MICHEL FOUCAULT’NUN GÖZLÜKLERİYLE
İSLAM MEDENİYETİNİ ANLAMAK MÜMKÜN MÜ?
PEKİ YA BATI MEDENİYETİNİ…
Yeğenim Erdem’e… Bir sanat şaheseri gibi yaşaması dileğiyle…
Bismillahirrahmanirrahim
1.
Michel Foucault’nun felsefesine mütevazı bir şerh düşmeye çalışan bu denemeyi iki grup okur için yazdım. Bu gruplardan birincisi Türkiye’de sosyal bilim yapmaya çalışan akademisyenler. Ne yazık ki fabrikalarımız nasıl teknoloji üretmiyor ve Batı’da üretilen teknolojiyi bu ülkeye transfer ederek üretim yapıyorsa, bir iki istisna hariç sosyal bilimcilerimiz de toplumsal kurama bir katkı yapmıyor ve Batı’da üretilmiş kuramları harfiyen Türkiye’ye ya da İslam toplumuna uygulayarak bilim yapıyor. Oysa Türkiye ve İslam medeniyeti olarak Batı’dan farklı bir karaktere ve tarihe sahibiz. Ve bu tarih ve karakter kendine özgülüğü içinde anlaşılmayı bekliyor. En basitinden, Türkiye’nin bugün maruz kaldığı aşkın iktidarı ve bu iktidarın kendisini nasıl meşrulaştırdığını anlamak istiyorsak Batı’da üretilmiş tiranlık ve diktatörlük kuramları yeterli olmaz. Aşkın iktidarın bir manifestosu olarak İslam siyasal geleneğine yön vermiş Nizamülmülk’ün Siyasetname’sini de bilmek zorundayız. Bu durum toplumsal hayatımızın her alanında ‘biz’e ait kuramlar geliştirmeyi zorunlu kılıyor.
Bu denemenin hitap ettiği ikinci kesim, Türkiye’de ya da İslam dünyasında İslami ruhlu toplumsal kuram geliştirmeye yönelmiş ideologlardır. Geçmişte İslam aleminin Muhammed İkbal, Bediüzzaman ve Ali Şeriati gibi Batılı düşünceyle İslami düşünceyi ustalıkla harmanlayan düşünürleri oldu. Bu düşünürler bu yöntemle sadece İslam’ı dönüştürmediler, Batılı düşünceyi de kendi içinde eleştirerek özgün birer sentez yarattılar. Oysa bugün benim çevremde gördüğüm pek çok İslamcı entelektüel, Adorno, Heidegger, Foucault ve Derrida gibi düşünürler Batı’yı kökten reddettiği için, hiç sorgulamadan bu düşünürleri özümsediler ve bu düşünürlere hatırı sayılır bir katkı ya da eleştiri getirmediler. Oysa modern Batı medeniyetini yerden yere vuran bu düşünürlerin görüşleri İslami dünya görüşünü de sarsıyordu. Muhammed Abid El-Cabiri gibi entelektüeller Batı’daki eleştirel düşünceyi İslam mirasına uygulayınca İslam hikmet mirasını sarsan sonuçlar meydana gelmişti. Fakat bizim entelektüellerimizin pek çoğu bu meydan okumayı görmezden geldi.
Bu mütevazı denemenin hitap ettiği üçüncü bir kesim daha var aslında. O da Doğu’da ve Batı’da Michel Foucault’yu referans almış tüm toplum düşünürleridir. Bugün Foucault’nun mirasına dayanan hayli yekun tutan bir literatür var. Hardt ve Negri, Agamben, Byung Chul-Han, Wendy Brown gibi pek çok düşünür Foucault’nun açtığı güzergahta fikir beyan ediyor. Bu denemenin böylesi toplum düşünürlerine cılız da olsa bir ışık tutacağına inanıyorum.
