Menüyü Kapat
HemhâlHemhâl
  • HEMHÂL TV
  • SİYASET
  • TOPLUM
  • DİN & DÜŞÜNCE
  • PSİKOPOLİTİKA
  • DİĞER
    • Ekonomi
    • Şehir & Ekoloji
    • Kadın
    • Göç
    • Kültür
    • Bilim
  • Röportaj
  • Makale
  • Dosya
  • Çeviri
  • Forum
  • Kitap
  • Meram
  • Künye&İletişim
Yeni İçerikler

Prof. Mehmet Gürses: ”Daha İnsani ve Demokratik Bir Paradigma Çizebiliriz”

Haziran 17, 2025

Barış Süreçlerinde Kadınların Rolü – Fatma Bostan Ünsal & Nurten Ertuğrul

Haziran 17, 2025

Dindarlıktan Dinciliğe: İslamcılık | Prof. Dr. Mehmet Çelik | HOCA DEDİ Kİ – B8

Haziran 17, 2025
Facebook X (Twitter) Instagram YouTube
  • Röportaj
  • Makale
  • Dosya
  • Çeviri
  • Forum
  • Kitap
X (Twitter) Instagram Facebook YouTube
HemhâlHemhâl
  • HEMHÂL TV
    Featured

    Prof. Mehmet Gürses: ”Daha İnsani ve Demokratik Bir Paradigma Çizebiliriz”

    » Hemhâl
    Recent

    Prof. Mehmet Gürses: ”Daha İnsani ve Demokratik Bir Paradigma Çizebiliriz”

    Haziran 17, 2025

    Barış Süreçlerinde Kadınların Rolü – Fatma Bostan Ünsal & Nurten Ertuğrul

    Haziran 17, 2025

    Dindarlıktan Dinciliğe: İslamcılık | Prof. Dr. Mehmet Çelik | HOCA DEDİ Kİ – B8

    Haziran 17, 2025
  • Siyaset

    Fırat Aydınkaya: Şiddet, Kürt davası için bir yüke dönüştü

    Mart 12, 2025

    Rahibeler, Mızıkçı Kabadayılar, Kayyımlar

    Aralık 13, 2024

    İslam ve Milliyetçilik – 3: İslam Açısından Milliyetçilik

    Temmuz 21, 2024

    İslam ve Milliyetçilik – 2: Türk ve Kürt Milliyetçiliği

    Haziran 27, 2024

    İslam ve Milliyetçilik – 1: Milliyetçiliğin Menşei

    Haziran 6, 2024
  • Toplum

    Ortadoğu’da Müslüman Toplumların Kürtlere Bakışı: Tarihsel ve Sosyolojik Bir Analiz

    Nisan 17, 2025

    Gençlerin İş Hayatından Beklentileri

    Ocak 17, 2025

    Domlar: Kökenleri ve Sosyolojik Yaşantıları

    Aralık 9, 2024

    Ortadoğu Kültürü: Birbirine Geçişen Kültürler

    Eylül 25, 2024

    Yerel Demokrasi ve Yapay Zeka

    Eylül 17, 2024
  • Din & Düşünce

    Michel Foucault ve İslam

    Nisan 11, 2025

    Albert Camus’den Hareketle İslam’ın Varoluş Şuurunu Düşünmek

    Şubat 5, 2025

    Bir İslam Düşünürü Olarak: Kant

    Ocak 3, 2025

    Süryaniler: Ortadoğu Kültüründeki Yeri ve Önemi     

    Ekim 15, 2024

    Spinoza Bediüzzaman’ı Anladı Mı?

    Ekim 7, 2024
  • Psikopolitika

    Özgürlüğün Şiddeti

    Ocak 4, 2024

    Psikopolitika ve Dijital Esaret

    Aralık 6, 2023

    Sanal Yaşam Politik Ölüm

    Ağustos 4, 2023

    Din ve Eğitim Bağlamında Yorgunluk Toplumu

    Kasım 7, 2021

    Ekin Bayraklı: Korku ve Ümit Arasında Transhümanizm

    Şubat 13, 2021
  • Diğer
    • Ekonomi
    • Şehir & Ekoloji
    • Kadın
    • Göç
    • Kültür
    • Bilim
HemhâlHemhâl
Anasayfa»Din & Düşünce»Bir İslam Düşünürü Olarak: Kant

Bir İslam Düşünürü Olarak: Kant

0
» Esat Arslan » Ocak 3, 2025 Din & Düşünce
Paylaş
Facebook Twitter Telegram WhatsApp

Bu denemeyi zihinsel yeteneklerimi yarıya indiren bir iğnenin etkisinde yazdım. Ve felsefeden uzak okuyucuyu uzaklaştırabilecek hiçbir teknik tartışmaya girmedim. Hiçbir teknik kelime de kullanmadım. Burada sadece temel eserlerini beş defa okuduğum Kant’ın felsefesinin özünü kendi havsalamca sundum. Yazı sadece genel okuyucuya hitap etmemektedir. Aksine Kant uzmanı olan okurlar da bu makalede Kant’ın daha önce hiç yorumlanmamış bir biçimde tezahür ettiğini görebilecektir.

I.

Kant günümüzde Tanrı inancını sarsan ve metafizik yapmayı imkânsız kılan bir düşünür olarak okunuyor. Hele ki düşünceleri iyi ve mutlu yaşamaya bir rehberlik olarak değil de felsefe fakültelerinde neredeyse sadece bilginin temellendirilmesine hizmet etmekten ibaretmiş gibi ele alınıyor. Benim iddiam odur ki, Kant’ı doğru okuyacaksak, O, Allah’a sımsıkı inanan ve metafiziği yıkan değil, aksinde gördükleri maddi evrenden ötesine inanmayı reddeden kibirli bilim adamlarını metafiziği ve Tanrı’nın olanağını kabul etmeyi mecbur bırakan, metafizik düşünceyi ve Tanrı’ya inanma biçimlerimizi yeniden yapılandıran ve sadece felsefi bilgi adına değil, bireysel yaşamlarımızın şekillenişi adına, hem ahlaki yaşamlarımız hem de mutluluk arzularımız namına, rehberlik yapma kapasitesi yüksek bir düşünürdür.

Kant kendi çağında da sanıyorum böyle görünüyordu. Zira onun tilmizleri, Fichte, Schelling, Hegel, Schopenhauer ve Nietzsche, Kant’ı okuduktan sonra metafiziği imkânsız bir bilim diye tümden reddetmediler. Tersine Kant’ı basamak olarak kullandılar ve metafizik düşünceye yepyeni bir yön verdiler. Bu isimlerin her biri Kant’ın sistem oluşturan üç kitabını ve eleştirisini harfiyen tekrar etmediler. Aksine Kant’ın bu üç eleştiride kendi düşünce akışına göre dillendirdiklerini yeniden yapılandırarak yeni sözler söylediler.

