daha da büyüyecek bir olay, ben bir duvar öreceğim ve sizi koruyacağım’ diyor. Bu yanlış ama kolay anlaşılır bir çözüm!

Şimdi bu gibi sorunlara ve kapitalizmin büyük krizine karşı demokratik çözümler, alternatif modeller görmüyoruz dünyada. Örneğin Biden’ın çok farklı önerdiği bir şey yok, Obama’dan ya da Clinton’dan çok farklı önerdiği bir şey yok ama bugün dünyadaki sorunlara baktığımız zaman bunların altında Clinton’ın uyguladığı, Obama’nın uyguladığı politikalar var. Dolayısıyla ne olacağını bilmiyoruz.

Burada Türkiye’nin kurucu rolü şu anlamda çok önemli olabilir. Değişim Türkiye gibi ülkelerden gelebilir. Tabii aşırı iddialı olmayalım ama bugün dünyada bu bahsettiğim otokratikleşme, seçimsel otoriter rejimlerin gelişmesi ABD’de, Meksika’da, Macaristan’da, Polonya’da da olan bir sorun. Bu sorunu demokratikleşerek aşma, yenme arayışı var dünyada. Eğer Türkiye bunu demokratik olarak başarabilirse gerçekten bu sefer önemli bir örnek olur ve dünyadan bir destek de kazanabilir. Aslında Türkiye eğer seçimler yoluyla bu otoriterleşmeyi geri çevirebilirse ve bir kalkınma yoluna da girebilirse bu dünyada 21. yy.’daki ilklerden biri olacak ve işte Türkiye’nin Müslüman bir ülke de olması, Ortadoğu’nun kıyısında olması, lokasyonu vs. bu açılardan da bakıldığı zaman hakikaten psikolojik etkisi fazla olabilecek bir örnek olacak.

Küresel krizlerin ortasındayız hep beraber. Göçmenlerin kitlesel yolculuğu, küresel covid-19 salgını, iklim krizi ki geçtiğimiz günlerde yeni bir iklim zirvesini geride bıraktık; bunlara olması kuvvetle muhtemel su ve gıda krizlerini de ekleyecek olursak bir yandan güvenlik meselesinde bir paradigma değişikliğinin olması gerektiği ortada ama bir yandan da ulus-devlet merkezli algı dünyayı şekillendirmeye devam ediyor. Siz bahsettiğimiz bu küresel krizlerin bu paradigmayı dönüştüreceğini düşünüyor musunuz?

İnsanî güvenlik problemini ön plana alan ve küreselleşmeden vazgeçmeden ama sorunları daha fazla yerinden çözen, her ülkenin kendi özerkliğine de ağırlık veren bir modelin ortaya çıkması lâzım. Ve bu modelin demokratik olması lâzım, insanlığın yararına olması için.

Kesinlikle şekillendirecek ama burada insanî güvenlik mi yoksa askerî güvenlik mi ön plana çıkacak bunu bilmiyoruz. Güvenlik kesinlikle ön plana çıkacak, bunun toplumsal tabanı da var. Bugün bu kadar demokratik başarısı olan Batı ülkelerinde bile müthiş bir korku var ve şu anda bir otoriterlik tabanı oluşmuş durumda. Afganistan’dan 10-20 göçmen alan ülkeler, siyasette oturmuşlar bunu konuşuyorlar, bu bir korku yaratmış durumda bu toplumlarda. Bu insanlığın, beşerin mükemmel bir varlık olmamasıyla ilgili olan bir şey, bu bir insanlık durumu. Dolayısıyla da bir güvenlik ihtiyacı ortaya çıkıyor. Bu güvenlik ihtiyacını biraz önce bahsettiğim otoriter modeller tamamıyla bir askerî güvenlik üzerinden, ordularını güçlendirerek, duvarları güçlendirerek karşılamaya çalışıyorlar; tabii bu bir çözüm değil kesinlikle! Çözüm ne olabilir?

İnsanî güvenlik problemini ön plana alan ve küreselleşmeden vazgeçmeden ama sorunları daha fazla yerinden çözen, her ülkenin kendi özerkliğine de ağırlık veren bir modelin ortaya çıkması lâzım. Ve bu modelin demokratik olması lâzım, insanlığın yararına olması için. Çünkü her yerde küçük bazı elitlerin, azınlıkların yararına olan güvenlik devletleri açıkçası ortaya çıkabilir. Çoğunluğun yararına olan güçlü devletlerin ortaya çıkabilmesi için mutlaka demokratik modellerin ortaya çıkması lâzım. Bunu da insanlar yapacak, yani bu küresel olaylar otomatikmen bu değişimleri yaratmıyor. Sonuç olarak değişim yönünü insanlar belirliyor. Nasıl 19. yy.’da müthiş değişimler oluyordu dünyada, demiryolları ile kapitalizm ile birlikte müthiş bir küreselleşme vardı, işte o zaman ortaya çıkan akımlar; milliyetçilik akımı, sosyalizm akımı, bunlar belli birtakım çözümler sundular o zamanki küresel gelişmelere ve bunun sonucunda bir dünya sistemi ortaya çıktı. Bunu yapanların yine siyaset yoluyla insanlar olduklarını biliyoruz, yani yine siyasete dönüyoruz.

Yerkürenin efendisi değil parçası olduğumuzu anlıyoruz, gereğini yapmazsak yok olacağız.

Siyasette bir modelin sadece fikirsel olarak en doğru, belki en ideal model olması tek başına yeterli olmuyor. O dönemde de belki daha iyi birtakım modeller ortaya çıkmış olabilir ama siyasette örgütlenebilen, siyaseti kullanabilen modeller hayata geçtiler. Bugün de benzer bir durumla karşı karşıyayız. Bu bahsettiğim sorunlara çözüm olabilecek modelleri tartışacağız ama aynı zamanda siyaseti tartışmak zorundayız çünkü bu modelleri bir şekilde hayata geçirecek bir siyasal güç yaratılamazsa sonuç itibariyle bunların hayata geçmesi, uygulama şansı bulabilmesi de mümkün değil!

Devlet merkezli ve insan merkezli güvenlik paradigmasının yanına belki gezegen güvenliği gibi bir üçüncü seçenek de eklemek lâzım?

Ben bu alan açma siyasetinden bahsederken, bu üçüncü paradigmadan bahsediyordum. İnsan merkezli derken tabii doğayı insanın rakibi gören insan merkezli anlayıştan bahsetmiyorum. Bunun insanın zararına olduğunu anladık. Tam tersine doğayı, diğer canlıları rakip olarak görmeyen, gezegeni sadece yararlanılacak, sömürülecek bir araç olarak görmeyen, aksine eşit bir özne olarak ciddiye alan bir kalkınma anlayışına ihtiyaç var. Yerkürenin efendisi değil parçası olduğumuzu anlıyoruz, gereğini yapmazsak yok olacağız.