Menüyü Kapat
HemhâlHemhâl
  • HEMHÂL TV
  • SİYASET
  • TOPLUM
  • DİN & DÜŞÜNCE
  • PSİKOPOLİTİKA
  • DİĞER
    • Ekonomi
    • Şehir & Ekoloji
    • Kadın
    • Göç
    • Kültür
    • Bilim
  • Röportaj
  • Makale
  • Dosya
  • Çeviri
  • Forum
  • Kitap
  • Meram
  • Künye&İletişim
Yeni İçerikler

Prof. Mehmet Gürses: ”Daha İnsani ve Demokratik Bir Paradigma Çizebiliriz”

Haziran 17, 2025

Barış Süreçlerinde Kadınların Rolü – Fatma Bostan Ünsal & Nurten Ertuğrul

Haziran 17, 2025

Dindarlıktan Dinciliğe: İslamcılık | Prof. Dr. Mehmet Çelik | HOCA DEDİ Kİ – B8

Haziran 17, 2025
Facebook X (Twitter) Instagram YouTube
  • Röportaj
  • Makale
  • Dosya
  • Çeviri
  • Forum
  • Kitap
X (Twitter) Instagram Facebook YouTube
HemhâlHemhâl
  • HEMHÂL TV
    Featured

    Prof. Mehmet Gürses: ”Daha İnsani ve Demokratik Bir Paradigma Çizebiliriz”

    » Hemhâl
    Recent

    Prof. Mehmet Gürses: ”Daha İnsani ve Demokratik Bir Paradigma Çizebiliriz”

    Haziran 17, 2025

    Barış Süreçlerinde Kadınların Rolü – Fatma Bostan Ünsal & Nurten Ertuğrul

    Haziran 17, 2025

    Dindarlıktan Dinciliğe: İslamcılık | Prof. Dr. Mehmet Çelik | HOCA DEDİ Kİ – B8

    Haziran 17, 2025
  • Siyaset

    Fırat Aydınkaya: Şiddet, Kürt davası için bir yüke dönüştü

    Mart 12, 2025

    Rahibeler, Mızıkçı Kabadayılar, Kayyımlar

    Aralık 13, 2024

    İslam ve Milliyetçilik – 3: İslam Açısından Milliyetçilik

    Temmuz 21, 2024

    İslam ve Milliyetçilik – 2: Türk ve Kürt Milliyetçiliği

    Haziran 27, 2024

    İslam ve Milliyetçilik – 1: Milliyetçiliğin Menşei

    Haziran 6, 2024
  • Toplum

    Ortadoğu’da Müslüman Toplumların Kürtlere Bakışı: Tarihsel ve Sosyolojik Bir Analiz

    Nisan 17, 2025

    Gençlerin İş Hayatından Beklentileri

    Ocak 17, 2025

    Domlar: Kökenleri ve Sosyolojik Yaşantıları

    Aralık 9, 2024

    Ortadoğu Kültürü: Birbirine Geçişen Kültürler

    Eylül 25, 2024

    Yerel Demokrasi ve Yapay Zeka

    Eylül 17, 2024
  • Din & Düşünce

    Michel Foucault ve İslam

    Nisan 11, 2025

    Albert Camus’den Hareketle İslam’ın Varoluş Şuurunu Düşünmek

    Şubat 5, 2025

    Bir İslam Düşünürü Olarak: Kant

    Ocak 3, 2025

    Süryaniler: Ortadoğu Kültüründeki Yeri ve Önemi     

    Ekim 15, 2024

    Spinoza Bediüzzaman’ı Anladı Mı?