Bu deneme özellikle bu üç gruba hitap etmek için yazıldıysa da, Foucault hakkında hiçbir şey bilmeyen fakat sosyal teoriye meraklı gençleri uzaklaştırmamak adına hiçbir teknik terim kullanmamaya ve derdimi anneme anlatırmış gibi anlatmaya çalışacağım. Bu metni zihinsel yeteneklerimi yarıya indiren bir iğne etkisinde yazdığım için, metnin sahip olabileceği büyük kusurları okurun affetmesini rica ediyorum.
2.
Michel Foucault’nun düşünce sistemini anlamak için onun ‘nominalist’ adı verilen dünya görüşünü hazmetmek gerekir. Bu dünya görüşüne göre etrafımızdaki dünyanın, evrenin, tarihin ve toplumun kendi içinde akılla kavranabilecek bir düzeni ve hakikati yoktur. Etrafta gördüğümüz şey sadece ve sadece bireysel varlıklardır. Adlarını Zeko ve Şükufe koyduğumuz ve kedi olarak sınıflandırarak köpeklerden ayırdığımız evcil hayvanlarımız bile aslında birbirinden farklı ve aynı sınıfa dahil olmayan tekil varlıklardır. İnsan dediğimiz varlığın da kendine ait evrensel ve çağlar üstü bir doğası ve özü yoktur bu dünya görüşüne göre. İnsan Foucault için her şekli alabilen bir varlıktır. Dolayısıyla Foucault için aklın keşfedebileceği mutlak ve evrensel hakikatler de yoktur. Bu durumda akıl, sadece ve sadece, bir düzeni olmayan dünyaya hakikatle ilgisi olmayan bir düzen atfetmeye yarayan tarihsel bir varlıktır. Yani Foucault’ya göre her medeniyetin ve her medeniyetin kendi içinde farklı dönemlerinin kendine ait bir aklı ve düşünce biçimi vardır. Evrenin, tarihin, toplumun ve bireyin sahip olduğu sabit ve doğal bir öz olmadığı ve akıl keyfi bir biçimde dış dünyayı düzene soktuğu için, bu farklı akıllar arasında ileri-geri ya da hakikate daha yakın-hakikate daha uzak diye sınıflandırmalar yapılamaz. Bu akıllar ve bu akılların ürettiği farklı bilgiler ve bilimler birbirinden farklıdır, o kadar. Foucault için, bu farklı akılları şekillendiren etmen, insanların hakikati arama mücadelesi değildir. İnsanın kendisiyle düşündüğü bu akılların kökeninde Foucault’nun bazen söylem, bazen arşiv, bazen de episteme dediği bilinçdışı yapılar bulunur. Bu bilinçdışı yapılar herhangi bir insanın ya da düşünürün özgür müdahalesi olmadan keyfi bir biçimde ve insanların farkına varmayacağı bir biçimde birbirlerinin yerini alırlar. Dediğimiz gibi, aklın bu dönüşümleri süreklilik arz eden bir ilerleleme değil, süreksizlik arz eden birer kopuştur.
Foucault’nun bu düşüncelerinin fizik, kimya ve biyoloji gibi sağlam bilimleri de sarsan boyutları vardır. Fakat Foucault temel mesaisini psikoloji, sosyoloji, pedagoji, siyaset felsefesi, ceza bilimi gibi insan bilimlerine ayırır. İnsan bilimleri söz konusu olduğunda, yukarıdaki dünya görüşünü veri aldığımızda Foucault tam bir hümanizm-karşıtıdır. Yani Foucault’ya göre, tarihi; insan ve onun hakikat, adalet, özgürlük ve mutluluk mücadeleleri şekillendirmez. Tarihi şekillendiren, insanın bilinçli müdahalesinden çok daha farklı etmenlerdir. Foucault’nun, kendini, bireylerin kendi varoluşunu nasıl şekillendirdiği sorusuna adadığı son birkaç yıllık dönemini, yani Foucault’nun etik dönemi denen dönemi saymazsak, Foucault için insan tarihin elinde bir kukladan ibarettir. Foucault etik döneminde bu fikirlerine ciddi şerhler koyar. Fakat o, bu şerhlerini hmuanizm-karşıtı olarak yazdığı eski çalışmalarını gözden geçirmek için kullanmaz.