Benim bu makalede amacım Kant’ın bir sistem oluşturan üç kritiğini yeniden yapılandırarak ve onun söylediklerini, ima ettikleriyle beraber, yeni bir tarzda söyleyerek, Kant’ı Tanrı’ya inancı ve metafizik düşünceyi yıkan değil, aksine kibirli doğa bilimcilerini Tanrı’yı kabul etmeye mecbur bırakan ve sadece bir bilgi kuramcısı olarak değil, bir yaşam rehberi olarak da bizim için hala önemini koruyan bir düşünür olarak resmetmekten ibarettir. Sonda söyleyeceğimi başta söylemem gerekirse, Kant’ı üç kritiğiyle beraber bütünlüklü bir biçimde doğru anlayacaksak onu Müslüman bir sufi ve mistik deneyiminin felsefesini yapan bir arif olarak kabul etmek zorundayız.

II.

Kant’ın kilit düşüncesi özgür varlıklar olduğumuz ve bu dünyada özgür birer birey olarak ahlaklı yaşamlar sürebileceğimiz fikridir. Fakat doğa bilimcilerinin söylediklerine bakacak olursak, bizler doğanın katı zorunlu nedensellik yasalarına bağlı birer varlık olarak özgür iradeden tamamen yoksunuzdur. Kant bu kibirli doğa bilimcilerine karşı ilk kritiğinde doğa bilimlerinin gerçekte olduğu haliyle olduğu doğa ve varlık değil de, salt bize göründüğü haliyle doğa ve varlık hakkında bilgi verebileceğini ispat etmişti. Bu konuya daha sonra döneceğiz. Fakat şimdilik vurgulamak istediğim husus, Kant için özgür birer varlık oluşumuzun kanıtlanmaya ihtiyaç duyan bir olgu değil, aksine varlığından sorgulamaya ihtiyaç duymadan emin olduğumuz bir hakikat oluşudur. Özgür birer varlık olduğumuza eminizdir. Aksi takdirde ahlaklı eylemlerde bulunamazdık.

Kant bu emniyeti ve iman duygusunu iki alana daha taşıyacaktır ahlak tartışmasında. Ahlaklı bir yaşamın mümkün olduğuna eminsek o halde her şeye gücü yeten, her şeyi bilen mutlak iyi olan Tanrı’dan da emin olmamız gerekir; eğer ahlaklı bir yaşamın mümkün olduğuna inanacaksak bizleri ölümümüzden sonra sonsuz bir yaşamın beklediğine de emin olmak zorundayız diyecektir. Bu kanıtları daha sonra açacağız. Fakat söylemek istediğim husus Kant için bizlerin Tanrı’ya, ölümsüzlüğe ve özgürlüğe imanımızın akli kanıta hiç ihtiyaç duymayan kesin birer hakikat oluşudur.

III.

Kant ahlak tartışmasını meşhur ikinci kritiğinde yapar ve Tanrı’ya, özgürlüğe ve ruhun ölümsüzlüğüne dair kesin imanı, daha sonra detaylandıracağımız üzere, ikinci kritikte tartışır. İkinci kritik, aynı zamanda, Kant’ın bir yaşam rehberi, bir mürşid-i kâmil olarak söylemek istediklerinin başlangıçlarını söylediği yerdir. O halde onun ahlak yaşamı hakkında neyi savunduğuna bir bakalım.

Kant için ahlaki yaşam haz, çıkar ya da mutluluk peşinde koşmak değildir. Zira haz, çıkar ve mutluluk peşinde bir yaşam, bizleri bunların kölesi yapar. Kant için ahlaklı yaşam, Tanrı’nın iradesinin sorgulanmadan hayata dökülmesi de değildir. Zira Tanrı’nın iradesini körü körüne yerine getirmek ahlak olsaydı, doğru din ve yanlış din arasında bir ayrım imkânı kalmazdı. Aksine Kant için ahlaklı yaşam aklın yasalarının iradeyi belirlediği ve insanın “kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma” buyruğunu hayata döktüğü yaşamdır. Kant için bu yasa bizim doğal varoluşumuzdan gelmez. İçimizdeki sesini sürekli duyuran bu yasa, Tanrı’nın ruhumuza mühür vurmuş kutsal sesidir.

Kant ikinci kritikte bu yasayı felsefi bir biçime sokar ve onu ahlak namına teklif edilen her türlü normun nihai mihenk taşı haline getirir. Kant için bu buyruğun felsefi ifadelendirilişi farklı formüller halinde ifade edilebilir.

Bu formüllerden biri şudur: “Yaptığın şeyi sanki tüm insanlar için evrensel bir yasa olacakmış gibi yap.”

Bu yasanın farklı bir felsefi formülü ise “karşındaki insan sanki senin için bir araç değil de bir amaçmış gibi davran” buyruğudur.

Ahlak yasasının bu ikinci formüllendirilişi, Kant’ı hayali bir amaçlar krallığının varlığını kabul etmeye götürür. Kant’a göre eğer ahlaklı yaşamı sürdüreceksek, birbirini kendiymiş gibi seven, sayan ve birbirini birer araç değil de bir amaçmış gibi gören tüm insanlar olarak, bir ‘amaçlar krallığı’nın yurttaşıymış gibi düşünmek zorundayızdır. Kant için bu amaçlar krallığının kralı Tanrı’dır. Fakat bizler bu krallıkta Tanrı’ya körü körüne itaat eden bireyler değilizdir. Aksine bizler bu krallıkta sanki birer yasamacıymış gibi, sanki birer parlamento üyesiymiş gibi, ahlaki yasaları oluşturma sürecini katılırız.

Dikkat edersek Kant’ta Tanrı, ahlaki yaşamda gerek içimizdeki kutsal ses olarak gerekse de amaçlar krallığının kralı olarak ahlaki yaşamın merkezinde yer alır.

IV.

Kant için Tanrı’nın ahlaki yaşamdaki yeri bunlardan ibaret değildir.
Şimdi bu diğer yeri tartışacağım. Kant için ahlaki yaşamın mümkün olabilmesi için ‘summum bonum’ yani ‘en yüksek iyi’ mümkün olmalıdır. “En yüksek iyi nedir?” diye Kant’a sorduğunuzda o size şu yanıtı verecektir: “En mükemmel ahlaki erdemle en mükemmel mutluluğun sentezi.” Fakat görüyor olduğumuz doğada bu ikisinin sentezini görmeyiz. Zira erdemli insanlar talihsizlikler yaşayabiliyor, erdemsiz insanlarsa mutlu olabiliyor. O halde Kant için erdemi ve mutluluğu sonsuz yaşamda bir araya getirebilecek bir Tanrı olmalıdır. Aksi takdirde ahlaki yaşamın bir manası kalmaz. Doğanın işleyişine hükmeden bu Tanrı, sonsuz yaşamda erdemle mutluluğu bir araya getirebilecek kadar doğaya ve evrene hükmedebilmeli, benim en mahrem sırlarımı bile bilebilmeli ve mutlak iyi bir iradeye sahip olmalıdır. Yani ahlak yaşamının mümkün olabilmesi için Her Şeyi Bilen, Her Şeye Gücü Yeten ve Sonsuz İyi bir Tanrı’ya iman etmek zorundayızdır. Bu iman bilimsel kanıtlarla ispatlamaz. Fakat bilimsel kanıtlardan çok daha kesin bir gerçektir.