    Ekim 7, 2024
  • Psikopolitika

    Özgürlüğün Şiddeti

    Ocak 4, 2024

    Psikopolitika ve Dijital Esaret

    Aralık 6, 2023

    Sanal Yaşam Politik Ölüm

    Ağustos 4, 2023

    Din ve Eğitim Bağlamında Yorgunluk Toplumu

    Kasım 7, 2021

    Ekin Bayraklı: Korku ve Ümit Arasında Transhümanizm

    Şubat 13, 2021
  • Diğer
    • Ekonomi
    • Şehir & Ekoloji
    • Kadın
    • Göç
    • Kültür
    • Bilim
HemhâlHemhâl
Anasayfa»Din & Düşünce»Din, Tarih ve Büyümek: Bugünün Sorumluluğu

Din, Tarih ve Büyümek: Bugünün Sorumluluğu

0
» Ayşe Çavdar » Temmuz 10, 2024 Din & Düşünce, Makale
Paylaş
Facebook Twitter Telegram WhatsApp

“Fazîletliler! Fazîletiniz, umarım ki… bir “selâmet kaynağı” göstermek cür’etinde bulunan şu küçücük Müslüman’ı küstahlıkla ithâm etmez. Zannımca, bir küstahlığım varsa, o da: Şu ilk sözümdür; çünkü: İslâm’da her Müslüman söz hakkına, ses hakkına mâliktir! Bunu bildiğim, hele pek derin olarak bildiğinizi daha iyi bildiğim halde, hakkımı kullanışımı küstahlık gibi göreceğinizi kuruntu edişimdir ki, asıl küstahlık olur… Sözün kısası: Cür’etim, demektir ki, hakkımdır.” (Tunalı Hilmi, “Medreseler Kongresi”, Sırat-ı Mustakim, C.3, sayı: 4, sayfa: 26)

Önümde ve aklımda “İslam ve …” diye başlayan onlarca kitap duruyor.

İslam ve Demokrasi, İslam ve Kapitalizm, İslam ve Kadın… Birçoğu 20’nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren kaleme alınmış metinler. O dönemde, bir “ve” bağlacıyla İslam’ın yan yana konduğu kavramlar ve olguların çokluğu, dindar Müslüman entelektüellerin ve kimi durumlarda ulemanın ve siyasetçilerin inandıkları dini ve kendilerini bu dünyaya iliştirmek için gösterdikleri çabanın büyüklüğünü gösteriyor.

Bugün içinden geçtiğimiz koşullar ise, bu çabanın ortaya koyduğu sonuç. Müslümanlar, her zaman olduğundan daha çok, kendi yarattıkları bir evrende yaşıyorlar. Her zaman olduğundan daha çok dünyalı ve aynı zamanda o dünyadan hiç olmadığı kadar kopuk bir evren kurdular kendilerine.

Daha çok dünyalılar ve her ne kadar görmek istemesek de dünyanın gidişatında her zaman olduğundan daha çok söz sahibi oldular: Siyasi güç, materyal zenginlik, nüfus, küreselleşme sayesinde yalnız kendi yaşadıkları yerde değil dünyanın bambaşka yerlerinde olup bitenler hakkında düşünme ve söz söyleme yetisi. Bütün bunlar her bir mü’min tekine ürkütücü bir siyasi sorumluluk veriyor. Fakat hangi mü’min tekine bu sorumluluğun büyüklüğü hatırlatılsa, geçmişte yaşanmış bir mağduriyetler silsilesine ya da “İslamofobi” gibi pek de Müslüman elinden çıkmışa benzemeyen kavramlara referans verilen, koşullara teslimiyeti bir tür mazeretler paketine büründürün bir söyleme çarpıyorsunuz.

Tarihe Göçmek

Ve hiçbir zaman olmadığı kadar kopuk dindar Müslümanlar dünyadan. Çünkü ellerindeki gücü “mağduriyet” tarihlerine eklemlemek için gösterdikleri zihinsel ve siyasal çaba, hem o tarihi hem de geleceği sakatlayacak kadar uzak kendi hakikatlerine. Hiçbir zaman olmadığı kadar çok bahsediyorlar tarihten. Öyle ki, şimdiki zamanı bırakıp tarihe göçtüklerini ve oradaki hikâyeleri yeniden ve yeniden yaşayabilmek, kendilerini o hikâyelerin kahramanlarına dönüştürmek için çaba sarf ettiklerini düşünüyor insan. Peki ama niye?