Foucault’da akıl ve onun ürettiği bilgi ve bilimler mutlak hakikatlerden koparılmış olduğu için, Foucaulti kendine aklın ve bilimlerin toplumdaki işlevini sorar. Verdiği yanıt şudur: akıl ve aklın bilimleri iktidarla etkileşime girerek insan özneleri şekillendirmeye hizmet ederler. Foucault tüm mesaisini insan özneleri bu bilgi-iktidar şebekelerinin cenderesinden kurtarmaya adar. Foucault için bilgi ve iktidarın eleştirisi tüm hayatını kuşatan bir ahlak (ethos) meselesidir. Fakat Foucault, nominalist dünya görüşüne sahip olduğu ve aklı iktidarın hizmetinde bir aygıttan ibaret gördüğü için “nasıl bir toplum istiyorum? Ve nasıl bir toplumu yaratmak adına bu eleştiriyi yapıyorum?” sorusuna hayatı boyunca yanıt vermez. Foucault akıl, bilim ve iktidarı gördüğü her yerde eleştirir, o kadar.
Burada Foucault düşüncesinde ortaya çıkan ikinci sorun, refleksivite, yani kendine yansıma, denen sorundur. Yani eğer mutlak hakikatler yoksa ve akıl iktidarın hizmetinde bir aygıttan ibaretse Foucault’nun burada bahsettiğimiz dünya görüşünün ve sonrasında Foucault’nun aklını kullanarak tarihsel hakikatleri ortaya çıkarmak üzere yazmış olduğu eserlerin hakikatle ilişkisi nedir sorusu doğar, ki bu soru da Foucault için ömrünün sonuna kadar yanıtsız kalır.
Ben bu denemede Foucault’daki refleksivite sorununu işletecek, bu sorunu Foucault’nun temel eserlerine uygulayacak, buradan Foucault’nun hümanizm karşıtlığını bir hümanizme dönüştürmeye çalışacağım. Hümanizm-karşıtlığından hümanizme bu dönüşü yaptıktan sonra da gerek Batı tarihini anlayacaksak, gerekse de Türkiye ve İslam medeniyeti tarihini anlayacaksak, Foucault’dan beslensek de tarihin, aklın, bilginin ve bilimlerin gelişimi hususlarında Foucault’dan oldukça farklı şeyler söylememiz gerektiğini iddia edeceğim.
3.
Tartışmamıza başlayalım. Foucault’nun aklı eleştiren ilk önemli yapıtı Deliliğin Tarihi. Yani aklın kendi başkasıyla, delilikle ilişkisi. Foucault’ya göre hiçbir şeyin ezeli ve ebedi doğası olmadığını söylemiştim. Delilik de böyle. Foucault için çağlarüstü bir deli kategorisi yok. Aksine her çağda kendisinden farklı olanı sınıflandıran ve kategorize eden farklı bir akıl yapısı var. Ve bu akıl kitaba göre Rönesans döneminde meczup diye bir kategori yaratıyor, ve meczubu toplumdan sürgün ediyor. Tarihsel akıl Klasik Çağ’da akıldışı diye bir kategori yaratıyor. Ve onu hapsediyor. Modern çağda ise akıl, akıldışı diye kategorize ettiği tüm varlıklardan deli diye bir kategoriyi ayırıyor ve onu psikiyatrik muameleye tabi tutuyor.
Foucault’ya göre meczuptan akıldışına, oradan da deli’ye giden dönüşüm bir hakikatin keşfi süreci değil. Bu süreç sadece aklın farklı şekillenmelerinin kendisinden başkası olarak kodladığı ‘tuhaf varlığı’ nasıl tasnif ettiği ve ona nasıl her dönemde farklı muamele ettiği meselesi. Yine Foucault’ya göre, psikiyatrinin keşfi, delilere merhamet gibi hümanist bir ıstıraptan doğmuyor. Aksine daha önceki çağda, yani klasik çağda kapatılarak şiddete maruz bırakılan insan türü, modern çağda farklı bir şiddete maruz bir varlık haline, yani ruhuna şiddet uygulanan bir varlık haline geliyor. Yani ortada ne hakikatin keşfi açısından ne de merhamet duygusu açısından hümanist değerlerin hakimiyeti söz konusu.