Aynı şekilde ‘en yüksek iyi’nin mümkün olabilmesi için bizim ruhlarımız sonsuz bir yaşama sahip olabilmelidir. Zira hem erdem ve mutluluk ancak ölüm sonrası yaşamda bir araya gelebilir. Hem de en mükemmel erdeme ulaşabilmek, bizler için, sonsuz zamana yayılan bir çabayı gerektirir. Mükemmel erdeme ve en yüksek iyiye ulaşmak mümkün olmasaydı, ahlaki yaşamın bir manası kalmazdı. Ama bunlara ancak ve ancak sonsuz yaşamda ulaşılabilinir.

Kısa konuşursak, ahlaki yaşam eğer mümkün olacaksa hem Tanrı’ya, hem ruhun özgürlüğüne hem de ruhun ölümsüzlüğüne kesin bir iman, bu ahlaki yaşamın önkoşulu olarak bilimsel hakikatlerden daha yüksek bir hakikat değerine sahiptir. Zira ahlaki yaşam kesin olarak vardır. O halde Tanrı, ölümsüzlük ve özgürlük de kesin olarak vardır.

V.

Kant’ın buraya kadarki tefekkürü hep insanın iç dünyasıyla ilgiliydi, yani ruhsal yaşamla. Oysa ahlaki yaşam ancak ve ancak dış dünyada, doğada ve evrende gerçekleşebiliyorsa bir mana kazanır. Yani eğer özgürlüğümüz gerçekse, yani bizler doğa bilimcilerinin iddia ettiğinin hilafına kör bir nedenin sonucu değilsek ve kendi özgür irademizle doğayı değiştirebiliyorsak ve eğer Tanrı’nın yarattığına inandığımız doğa ve evren, özgür yaşama ve erdem ve mutluluğun sentezine izin veriyorsa, ancak ve ancak bu koşullarda ahlaki yaşam bir mana kazanır.

Yani Kant için, salt ruhsal ve içsel yaşamlarımızı ilgilendiren ahlak tartışması bir doğa felsefesi tartışmasını da beraberinde gerektirir ki, Kant bu tartışmayı üçüncü kritiğinde gerçekleştirir.

VI.

Kant için eğer doğa ve evren evrendeki kör neden-sonuç ilişkilerini tartışan doğa bilimcilerinin iddia ettiğinden ibaret bir evren olsaydı, evren asla özgürlüğe ve erdem-mutluluk sentezine izin vermezdi.

Fakat Kant için doğayı ve evreni bilim adamlarının ele aldığı yoldan başka bir yolla ele almak mümkündür. Bu evren tasarımı doğadaki kör etki-tepki işleyişlerini anlama yetisiyle ele alan bir bakışla değil, haz duygumuzla ve yargı yetimizle keşfedebileceğimiz bir doğa tasarımıdır: yani doğadaki güzelliğin ve doğadaki organik canlıların etüdünün bizi götüreceği bir doğa tasarımı. İşte bu doğa tasarımı Kant’ın üçüncü kritiğinde serimlenir.

Kant’ın üçüncü kritikteki amacı, ikinci kritikte salt ruhsal bir emniyet duyduğumuz Tanrı’nın bu gördüğümüz doğayı yaratan, doğaya amaçlar koyan, doğadaki insanı ve onun ahlaki yaşamını nihai amaç olarak var eden Kozmik Akıl olduğunu ispatlamaktır. Kant’ın buradaki hasımları yine doğayı kör bir etki-tepki ilişkisi olarak gören bilim adamlarıdır.

Kant bu bilim adamlarına şöyle söyler: “doğada hiçbir canlı varlık olmasaydı bile, doğada hiçbir güzellik olmasaydı bile, sizler doğa bilimi yapabilmek için bir Kozmik Aklı düzenleyici bir fikir olarak varsaymak zorunda olacaktınız. Zira siz bilim adamları olarak, tikel doğa yasalarını keşfediyorsunuz. Bu tikel doğa yasalarının hangi genel ve bütünsel doğa yasalarının altında durduğunu keşfedebilmek için doğayı sanki bütünsel bir sistem olarak kuran ve tikel doğa yasalarından bütünsel doğa yasaları oluşturan ve evreni insan için anlaşılmaya müsait bir evren kılan bir Kozmik Akıl varmış gibi düşünmek zorunda kalacaktınız.

Kant için bilim adamlarının bilim yapmak için varsaydıkları bu Kozmik Aklın evrendeki bir tezahürü organik canlılardır. Kant için bu organik canlıların varoluş imkânı üzerine düşünmek Kozmik Aklı nesnel boyutlarıyla düşünmektir. Yani organik canlıların varlığı bu Kozmik Aklın gerçek olduğu fikrini dayatır.

Kant’a göre, parçaları bütüne hizmet ederek, bütünü ise parçalara hizmet ederek var olan, yediği yemeklerle kendi kendini sürekli üreten ve doğada kendi dışındaki inorganik varlıkları araçları olarak kullanan ve kendi hareketlerinin hem nedeni hem de sonucu olan, yani özgür bir varlık olan bir organizma, asla ve kat’a bilim adamlarının mekanik nedenselliği, yani kör etki-tepki ilişkileri sonucu inşa edilemez. Böylesi bir organizmayı var edebilmek için doğaüstünde amaçlar gözeten ve organik canlıya kendi mührünü vurarak onu yaratan Kozmik bir Akıl varsayılmak zorundadır. Kant için eğer ikinci kritikte Tanrı kavramına ulaşmış olmasaydık bu Kozmik Akl’ın bir şeytan bile olabilmesi mümkündü. Ama ikinci kritikte Tanrı kavramına çoktan ulaşmış olduğumuz için bu Akl’ın Tanrı olduğunu da kesinlikle biliyoruz.

Kant için evrende tek bir organizma bile varsa tüm evren bir organizma olarak tasarlanmak zorunda kalınır. Zira mekanizmadan organizma türeyemeyeceğine göre evrendeki tek bir organizmanın varlığı bile evrenin bütününü sanki o organizmaya hizmet için var olmuş devasa bir organizma olarak düşünmeye zorlar. Evren denen bu bütünsel organizma Tanrı’nın eseridir. Tanrı evrendeki mekanik yasaları bu organizmanın bileşenleri haline getirir ve evrene ve içindeki varlıklara amaçlar verir. Yani Tanrı evreni var ederken amaçlar gözeten bir varlıktır. Bu amaçlar dünyasında, Kant’a evrenin nihai amacının ne olduğu sorulduğunda o size yanıt olarak şunu söyleyecektir: “Kendinden başka hiçbir koşula tabi olmayan ahlaki yaşam, yani koşulsuz iyilik, yani gerçek özgürlük.”

Kant için tüm evrenin Tanrı tarafından konmuş nihai amacı ahlaklı özgür bireye ahlaki yaşamında hizmet etmekten ibarettir. Ahlaklı insan Tanrı’nın evreni yaratırken ki nihai amacıdır.