Hamaseti de mağduriyeti de “ecdad” merkezinde şekillenen bu siyasi söyleme neden bu denli ihtiyaç duyar ki bir topluluk? Bugünü ve yarını sakatlamak pahasına neden geçmişin hikâyeleri üzerine çatılmış kurguları hayata geçirmek ister? Bu karmaşanın nedeni din ve tarihi birbirine karıştırmak olabilir mi?

Siyasi “düşman”ın “ak” dediğine “kara” denilerek kurgulanmış bir geçmiş olmasın bütün bu kopukluğun nedeni? Çünkü böylesi bir tarih yazımı, her ne kadar bir reddiye üzerine kurgulanmış olsa da bir “düşman”ı gerekli kılmakla kalmaz, o “düşman”la derûnî bir bağımlılık ilişkisi kurulmasına neden olur.

Din ve tarihi birbirinden ayrıştırmak yalnızca mü’minlerin yapabilecekleri bir iş. İnanmayanlar için din, tarihten başka hiçbir şey aslında. Çünkü yalnız mü’minler dine hakikate ulaştıran bir düstur rolü biçer ve tarihten ayrışmasını mümkün kılarlar. İnanmayanlar içinse din, tarih içinde ve tarihle birlikte dönüşen, değişen, insana dair ve insan tarafından üretilmiş bir fenomenden ibarettir. Şu hâlde dindarların dini tarihle eş tutmalarını nasıl açıklamak gerekir?

Dini Tarihten Ayırmak

Bu soruları yazının devamında cevaplamak için değil, üzerine hep birlikte kafa yorabilelim diye not düşüyorum.

Çünkü bu sorulara vereceğimiz cevaplar beraberinde dini tarihten ayrıştırmanın yöntemi konusunda da düşünmeyi gerektirecek ve dönüp yine tarihe bakmaya başlayacağız.

Yöntem üzerine tüm düşünmeler gibi bu da bireysel ahlak ve okuma-anlama etiğine ilişkin bir egzersiz olacak. Bunu yapmaya gayret eden ilk insanlar olmadığımızı, daha evvel defalarca, birçoğu kan ve revanla son bulan tartışmalar yapıldığını biliyoruz. Derdimiz bugünden bakarak tarihi kendi çıkarlarımız çerçevesinde yeniden yazmak değil de, inandığımız dini keşfetmek ise, kan ve revana sebep olmayan yollar icat etmek için kafa yoracağız.

Selefiliğin, Vahhabiliğin, dünyanın birçok yerinde Müslümanları modernleştirme cihadına girişen ve bunun için birbirleriyle de kavga halinde olan İslamcılığın bin bir türünün düştüğü hatalara düşmemenin yollarını arayacağız. Sonra dönüp koşullarımıza ve ne arzu ettiğimize bakacağız.

Bu nokta çok önemli, çünkü tam da bu bakma halinde kendimizle yüzleşmemiz gerekecek. Kimiz biz, ne yapıyoruz, derdimiz ne? Kiminle ne tür düşmanlık ya da dostluk geliştirmeyi seçtiğimiz, bizim kim olduğumuzu ele verecek. Ve tam o anda din olan İslam’la tarih olan İslam arasındaki çatışmada bulacağız kırılgan benliğimizi ve fani varlığımızı.

Yaklaşık 30 yıldır dindarlık ve İslamcılık hakkında kafa yoran biri olarak o anda yaşanmakta olanlara takılmış durumdayım: Acep mü’minlerin tarihin öykülerinde yaşamayı tercih etmelerinin sebebi isteyerek ya da istemeyerek, dostlarının ve düşmanlarının gözünde rastlaştıkları kendi suretlerini bir yere yerleştirememeleri midir?