Foucault’nun bu kitabını refleksiviteye maruz bıraktığımızda, yani Foucault’nun deliliğin tarihi hususunda söylediklerini, bu kitabın yazım sürecine uyguladığımızda Foucault’nun söyledikleri kendi kendini çürütüyor. Yani Foucault’ya “sen bu kitabı niye yazma ihtiyacı duydun?” sorusu yöneltildiğinde Foucault’nun vereceği yanıtlardan biri elbette ki şöhret tutkusu olacaktır. Fakat bu soruya onun vereceği başka bir yanıt “çünkü psikiyatri kliniğinde şiddete maruz kalanlara merhamet duydum,” başka bir yanıt “çünkü iki dünya savaşını, atom bombasını ve Yahudi soykırımını yaratan akla haddini bildirmek ve onu eleştirmek istedim,” başka bir yanıtsa “çünkü kültürümüzde deliliğin tarihinin hakikatini keşfetmek istedim” yanıtı olacaktır. Ve bu yanıtların tamamı bir hümanistin vereceği yanıtlardır. Yani Foucault’yu bu kitabı yazmaya götüren dürtüler büyük oranda hümanist dürtülerdir.
Eğer toplumumuzda bir tane bile hümanist varsa ve bu hümanistin ortaya çıkardığı eser, bizlerin dünyaya bakışını ve bu kitap örneğinde delilere muamelesini değiştiriyorsa, o halde tarihimizde hümanist değerlere sahip başka insanlar da olabilir ve bu insanların çabaları dünyayı değiştirebilir– ki bu cümleyi söylemek tarihin şekillenişinde hümanizme de bir rol verilmesi gerektiği anlamına gelir.
Psikiyatri kurumunun hastasına bir şiddet uyguladığı doğrudur. Fakat klasik çağda akıldışı denilerek kapatılan figürün aksine, bugün psikiyatride hastaya uygulanan şiddet onun özüne duyulan saygıdan ve hastayı bağımsız bir kişilik olabileceği bir hale koyma arzusundan kaynaklanıyor. Yani psikiyatrik şiddetin amacı hastayı ilelebet bu kuruma bağlı kılmak değil, ona bağımsızlığını kazandırmaktan ibaret. Ki Foucault hiç meşru iktidar-gayri meşru iktidar yapmamış olsa da bir insana bağımsızlığını kazandırma arzusu, hümanist bir arzudur ve meşru iktidar sınıfına girmesi gerekir. (meşru iktidar-gayri meşru iktidar ayrımını daha sonra işleyeceğiz.)
4.
Foucault Deliliğin Tarihi’nde aklın kendi başkasıyla ilişkisini irdelemişti. Kelimeler ve Şeyler adlı efsanevi kitabında ise bu sefer aklın kendi kendisiyle ilişkisini masaya yatıracak ve bu aklı yerle bir edecekti.
Kelimeler ve Şeyler adlı kitap psikoloji, sosyoloji, ekonomi gibi beşeri bilimlerin nasıl doğduğunu irdeleyen bir kitaptır. Humanist anlatıda bu bilimler, hakikati keşfe çıkmış entelektüellerin yoğun ve zahmetli zihinsel çabaları sonucunda hakikati keşfetme hikayesi olarak anlatılır. Foucault’da, aklın, hakikatleri keşfetme yeteneği olmadığını söylemiştim. Zira etrafımızdaki dünya hiçbir akli düzene tabi olmayan bir tekillikler dünyasıydı. Zeko ve Şukufe adlı ‘miyavlayan’ hayvanlar bile birbirinden kökten farklı varlıklardı. Onlar doğada kedi olarak durmazlar. Onları kedi sınıfında kategorize eden ve ‘bu kediler’i köpeklerden ayıran bizim aklımızdı. Eşyayı sınıflandıran, onları neden sonuç bağlarıyla açıklayan ve evrene bir bütünlük veren tamamen bizim aklımızdı. Yoksa evrenin, tarihin ve toplumun özünde böylesi bir akli düzen yoktu. Ve bu akıl tarihseldi.