Evrende tezahür eden Tanrı’nın nesnel boyutlarıyla ele alınışı üçüncü kritikte bu şekilde. Kant bu tartışmayı Teleoloji/Amaçsallık başlığı altında yapıyor. Elbette bir de evreni yaratan, ona amaçlar veren, onda insanın ahlaki yaşamını nihai hedef olarak belirleyen ve doğa içinde insana özgürlük alanı açan Tanrı’nın öznel ve ruhsal deneyimlenişi de var ki Kant bu tartışmayı üçüncü kritiğinde haz ve acı duyguları ile güzellik ve yücelik deneyimlerini tartıştığı Estetik bölümünde yapar.

Üçüncü kritikte güzel ve yüce’nin, yani Tanrı’nın cemali ve Tanrı’nın celalinin tartışıldığı Estetik bölümünün birkaç amacı var. Birincisi bir sanat kuramı ortaya koymak. Bu bizi ilgilendirmiyor. Bu tartışmanın başka bir amacı ise doğadaki güzel ve yücenin insanın kendi ruhunda deneyimlediği özgürlüğe, yani ikinci kritikte salt ruhsal bir fenomen olarak tartıştığı özgürlüğe, doğanın işleyişinin izin verdiğini savunmak. Yani örneğin güzel bir çiçeği, başka hiçbir amaca hizmet etmiyormuş gibi, sanki kendi kendisinin amacıymış gibi, sanki bu çiçek ve onun özgürce serilip serpilmesi doğanın bir amacıymış gibi müşahede ettiğimizde; bizler de kendimizi bir doğa parçası olarak özgür insanlar olarak, doğanın bir amacıymış gibi tasarımlayabiliriz, demek istiyor Kant. Ya da insanı önce darmadağın eden ama onu sonra daha yüksek bir bütünlük olarak inşa ederek insanı yüksek bir hazza kavuşturan yüce’yi deneyimlediğimizde içimizdeki özgürlüğün ve ahlak duygusunun hayatımızda karşımıza çıkan bütün yıkıcı engellerden daha üstün olduğuna dair bir fikir ediniriz.

Kant’ın üçüncü kritiğinin estetik bölümünde güzel ve yüce’nin tartışılmasının iki sebebi daha var: (1) güzel ve yüce deneyimi yoluyla bizler ahlaki yaşam sürdürdüğümüzde kendi yaşam hikayemizi nasıl deneyimleriz? Yani yaşamlarımızı nasıl estetik hale getiririz? Kant güzel ve yüce tartışmasıyla bunu yapıyor. Bu tartışmanın daha ötede duran ve Tanrı meselesini ilgilendiren boyutu ise şu: Kant’a göre güzel ve yüce duyuüstü olanın, doğaüstü olanın, yani tüm mükemmel sıfatlarıyla Tanrı’nın doğadaki ve duyulur dünyadaki mühürleridir. Güzel ve Yüce, yani Celal ve Cemal Tanrı’nın bu dünyaya biçim veren kozmik sıfatlarıdır. Ve bizler gerek doğada, gerek sanatta gerekse de kendi yaşamlarımızda güzel ve yüce’yi deneyimlemek yoluyla Tanrı’nın güzelliğini ve yüceliğini deneyimleriz, demek istiyor Kant.

Ve mesele Kant için sadece bu kuşatıcı kavramları sanki Tanrı’nın başka sıfatı yokmuş gibi müşahede etmekten ibaret değildir. Zira kuşatıcı birer deneyim olarak güzel ve yücenin bizlerde uyandırdığı ve güzel ve yücenin gölgesinde yer alan tikel duygular sadece öznel olarak bize ait değildir Güzel ve yüce deneyiminin bağrındaki bu estetik fikirler, dış dünyadaki nesnede nesnel olarak da bulunurlar. İşte hem öznede hem de nesnede bulunan bu tikel duygular ve estetik fikirler, Tanrı’nın doğada güzel ve yüce adlı kuşatıcı sıfatları altında duran daha tikel sıfatlardır demeye getiriyor Kant. Yani Kant’a göre, doğadaki estetik deneyim yoluyla bizler Tanrı’nın hikmet, rahmet, kerem adalet gibi sıfatlarını da duygularımız ve estetik fikirlerimiz yoluyla keşfederiz. Ve bu fikirleri kendi otobiyografimize dahil ederek bir nevi tanrısallaşırız.

Yani Kant’ın üçüncü kritikte ele aldığı organizma ve güzel-yüce tartışması başardığı başka pek çok şey yanında, bizlere Kozmik Akıl olarak Tanrı’nın sıfatlarını müşahede etme ve onları yaşamımıza dökme ve tanrısallaşma imkânı da verir.

VII.

Makalemizin esas tartışmasına dönersek Kant ikinci kritikle bağlantılı olarak üçüncü kritikte neleri başarmıştır? (1) Doğayı yaratan ve ona amaçlar veren Kozmik Akıl ispatlanmıştır. Ki ikinci kritikteki tartışmamızdan dolayı bizler bu Kozmik Aklın Her Şeyi Bilen, Her Şeye Gücü Yeten ve Mutlak İyi olan Tanrı olduğunu biliyoruz. (2) Doğanın amaçlı eyleme ve özgürlüğe izin verdiği kanıtlanmıştır. (3) Doğada insana mutluluk veren Güzel’in etüdü yoluyla ahlaki prensiplerle göre hayat sürmenin sonsuz yaşamda mutluluk getireceği kanıtlanmıştır.

Kant’ı biraz tahrif edersek… Kant’ın tüm bu tartışmalarda esas muhatabının Tanrı’yı reddeden, metafiziğe inanmayan ve gördüğünden başkasını gerçek kabul etmeyen kibirli bilim adamları olduğunu söylemiştim. Kant’ı anlamanın sahih bir yolu onu bu tartışma içinde anlamaktır. Yoksa Kant yarım yamalak olarak okunup felsefe tarihine metafiziği yıkmaya çalışan adam olarak geçer. Oysa ikinci kritikten ve üçüncü kritikte anlattıklarından anlıyoruz ki, Kant’ın derdi metafiziği yepyeni bir yolla inşa etmekti. Yani Tanrı’nın varlığını, özgürlüğü ve ruhun ölümsüzlüğünü savunmak istiyordu Kant. Ve söylemek istediği yani esas meselesi olan her şeyi mekanik doğabilimlerini tartıştığı birinci kritikte değil, üçüncü kritikte söylemişti. Yani Tanrı’yı bir sufi gibi müşahedenin ve tanrısallaşmış bir hayat sürmenin mümkün olduğunu savunduğu kitapta.

VIII.