Profan dünyaya yerleşme, ilişme hallerini kendilerine yakıştıramadıkları için mi, geçmişin arketiplerinden bir mazeretler silsilesi üretmeyi tercih ederler? Kim bilir, mü’minlerin dilinde pek eğreti duran bütün o devasa ve pek haşmetlû medeniyet ve fetih cümleleriyle, “mağduriyet” öykülerinin yan yana bu kadar rahatlıkla gelmesinin sebebi tam da budur. Kibir, bu kendini sevmeme, kendi suretinden rahatsız olma halinin örtüsüdür belki. Suretten duyulan rahatsızlık ölçüsünde kabarır o örtü. Zamanla suretin yerini alır ama suretin (Jungian tabirle söylersek persona‘nın) yerini alan kibir onu artık yüzüne bakılamaz hale getirir. Bu yüze her baktığında öfkelenip onu ortadan kaldırmak isteyen de yine o persona‘yı taşımak durumunda kalandır. Bu kendisine hiç yakıştıramadığı suretin yansıdığı aynaları parçalayarak, yani öteki’ni ortadan kaldırarak, onu susturarak, öldürerek, gözünü çıkartarak kurtulacağını zanneder kuşandığı lanetten. Oysa, öteki’ni, ayna’yı ortadan kaldırmak için yaptığı girişimler başarıya ulaştıkça çirkinleşir sureti, çünkü kibir böylesi bir lanettir. Nihayet şiddeti giderek artan ve kendisine değen her şeyi yok edecek bir kudrete erişen suret, ona bakan başkaları için bir “ibret vesikası”na dönüşürken, ona bakamayanın, yani onu kuşanmış, sırtlanmış olanın hapishanesine dönüşür. Kaf Suresi, 16. ayetin sırrı burada mıdır?

“Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.”

Zira yalnız mü’minler bilirler tüm niyetlerinin bütün açıklığıyla Allah tarafından bilindiğini.

Tersinden söyleyelim, mü’minler yalnız bu bilgiyle hareket edenlerdir.

‘’İmanı Sahih’’

Rahmetli babaannem, “kendinden şüphesi olmayanın imanı sahih olmaz” derdi. İslam âlimi değildi. Kendi halinde bir mü’min kadındı o kadar. Doğurduğu 14 çocuğunun yedisinin henüz bebekken, birinin ise 40’lı yaşlarının ortasında babayiğit bir delikanlıyken vefat ettiklerine şahit olmuştu. Bana yetmeyen, sonuna doğru, sabırsızlıkla “artık gitme vaktim geldi” deyip durduğu bereketli ve dürüst bir ömür yaşadı. Bu cümlesini, dindar Müslümanlar ve İslamcılarla araştırma gereği yaptığım hemen tüm söyleşilerin bir yerinde dile getirdim, halen de en büyük tutamağımdır araştırmalarımda. Bir kez rahmetli dedeme de söylemişti bu cümleyi. Dedem bana cenneti ve cehennemi hatırlatıyor ve bir an önce onun tarif ettiği “doğru yola” girmemi tebliğ ediyordu. Ben elim elinde yanı başında otururken, babaannem dedemin sözünü kesip demişti ki, “Ya hu Hacı’m, evlatlarımız öldü, ana-babalarımız, kardeşlerimiz, arkadaşlarımız öldü. Biri de öte taraftan mektup yazmadı, telefon etmedi ki bilelim kimin başına ne geliyor. Bu kadar emin konuşma, günaha giriyorsun.”

Önceleri bu müdahalesiyle babaannemin beni dedemden korumaya çalıştığını düşünmüştüm. Çalışmalarımı yaparken ettiğim sohbetleri ve mü’minlerin ortaya koydukları çeşitli manzaraları gördükçe ne kadar yanıldığımı anladım. Babaannem, “Hacı’m” dediği dedemi korumaya çalışıyordu elbette. Çünkü onu çok seviyordu. Mü’min olmanın bilinmeyene din aracılığıyla anlam vermek ve fakat o şeyi yalnızca o hakikatle yüz yüze geldiğinde bilebileceğinden emin olmanın beraberinde getirdiği hüzün ve belirsizlikle yaşamayı kabul etmek, hayatı o hüzün ve belirsizliğin sona erdiği anda Allah’a sığınacak bir surete sahip olabilmek gayesiyle yaşamak hali olduğunu hatırlatıyordu dedeme.

Suudi Arabistan’da dört yıl inşaat işçisi olarak çalışmış ve orada geçirdiği zamanda dindarlaşmış dedemin tarihle ve dindarın zihnindeki mutlak olan tek gelecekle, yani ölüm ve sonrası ile kurduğu canlı mı canlı, kesin ve tartışmasız; belirsizliğin yerini bütün haşmetiyle almış fanteziler karşılık bulmuyordu babaannemin inanma biçiminde. Babaannem, dedemi mü’min’in hüznüne davet ediyor, dedemse beni olanca keskinliğiyle telaş ve korku yaratan bir geleceğe hazırlamayı görev biliyordu.

Dedemin ve başka birçok dindar insanın, yalnızca Müslüman dindarların değil, başka dinlerin dindarlarının da din söyleminin önemlice bir kısmını tarih oluşturuyor. Bu hal alabildiğine insani ve dünyevi. Ve insani ve dünyevi olan her şey gibi kesinlikten uzaklar: Tarihe dair öyküler her anlatıldıklarında, anlatıldıkları bağlam dolayısıyla, içinde bulunulan durumun koşulları çerçevesinde yeniden şekillendiriliyor ve anlamlandırılıyorlar.

Talal Asad’ın, muhtemelen Batılı etnografların İslam karşısındaki kafa karışıklıklarına kestirme bir çözüm üretmek için ürettiği “söylemsel gelenek” kavramı, dindarın dini yeniden şekillendirme gücüne atıfta bulunuyor. Asad’ın cevaplamaya çalıştığı soru şu: Nasıl oluyor da İslam her tarihsel ve coğrafi bağlamda başka bir şekil alabiliyor? Hal böyleyken bütün bu farklı şekillerin adına “İslam” demek doğru mu?

“Söylemsel gelenek” kavramı elbette kıssadan hisse devşirme manasına gelmiyor.

Aksine, İslam’dan sadır olan siyasi güce işaret ediyor. Zira onca farklı İslam’ı birbirine bağlayan da birbirine düşman kılan da o gücün paylaşımı yolunda verilen kavga ve yapılan kalıcı ya da geçici iş birliklerinden başka bir şey değil.

Şunu anlıyorum Asad’ın İslam’ı bir “söylemsel gelenek” olarak tarif etmesinden: İslam bir “söylemsel gelenektir” demek, İslam’ı Müslümanların hal-ü-hazırda yaptıkları seçimleri ve edimleri meşrulaştırmak üzere baktıkları kaynaklar silsilesi olarak tarif etmektir. İslam’ın böylesi bir tarif içindeki gücü, Müslümanların ona inanmak suretiyle Müslüman olmalarından ve aynı zamanda İslam’a inanarak onu bir din kılmalarından ileri gelir. Zira inanılmayan bir din, artık din olamaz ve bireye ya da tarihe şekil verme gücüne de sahip değildir.

Tersinden söylersek, din, verili bir zamanda, o anda yaşayan dindarların inandığı şeydir. O dinin artık inanılmayan cüzleri bir yerlerde kayıt altına alınmış olabilir. Fakat o kayıt altına alınmış cüzler, ancak birileri ona inandıklarında ve “söylemsel gelenek”e dahil ettiklerinde din olur. Aksi halde, o şeyler biliniyor olsalar bile, din dışı bilgiye dönüşmüşlerdir artık. Şu hâlde, mevcut dinin içinin de dışının da sorumluluğu dindara aittir. Nihayet dinin hakikatini Allah bilir ve onu koruyacak olan da odur.