O halde Kant’ı şimdiye kadar tartıştıklarımızdan hareketle bilim adamlarıyla muhatap edelim. Metafiziğe inanmayan bilim adamları Kant’a bu aşamada şunları söyleyecektir: “Senin üçüncü kritikteki Tanrı savunun tamamen canlı organizmaların kör neden-sonuç ve mekanizma ilişkileriyle açıklanmayacağını iddia edişine dayanıyor. Yine üçüncü kritikte tüm anlattıkların insanların haz ve acı duygusuyla evreni müşahedesine dayanıyor. Bugün açıklayamıyor olabiliriz… Ama bir gün organizmaların oluşumunu mekanik nedenlere göre açıklayabilirsek senin tüm argümanların çöker. Ve haz duygusu evrene dair bilgi veremeyecek kadar öznel bir duygudur.

İşte Kant’ın metafiziği yerle bir ettiği söylenen birinci kritiği bu tartışma zemininde bambaşka bir anlam kazanıyor. Kendi başına metafiziği yıktığı söylenen birinci kritik, Kant’ın bilim adamlarıyla tartışması merkeze alındığında ve ikinci ve üçüncü kritikte söyledikleri hatırda tutulduğunda, yani Kant bir bütün olarak değerlendirildiğinde; Kant’ın bu kritikteki derdinin, bilim adamlarına metafiziği ve Tanrı, özgürlük ve ruhun ölümsüzlüğü gibi fikirleri bir olanak ve bilim yapabilmek için birer düzenleyici fikir olarak kabul etmenin zorunlu olduğunu ispat etmek olduğu görülüyor.

IX.

Birinci kritiğin bu niteliğini tartışmamıza başlayalım.

Kant kendi metafizik fikirlerine meydan okuyan bilim adamlarına şu soruyu sorar: “Öncelikle bir şeyi bilim yoluyla kesin bilgiye ulaşmanın nasıl olanaklı olabileceğini bana anlatın.” Kant’a göre eğer doğabilimleri yoluyla bir şeyi kesin olarak bileceksek bu bilgiyi kendimizi nesnelere uydurma çabasıyla elde edemeyiz. Çünkü nesne her zaman bizim kavradığımızdan farklı olabilir. Bu yolla kesin bilgi elde edilemez. Eğer bilgi kesin olacaksa, nesneler kendini bize uydurmak zorundadır. Kant’ın meşhur Kopernik Devrimi budur. Yani bilim yaparken merkezde duran dünya değil, biz ve bizim yapısal yeteneklerimizdir.

Kant bu sebeple doğa bilimleri yoluyla bilme ediminde uzay ve zamanı nesnel gerçeklikler olarak değil, bizim sezgimizin biçimlerinden ibaret olarak kavramamız gerektiğini söyler. Eğer uzay ve zaman bizim dışımızda gerçeklikler olsaydı hiçbir zaman için uzay, zaman ve uzay-zamanda meydana gelen şeyler ve olaylar hakkında kesin konuşamayacaktık. Örneğin saf uzaya kurallarını veren Öklid geometrisinin kesin hakikat olduğunu biliyorsak, bu kesinlik uzayın bizim sezgimizin bir biçimi olmasından dolayıdır.

Yine aynı sebeple Kant’a göre doğabilimi yoluyla kesin bilgiye erişeceksek uzay ve zamandaki nesneler, bizim kendimizin anlama yetisinin cevher/töz ve nedensellik kategorilerine uymak zorundadırlar.

Kant insanın iç dünyasına ait olan cevher ve nedensellik kategoriyle insanın dış dünyasındaki nesneler arasında nasıl özsel bir bağlantı kurulmuş olduğunu hayal gücünün sentezini devreye sokarak açıklıyor. Kant’a göre bizlerin duyularına ve uzay-zaman sezgilerine bizim hiç ama hiç bilmediğimiz bir kaynaktan, gaybden, ezeli ve ebedi bir akış vurur. Bu akış potansiyel olarak tüm zamanları ve tüm mekanları ve tüm maddeleri kuşatır. Fakat hiçbir forma sahip değildir. Kant’a göre bizim içimizdeki hayal gücü bu akışa bir düzen verir ve bu akışı uzayda ve zamanda yer tutan nesneler alemi ve doğa haline getirir. Hayal gücümüz gaybden gelen bu akışa uzay ve zamanda düzen verirken, bu akışı zamanda süreklilik arz eden bazı unsurlara ayırır ki bir sürekliliklere cevher/töz diyoruz. Yine hayal gücümüz gaybden gelen bu akışa düzen verirken bazı değişimlerin birbirini kurallı bir biçimde izlemesine yol açar ki, bizler zamandaki bu kurallı değişimlere nedensellik adını veriyoruz. Kant’a göre iç dünyamızdaki anlama yetisinin kategorilerini dış dünyaya uygulayabilmemizin ve dış dünyamızdaki nesnelere özsel bir düzen verebiliyor oluşumuzun ve dış dünyadaki nesneler hakkında hiç tereddüt etmeden cevher ve nedensellik kategorilerini uygulayabiliyor oluşumuzun sebebi budur.

Özet olarak Kant’ın Kopernik Devrimi budur. Yani doğa bilimleri yoluyla bilim yaparken biz kendimizi nesnelere uydurmayız, nesneler kendilerini bizlere uydururlar. Fakat Kant’a göre bunun doğa bilimleri adına yıkıcı bir sonucu vardır: Nesnelerin kendini bize uydurduğu bu durumda, biz nesneleri sadece bize göründükleri kadarıyla bilebildiğimiz için artık nesnelerin görünümleri ile kendinde olduğu haliyle nesne (kendinde şey) arasında ve deneyimimize konu olduğu kadarıyla nesne (fenomen) ve deneyimleyemediğimiz salt düşünebildiğimiz haliyle nesne (numen) arasında radikal bir ayrım yapmak zorunda kalırız.

Kant’a göre doğabilimleri sadece ve sadece görünümleri ve fenomenleri bilebilir, kendinde şeye ve numene asla ve kat’a ulaşamaz. Zira fenomenler evreninde kullandığı cevher ve nedensellik gibi kategorileri numenler ve kendinde şeyler için kullanamaz.

Fakat yine Kant’a göre bir bilim adamı her zaman için deneyim dışı kalan bir numenler alemini ve kendinde şey alemini varsaymaya mecbur kalır, ki Kant için bilim adamlarını metafizik düşünceye, Tanrı’ya, özgürlüğe ve ruhun ölümsüzlüğü düşüncesine bir imkan olarak açan ilk nokta burasıdır.

X.

Numenal alem üzerine düşüncelerimiz daha da geliştirelim. Kant’a göre bilim adamının aklı her zaman için koşullu nesnelerden başlar. Ve bu koşulluların arka planında yatan koşulsuz varlığı arar. Örneğin bilim adamının aklı her zaman şunu sorar: “Bu bunun nedeni, şu da bunun nedeni, o da şunun nedeni… Peki hepsinin nedeni olan ilk ve özgür neden nedir ve nerededir?” Kant’a göre bilima damını metafizik düşünceye açan ikinci nokta burasıdır.