Şüphe ve İmanı İnceltmek

Ne var ki bu, Allah’ın sahibi ve koruyucusu olduğu dinin hakikatinin, Mü’min’in her an erişimine açık olduğu, ya da Mü’min’in o hakikatin tekelini eline geçirdiği anlamına gelmez. Babaannemin sözünü ettiği şüphe bu olsa gerektir. Onun sözünü ettiği bu şüphe imanı inceltmenin tek yoludur. Yıllardır bu sözü cümle içinde geçirdiğim her durumda, imandan şüphenin, eylemden şüphe olarak algılanması ve “evet, bir bilene danışmak lazım” şeklinde savuşturulması hayli tuhaf bu noktadan bakınca. Çünkü o “bilen” bir cami hocası da, tarikat şeyhi de olsa, ancak bilgi sunabilir insana. Oysa dini, başka dünyevi disiplinlerden ayıran şey, bilgiyle değil, verili bilgiye duyulan şüpheyle (Hz. İbrahim, Hz. Muhammed) ve nihayet bilinemez olanın sebebine ve niteliğine ilişkin imanla başlamış olmasıdır.

“Bir bilen”e, ya da cemiyetin üzerinde ortaklaştığı bilgiye başvurmak, şah damarından yakın olan yaratıcının yerine o bileni ya da cemiyeti yerleştirmek anlamına gelmez mi? Dinin, dinden başka bir şeye, siyasete dönüştüğü yer burası mıdır? Peki, en geniş anlamıyla siyasetin (insan tekinin dünyayla kurduğu ilişkiye rehberlik eden ve öğrenilen bilginin), dinin yerini almasının önüne nasıl geçilir? Kendisinden şüphe edilmeyen ve her bir şüphe anında incelmeyen iman katılaşıp kalmaz mı? Bizim şu anda “şiddet” diye gördüğümüz şey bu ihtiyarlamış ve katılaşmış halin hayatta kalma mücadelesi olmasın?

Bir de meşruiyet meselesi var. Din toplumsal ve siyasal işler nokta-i nazarından bir meşruiyet havuzu olduğu için de sürekli değişir, çünkü meşruiyet aramak, kurmak, kurgulamak, talep etmek doğrudan doğruya, her düzeyde -arkadaşlık ve aileden, ülke idaresine ve küresel ölçekte kuvvet biriktirme arzusuna kadar- siyasetle ilgilidir. Söylemler ve gelenekler çatışan meşruiyet taleplerinin şekillendirdiği güç mücadeleleri çerçevesinde değişir ve dönüşürler. Yani bir söylemsel gelenek, ona atıfta bulunanların atıfta bulundukları içerik ve niyetler çerçevesinde değişir ve dönüşür.

Buradan bakınca da çok tuhaf bir sahneyle karşı karşıyayız: Bir din ona inananların, yine onu meşruiyet çerçevesi olarak kullandıkları çerçeveler içerisinde yaşanır. Biliyorum ağır gelecek ama, bir toplum din diline en çok hangi noktalarda ihtiyaç duyuyorsa oralarda kendisini var edecek yollar bulamıyor demektir. Hangi edimlerini meşrulaştırmak için dinden yararlanıyorsa, tam da o edimlerin içeriğiyle ilgili bir derdi vardır. Rüşvete humus adı verilmesini, akçeli işlerdeki çürümenin dar-ül-harb söylemiyle dinselleştirilmesini, çocuk yaşta evlilikler meselesinin müftülük nikâhıyla çözülmeye kalkışılmasını ve hatta ülke idaresindeki kötüye gidişin “Müslümanların Kıyamet’te bir rolü olmayacak mı?” diye karşılanmasını bir de buradan düşünmeli.