Kant kendi mantık düşüncesinden hareketle koşulsuz olan böyle üç varlık tespit etti:
(1) koşulsuz özne olarak ve sonsuz yaşama sahip olarak bir cevher olarak Ruh (2) koşulsuz bir nesne olarak İlk Neden’i ve Zorunlu Neden’i kendi bağrında barındıran bir bütünlük olarak Evren ve (3) koşulsuz ve tüm müspet sıfatların sahibi olarak, mükemmel varlık olarak Tanrı. Ki bu Tanrı aynı zamanda hem İlk ve Özgür Neden, hem Zorunlu Varlık hem de Evrenin Tasarımcısı olarak kavranır.

Kant bir cevher olarak ruha, bütünlüklü evrene ve Tanrı’ya dair getirilen tüm kanıtların çürüklüğünü gösterdi bu tartışmada. Bu sebeple de pek çok insan onu metafiziğin yıkıcısı olarak anar. Fakat Kant bu tartışmada metafiziğe getirilen kanıtları yıkmaktan daha fazlasını yaptı. Çünkü o bu çürütmeleri yaparken bir yandan metafiziğin bu kavramlarını birer olanak ve düzenleyici fikir olarak kabul etmemizin zorunlu olduğunu söyledi. Yani Kant’ın birinci kritikteki bu tartışmanın salt yıkıcı değil, yapıcı bir işlevi de vardır metafizik düşünce adına.

Kant ruha, bütünlüklü evrene ve Tanrı’ya dair getirilen kanıtları yıkarken bir yandan da hep şunu söyledi: bunları kanıtlayamayız. Fakat bilim yapacaksak metafiziğin bu temel kavramlarını bir olanak ve bilimsel çabalarımıza yöne veren düzenleyici bir fikir olarak her zaman korumak zorundayızdır. Kanıtlanmış bir gerçek olarak değil, yön verici bir fikir olarak Ruh, Evren ve Tanrı kavramlarını kabul etmezse, bilimin tüm çabaları anlamını yitirir. Bir örnek vermek gerekirse, bizim deneyimlediğimiz haliyle evrenin içinde Özgür bir İlk Neden ve Zorunlu Neden göremesek de, bilim yoluyla İlk Neden’i ve Zorunlu Neden’i keşfetme çabasını bir kenara bırakırsak bilim yapmayı bırakmamız gerekir. Ama bilim yoluyla keşfettiklerimiz hep koşullu olduğu için bu koşulların koşulunu, yani koşulsuzu aramaya mecburdur bilim çabası. Bilim adamı bilim yapabilmek için ‘sanki’ bu Özgür ve İlk Neden ve Zorunlu Varlık varmış gibi düşünmelidir.

Kant ruhu, evrenin bütünlüğünü ve Tanrı’yı tartıştığı bölümlerde bir de şunları söyler: (1) Evet bir cevher olarak ruhu ispat edemiyoruz. Ama ruhun bedenden türeyemeyeceğin ispat ediyoruz. Yani materyalizm yanlıştır. (2) Evet gördüğümüz haliyle evrende bir özgür ve ilk neden veya zorunlu neden göremiyoruz. Ama gördüğümüz haliyle evrenin ötesinde, yani bir numen ve kendinde şey olarak Özgür ve İlk Neden’i ve Zorunlu Neden’i bir olanak olarak düşünebiliyoruz. Yani insanın ve Tanrı’nın özgürlüğü mümkündür. (3) Evet doğayı yaratan mükemmel bir varlık olarak Tanrı’yı ispatlayamıyoruz. Ama evrende keşfettiğimiz tikel yasaları bir bütünlük haline getirebilen ve bu yolla bilimsel çabamıza ışık tutan, bizler için doğayı bilim için açıklanabilir hale getiren bir Tanrı’yı varsayabiliyoruz.

Kısa konuşursak Kant’ın birinci kritiğinin amacı, sadece ve sadece metafiziği yıkmak değildir. Aksine onu bilim adamlarıyla tartışması içine konumlandıracaksak, Kant’ın derdi aklını kullanan ve gördüğünden başkasına inanmayan bilim adamlarını metafiziğe, Tanrı’ya, özgürlüğe ve ruhun ölümsüzlüğü düşüncesine bir olanak ve düzenleyici fikir olarak ikna etmekten ibarettir.

XI.

Yani Kant’ın birinci kritikte anlattıklarını onun ikinci ve üçüncü kritikte söyledikleriyle iç içe okuyunca, birinci kritik metafizik düşünce için yıkıcı değil, aslında yapıcıdır. Çünkü birinci kritik, gördüğünden başkasına inanmayan ve pek çoğu materyalist olan kibirli bilim adamlarına metafiziği ve onunla gelen düşünceleri karşı konulamaz bir olanak alanı olarak açmıştır.

Bu noktada şu hususu vurgulamayı oldukça gerekli görüyorum. Kant her zaman şunu derdi: Benim birinci ve üçüncü kritikte Tanrı hakkında söylediklerim, her zaman için ikinci kritikteki Tanrı tartışmamın gölgesinde yıkıcı değil yapıcı bir rol oynarlar.

Kant’ın demek istediği husus şudur: sadece üçüncü kritiği okursak Kozmik bir Aklın varlığına ikna oluruz. Fakat bu Kozmik Akıl bir şeytan da olabilir. Bu Kozmik Aklın Tanrı olduğunu biz ikinci kritikteki Tanrı kanıtlaması yoluyla biliriz. Yine buradan bakarsak, birinci kritikte bir olanak ve düzenleyici fikir olarak konulan Özgür ve İlk Neden, Zorunlu Varlık, tüm müspet sıfatlara sahip Mükemmel Varlık olarak Tanrı fikirleri ikinci kritikteki Tanrı tartışması zemininde pozitif bir hale geçerler. Ve bizler ikinci ve birinci kritikteki Tanrı tartışmalarını sentezleyip artık Tanrı’ya İlk ve Özgür Neden, Zorunlu Varlık ve Mükemmel Varlık adlarını verebiliriz.

Kısa konuşacak olursak, Kant’ın üç kritiği beraberce okunduğunda Kant’ın başardığı şeyin metafiziği yıkmak değil, metafiziği ve onun temel fikirlerini yepyeni temellerde inşa etmek olduğu söylenebilir. Yani üç kritikteki temel derdi Tanrı’yı kanıtlamak olan Kant buradan bakacak olursak tam bir İslam düşünürüdür.

XII.

Kant’ı bir İslam düşünürü olarak ele almanın başka gerekçeleri de var. Bu da Kant’ın kendi sistemini geliştirirken İslam düşünce mirasından dolaylı ya da dolaysız yollarla tevarüs ettiği hususlarla ilgili.

Birinci kritiği tartışırken Kant’ı daha çok klasik metafizik ve kelam ilmine giren konularla ilişkisi içinde ele aldık. Oysa Kant’ın özellikle üçüncü kritikte bir yaşam estetiği kurmaya çalıştığını söylemiştim. Kant güzel-yüce yani celal-cemal tartışmasıyla bir yandan okurda doğaya bakarken Tanrı’nın celalini ve cemalini müşahede etme yeteneği kazandırıyordu. Bir yandan da celal ve cemali kendi bireysel yaşantılarımıza taşıyarak tanrısallaşma deneyimi yaşamımızı sağlamaya çalışıyordu. Kant’a göre celal ve cemalin, güzel ve yücenin Tanrı’nın kuşatıcı sıfatları olduğunu söylemiştim. Üçüncü kritikteki tartışmanın inceliklerini okuyacaksak Tanrı’nın güzel ve yüce sıfatları altında duran sayısız niteliği vardır, ki bunlara da doğadaki estetiği keşfederken bizde uyanan estetik duygular yoluyla ulaşıyorduk. Yani Kant üçüncü kritikte bir yandan doğadaki organizmalarının nesnelliğini bir yandan da doğadaki güzelliğin içsel/ruhsal etüdü yoluyla bizlere Tanrı’nın hikmet, rahmet, kerem, adalet gibi sıfatlarını keşfetmenin yollarını öğretiyordu. Ve elbette ki estetik deneyim yoluyla duygularımızı arındırabiliyor ve bu hikmet, rahmet, adalet ve kerem gibi duyguları kendimize mal edip tanrısallaşabiliyorduk. Buradan bakınca Kant tam bir yaşam rehberi ve İslam mutasavvıfı gibi duruyordu. Zira üçüncü kritiğin derdi Tanrısal sıfatların müşahedesinden ibaret oluyordu. Kant’ın ikinci kritikteki ahlak tartışmasındaki derdi ise doğru dini tespit etme çabasından ibaretti.

Kant’ın üç kritiğini bu yolla bir sistem altına oturttuğumuzda onun üçüncü kritiğinin İslam dünyasındaki tasavvuf ilmine, onun birinci kritiğinin İslam dünyasındaki felsefe geleneğine ve onun ikinci kritiğinin İslam mirasındaki dini düşünce geleneğine tekabül ettiğini söyleyebiliyoruz.

Buradan bakınca Kant’ın bir sistem oluşturan üç kritiği İbn Tufeyl’in Hayy bir Yakzan’da yapmaya çalıştığı gibi felsefe-din-tasavvuf düşüncelerini bir ahenk altına almaya çalışmaktan ibarettir. Hayy bin Yakzan çok erken bir tarihte Batı dillerine çevrilmişti. Ve Kant’ın kendi sistemini kurarkan bu eserden haberdar olmama imkânı yoktu. Zaten kendi zamanına kadar metafizik ve ahlak olarak ikiye bölünen felsefe disiplinine daha üç kritiğini yazmadan önce buna bir de estetik kuramının eklenmesi gerekir diyerek felsefe için üçüncü bir tartışma alanı açan da yine kendisiydi. Kant’ın estetik kuramının bir tasavvuf düşüncesi olduğunu zaten gösterdik. Yani Kant için bütünlüklü düşünce felsefe, din ve tasavvufu ahenk altına alan düşüncedir ki bu ahenk çabasını İbn Tufeyl’den önce mesele edinen başka bir filozof bilmiyorum.

Kant’ın İslam mirasından dolaylı ya da dolaysız yollarla tevarüs ettiği daha başka hususlar da var. Örneğin Hegel’in hiç kompleks duymadan belirttiği üzere “Biz Batılılara güzel-yüce, celal-cemal ikilisini Müslümanlar öğretti. Biz Batılılar daha önce sadece güzel-çirkin ikilisini biliyorduk.”

Yine Kant’ın cevher ve nedensellik düşüncesine dayanan birinci kritikteki metafizik kavrayışı ile canlı organizmaların etüdüne dayanan üçüncü kritikteki metafizik kavrayışı arasındaki radikal fark İbn Rüşd’ün El-Keşf adlı kitabından gelir. İbn Rüşd bu kitapta şöyle söyler: “Aristo gibi filozoflar cevher ve nedensellik gibi kavramlar üzerinden metafizik yaparlar. Kuran ise doğadaki organizmaların etüdü yoluyla metafizik yapar. Bu iki metafizik kavrayış radikal olarak birbirinden farklıdır.”

Yine Kant’ın ilk kritikte ilk neden, zorunlu neden gibi Tanrı ispatlarında gördüğü çelişkileri benim bilebildiğim kadarıyla ilk defa İbn Rüşd düşünce tarihine sokmuştur. Son olarak söylemek gerekirse Kant’ın ilk kritiğindeki fenomenolojik ontoloji yöntemi, yani bir an için dışarıdaki nesnelerin etüdünü bırakıp, zihnimizin dış dünyadaki nesneleri nasıl etüt ettiğine odaklanarak felsefe ve metafizik yapma yöntemini ilk defa Sühreverdi felsefe tarihine sokmuştur. “Bir an için dışınızdaki nesneleri bırakın. Ve nesneleri zihinlerinizde nasıl etüt ettiğinize odaklanın. Metafiziğe dair çok şey öğreneceksiniz” cümlesi Sühreverdi İşrakiliğinin çıkış noktasıdır. Bu fikir, Batılılar hala İslam medeniyetinden öğrenirken Batı kütüphanelerinde bulunan tüm kitapları okuduktan sonra kendi felsefesini geliştiren Descartes’ın İlk Felsefe Üzerine Meditasyonları’yla beraber Batı dünyasına geçiş yapmış ve Batı’da felsefe yapma tarzını radikal bir biçimde dönüştürmüştür.

Elbette ki İslam düşünürleri de kendi düşüncelerini inşa ederken başka medeniyetlerin miraslarından faydalandılar. Ve elbette ki Kant da İslam’dan kendisine akan bu mirası devraldıktan sonra ona kendi mührünü vurdu. Ve elbette ki burada kurmuş olduğum spekülatif bağlantılarda tarihsel yanlışlar bulunabilir. Burada söylemek istediğim şey şu: küresel toplumun sancılarını çektiğimiz bu dönemde farklı medeniyetler arası tevarüs edişlerin bir spekülasyon yoluyla da olsa açığa çıkarılması çabası en az felsefe yapmak ve bir filozofun orijinalliğini vurgulamak kadar felsefeye ve insanlığa katkıdır. Bu bölümü bu sebeple kaleme aldım.

XIII.

Makaleyi bitirmeden önce ele almam gereken son bir husus daha kaldı. Evrim kuramının bilinmediği, Öklid dışında başka bir geometrinin olmadığı, Newton fiziğinin mutlak hakikat zannedildiği ve henüz kuantum ve görelilik fiziğinin keşfedilmemiş olduğu bir çağda yazan Kant bugün hala güncel midir? Yani benim bu makalede yazdıklarım sadece doğa bilimleriyle ilgisiz bir biçimde felsefe yapan akademisyenleri mi ilgilendirir? Yoksa çağdaş bilimi mutlak gerçek kabul eden insanlar için de Kant düşüncesi güncelliğini korur mu?

Bu husus aslında çok uzun bir makale gerektiriyor. Ben burada sadece Öklid uzayında ve Newton fiziğinde yaşayan Kant’ın metafizik ve doğa felsefesi kavrayışının, bugün evrim kuramını, kuantumu ve göreliliği keşfetmiş, Öklid dışı uzayda yaşayan bizler için hala güncel olduğuna dair bir iki işaret bırakacağım.