Tanrı’yı Öldürmek

Suudi Arabistan kökenli antropolog Asad’la, Hıristiyan Avrupa’yı kastederek “Tanrı’nın öldüğünü” ilan eden Alman filozof Friedrich Nietzsche’nin buluştukları yer burası. Nietzsche, Tanrı’nın bizzat mü’minler tarafından katledildiğini, zira mü’minlerin Tanrı’nın yerine kendi suretlerini koyduklarını söylüyordu.

Bunu, hayatlarını dine uygun hale getirmek yerine, hayatlarını din haline getirmek suretiyle yapmışlardı.

Nietzsche’yi dehşete düşüren şuydu: Tanrı’yı katletme gücüne yalnız mü’minler sahiplerdi, çünkü inanılmayan Tanrı var olamaz ve var olmayan bir Tanrı katledilemezdi. Ve onlar, inanmayanların şerrinden Tanrı’ya en çok sığındıkları bir zamanda, ona sığınmak suretiyle katlettiler Tanrı’yı. Basitçe söylersek, dünyevi arzu ve çatışmalarını Tanrı’nın sözüne dayanarak yücelttiklerinde. Bunu yaparak kendi suretlerini Tanrı’nın düsturunun yerine koymuşlardı.

Düşünmek ve Tartışmak

Buradan varmak istediğim nokta şu: Bir harita çıkarmaya ihtiyacımız var, bir anlam haritası. Bugün adına İslam dediğimiz dinin içinde bulunduğu siyasi ve ahlaki krizi anlayabilmek için başta sözünü ettiğim tarihe yeni bir bakış açısı geliştirmek zorundayız.

Bu konuda bize rehberlik edecek olan ise dindar Müslüman’dan başkası değil. Onun kim olduğunu ve teslim olduğu söylemsel gelenekten payına neyin düştüğünü, neden yoksun kaldığını anlamak için sesine kulak kabartmamız gerekiyor. Asad’ın İslam antropolojisine yaptığı teorik müdahalenin yanı sıra, Nietzsche’nin Avrupa tarihine bakarak hülasa ettiği dehşetli dersi de akılda tutarak arayışımızı şu yolla şekillendirebiliriz: Mü’min teki kendisinde en çok hangi değerin, vasfın varlığını vehmediyorsa en çok onun yokluğunu çekiyordur. Ve kendisine hiç konduramadığı şeylerin ağırlığı altında eziliyordur şu anda. Çünkü tek tek o mü’minlerden değil ama, bir araya geldikleri zaman ürettikleri dehşetli öfkenin kaynağı, her bir mü’minin birbirine baktığı zaman gördüğü şeyden başkası olamaz.

Zinhar şunu demiyorum: “Dünyadaki şiddetin, İslam dünyasındaki çalkantıların tek sorumlusu yine Müslümanlardır.” Elbette tek sorumlu onlar değil. Ama bu, Müslümanların kendi toplumlarında olup bitenlerden sorumlu tutulamayacakları sonsuz bir çocuklukta ve biçarelikte hapsoldukları anlamına da gelmez. Böylesi bir sorumluluktan kaçma telaşının, Müslüman’ın kamusal suretine sızan kibri, mü’minin kendisi dışındaki herkese yönelmiş, yüksek telden bir dilenmeye dönüştürdüğü ortada: “Elimde değil, kendimi tutamıyor, kendime hâkim olamıyor, bir türlü arzu ettiğim şey olamıyorum.” Bu söylemi tamamlayan, “bizi mahveden kendi kusurlarımız değil, dış mihrakların komploları” söylemi, mü’min tekinin ve bu söylemi paylaşan cemiyetin, kendisi dışında kalan herkese sonsuz bir kuvvet ve ahlaki üstünlük tevcih ettiği anlamına gelir. Kendisi dışındaki herkesi ahlaksız ve mesnetsiz görmek, tam da bu teveccühü tersine çevirme girişiminin ifadesidir olsa olsa.

Hülasa-i kelam, İslam’ın tarif ettiği “teslimiyet”in, kadere (tarihe, atalara, doğaya vb.) çocukça bir boyun eğiş değil; olgun ve kendisinin farkında bir insan tekinin yaptığı seçimlerin sorumluluğunu taşıma kararlılığı olduğunu sanıyorum. Yok böyle değilse zaten Nietzsche’nin dediği şey İslam toplumlarında da olmuş ve bitmiş demektir.

Umarım ki gelecekte, içinden geçtiğimiz zaman diliminin öyküsü böyle anlatılmaz. Siyasi söyleme hâkim olan kıyamet fantezileri ise, yalnız Türkiye değil dünya Müslümanlarının da yaptıkları seçimlerin sorumluluğunu taşımaktansa tüm evrenin sonunun gelmesini tercih edecek kadar çocuklaştığını düşündürüyor.

Gerçekten böyle mi?
Bütün bunları düşünmek ve tartışmak için artık çok mu geç?
Yoksa buradan başlayarak gidilecek yoldan mı korkuyoruz?
Dönüşmekten, değişmekten, en önemlisi, yüzleşmekten, aynaya baktığımızda göreceğimiz kendi suretimizden?

Ayşe Çavdar Din İman İslam Müslümanlar Tarih
Paylaş Facebook Twitter Pinterest LinkedIn Tumblr Eposta

Benzer İçerikler

Ortadoğu’da Müslüman Toplumların Kürtlere Bakışı: Tarihsel ve Sosyolojik Bir Analiz

Michel Foucault ve İslam

Albert Camus’den Hareketle İslam’ın Varoluş Şuurunu Düşünmek

Bir İslam Düşünürü Olarak: Kant

Bu Konuları İnceliyebilirsiniz

Prof. Mehmet Gürses: ”Daha İnsani ve Demokratik Bir Paradigma Çizebiliriz”

Haziran 17, 2025

Barış Süreçlerinde Kadınların Rolü – Fatma Bostan Ünsal & Nurten Ertuğrul

Haziran 17, 2025

Dindarlıktan Dinciliğe: İslamcılık | Prof. Dr. Mehmet Çelik | HOCA DEDİ Kİ – B8

Haziran 17, 2025

Hemhâl Kitaplık (Mayıs 2025)

Mayıs 6, 2025

Ortadoğu’da Müslüman Toplumların Kürtlere Bakışı: Tarihsel ve Sosyolojik Bir Analiz

Nisan 17, 2025

Michel Foucault ve İslam

Nisan 11, 2025

Diyarbakır Nevruz’una Barış Yolculuğu

Nisan 4, 2025

Yanlış İliklenen Düğme: Cumhuriyet | İslam Özkan & Erdoğan Aydın | Derin Okuma B15

Mart 25, 2025

Mart 14, 2025

Fırat Aydınkaya: Şiddet, Kürt davası için bir yüke dönüştü

Mart 12, 2025

Karmatiler: İslam Dünyasındaki Devrimci Hareket

Şubat 21, 2025

Albert Camus’den Hareketle İslam’ın Varoluş Şuurunu Düşünmek

Şubat 5, 2025

Gençlerin İş Hayatından Beklentileri

Ocak 17, 2025

Ocak 14, 2025

Bir İslam Düşünürü Olarak: Kant

Ocak 3, 2025
Hemhâl
X (Twitter) Instagram Facebook YouTube
  • Meram
  • Künye&İletişim
  • Aydınlatma Metni
  • Çerez Politikası
© 2026 Hemhâl

Arama yapmak için yukarıya bir şeyler yazın ve Enter tuşuna basın. Esc ye basarak çıkış yapabilirsiniz.