Önce şunu ifade edeyim: evrim kuramının tüm başarılarına rağmen Kant’ın organizma kavrayışı ve Kant’ın kavradığı haliyle organizmanın asla ve kat’a mekanik nedenlerle inşa edilemeyeceği fikri bugün hala güncelliğini koruyor. Bu konuda çok şey söyleyebilirim, fakat tek bir vurucu örnek vereyim. Ünlü biyolog Evelyn Fox Keller Genin Yüzyılı adlı efsanevi kitabında Kant’ın organizma kavrayışını merkeze alır ve şunları söyler: “Dışarıdan bir tasarımcının varlığında böylesi organizmalar inşa edilebiliyor. Fakat bizler Kant’tan, Newton’dan ve Darwin’den bugüne geçen iki yüzyılın sonunda hala mekanik nedenlerle böylesi organizmaları inşa etme gücünden yoksunuz. Mekanizmadan organizmaya geçişin nasıl mümkün olduğunu hayal bile edemiyoruz. Bu konuda spekülasyon bile yapamıyoruz.” Yani Kant’ın organizma kavrayışı ve buradan türettiği metafizik ve yaşam estetiği düşüncesi evrim kuramına rağmen hala günceldir.

Biraz iddialı olacak ama Kant Newton kuramını yerle bir etmiş kuantum kuramı zemininde de hala güncelliğini koruyor. İzah edeyim. Kant’ın birinci kritiğini tartışırken, cevher ve nedensellik kavramlarına konu olduğu haliyle evrenin kökeninde gaybden gelen ezeli ve ebedi bir akışın duyularımıza ve uzay-zaman sezgilerimize vurma eyleminden ve hayal gücümüzün bu akışı zamanda ve mekânda bir düzene oturttuğundan bahsetmiştim. Kant’a göre bu akışta evrendeki tüm nesneler ve olaylar ayrışmamış bir tohum halinde bulunur. İşte bu akışın kendisi ve bu akışın hayal gücümüz vasıtasıyla görülebilir bir düzene oturtulmuş hali arasında bir belirsizlik zemini vardır ki, sanıyorum Kant’ın kuramında kuantum olasılık bulutunu oturtabileceğimiz bir mekân açar.

Buradan bakınca Kant’ın kuramı, Öklid dışı geometrilerin ve görelilik fiziğinin dünyasında da bilim adamları için hala geçerliliğini korur. Zira eğer Kant, gaybden gelen bu akışın hayal gücü vasıtamızla bir düzen altına alınışını daha derinden düşünseydi, bu akış görünür düzen altına girip de uzayda ve zamanda ayırt edilebilir nesneler ve madde toplaşmaları yaratırken; bu nesnelerin ve madde toplaşmalarının etraflarındaki uzay ve zamanı da kendi etraflarında büzdüğünü ve eğrilttiğini düşünebilecekti. Yani Kant’ın evren kuramı görelilik fiziğiyle ve Öklid dışı geometrilerle de barış halindedir.

Fakat Kant zamanında Newton dışı bir fizik olmadığı için, Kant kendi kuramının zorunlu sonucu olan ve bizlere kuantumun, göreliliğin ve Öklid dışı geometrilerinin zeminini veren bu düşünceleri geliştiremedi. Ama Kant’ı derinlemesine okuduğumuzda biz bugün bu çıkarımları yapabiliyoruz.

Kantçı doğa felsefesinin bugün için güncelliğine dair burada kısaca özetlediğim hususların ayrıntılı dökümünü benim Kara Kitap adlı eserimde detaylıca işlenmiş bir vaziyette okuyabilirsiniz.

XIV.

Son bir not olarak… Kant’ın üçüncü kritiğinde yöntemini verdiği fakat muhtevasına girmediği hususu, yani Tanrısal sıfatları doğada müşahede etme yeteneğini kazanmak isteyen okur muhakkak Bediüzzaman’ın Haşr Risalesi adlı eserini okumalıdır. Sıkı bir Kant okuru olan ve eserlerinden buram buram Kant fışkırdığını Kant’ı derinlemesine hazmetmiş herkese gösterebileceğim Bediüzzaman, belki de aynı Fichte, Schelling, Hegel, Schopenhauer ve Nietzsche gibi Kant sonrası büyük metafizikçilerden biri olarak keşfedilmeyi beklemektedir felsefe camiası tarafından…

Okurda Kant okumaya ve Kant estetiğine göre kutsanmış ve güzel bir hayat yaşamaya bir iştiyak duygusu uyandırabilmiş olmak umuduyla…

Esat ARSLAN Kant
Paylaş Facebook Twitter Pinterest LinkedIn Tumblr Eposta

Benzer İçerikler

Michel Foucault ve İslam

Albert Camus’den Hareketle İslam’ın Varoluş Şuurunu Düşünmek

Süryaniler: Ortadoğu Kültüründeki Yeri ve Önemi     

Spinoza Bediüzzaman’ı Anladı Mı?

Bu Konuları İnceliyebilirsiniz

Prof. Mehmet Gürses: ”Daha İnsani ve Demokratik Bir Paradigma Çizebiliriz”

Haziran 17, 2025

Barış Süreçlerinde Kadınların Rolü – Fatma Bostan Ünsal & Nurten Ertuğrul

Haziran 17, 2025

Dindarlıktan Dinciliğe: İslamcılık | Prof. Dr. Mehmet Çelik | HOCA DEDİ Kİ – B8

Haziran 17, 2025

Hemhâl Kitaplık (Mayıs 2025)

Mayıs 6, 2025

Ortadoğu’da Müslüman Toplumların Kürtlere Bakışı: Tarihsel ve Sosyolojik Bir Analiz

Nisan 17, 2025

Michel Foucault ve İslam

Nisan 11, 2025

Diyarbakır Nevruz’una Barış Yolculuğu

Nisan 4, 2025

Yanlış İliklenen Düğme: Cumhuriyet | İslam Özkan & Erdoğan Aydın | Derin Okuma B15

Mart 25, 2025

Mart 14, 2025

Fırat Aydınkaya: Şiddet, Kürt davası için bir yüke dönüştü

Mart 12, 2025

Karmatiler: İslam Dünyasındaki Devrimci Hareket

Şubat 21, 2025

Albert Camus’den Hareketle İslam’ın Varoluş Şuurunu Düşünmek

Şubat 5, 2025

Gençlerin İş Hayatından Beklentileri

Ocak 17, 2025

Ocak 14, 2025

Türkiye’nin Kürt Meselesi ve Yeni Suriye – Abdurrahman Kurt

Aralık 27, 2024
Hemhâl
X (Twitter) Instagram Facebook YouTube
  • Meram
  • Künye&İletişim
  • Aydınlatma Metni
  • Çerez Politikası
© 2026 Hemhâl

Arama yapmak için yukarıya bir şeyler yazın ve Enter tuşuna basın. Esc ye basarak çıkış yapabilirsiniz.