Foucault Kelimeler ve Şeyler’de Batı dünyasında üç farklı dönemde ortaya çıkmış üç farklı akıl yapısı ayırt eder. Akıl, Rönesans döneminde evreni ve içindeki varlıkları birbirine benzerliklerine göre sınıflandırır. Akıl Klasik Dönemde evrendeki varlıkları bir tabloda bütünleşecekleri şekilde görünür düzenlerine göre temsil eder. Akıl modern dönemde ise varlıkların zaman içindeki dönüşümlerine sebep olan derin boyutlarına nazar eder ki, bu derin boyutların göze gelme, temsil edilme ve bir tabloda düzenlenme yeteneği yoktur.
Benzerlik, temsil ve zamansal derinliğe dayalı bu üç akıl tipine Foucault bu kitabında ‘episteme’ler adını verir. Farklı kitaplarında ‘söylem’ ya da ‘arşiv’ adını alan episteme, tarihin bir anında işleyen aklın ve onun ürettiği bilimlerin bilinçdışı yapısıdır. Bu bilinçdışı yapı insan icadı değildir. Episteme’lerin birbirine dönüşümü hakikati keşfetmede bir ilerleme hamlesi değildir. Ve episteme’leri hiçbir insan muhakemesi yaratmaz ya da inşa etmez. Episteme’ler kıyas kabul etmeyecek kadar birbirinden farklıdır ve tarihte süreksizlik arz edecek şekilde, radikal kopuşlarla birbirlerinin yerine geçerler.
Foucault’nun bu kitabına da refleksivite testi yaptığımızda, yani Foucault’nun insan bilimleri tarihi kitabında söylediklerini kendi kitabına yansıttığımızda yine bir iki açmazla karşı karşıya kalırız.
Her şeyden önce insanların keşfettiği hakikatlerin tarihte bir önemi yoksa, bilimler tarihi özünde hümanist dürtülerle bir hakikatlerin keşfi çabası değilse, esas önemli olan tarihsel aklı bilinçdışı yapıları olan episteme’ler ve onların kopukluk arz edecek şekilde art arda gelişiyse, Foucault’nun episteme’lerin işleyiş mantığını darmadağın eden Kelimeler ve Şeyler adlı kitabı çok hayati bir hakikatin keşfi midir? Yoksa bu kitap da Foucault’nun ele aldığı tüm insan bilimleri gibi mutlak ve evrensel hakikatlerle ilişkisi olmayan bir söylemin, episteme’nin ve bilinçdışı bir akıl yapısının mı ürünüdür?
Kelimeler ve Şeyler’i ne olduğunu bilmediğimiz bir episteme’nin basit bir ürünü sayacaksak, Kelimeler ve Şeyler’de anlatılan tarihin hakikatinin ne olduğu konusunda bu kitabı ciddiye almamız gerekmez. Çünkü bu kitabın hakikatle ilişkisi yoktur. Fakat Foucault bu kitabı bilimlerin tarihi hususunda bir hakikati merak ettiği için yazmıştır. Bu kitabı yazmak uğuruna yıllara yayılan arşiv çalışması bir hakikatin keşfi çabasıyla ilgilidir. Yani en azından Foucault’nun bu kitabı yazarken hümanist bir değer olan hakikati keşif çabasının devrede olduğunu söyleyebiliyoruz. Ve eğer bir toplumda bir kişi bile hakikati merak ettiği için eser yazabiliyor ve bu eseriyle insanların gerçeğe bakışını radikal bir biçimde dönüştürebiliyorsa, tarihin ve bilimlerin işleyişinde hümanist değerlere de bir yer atfetmemiz gerekir. Zira bu dürtülerle hareket eden Foucault’dan başka bilim adamları da var. Ve bilim tarihi literatürü kendini hakikate adamış bu insanların yaşam hikayeleriyle ve çığır açan keşifleriyle dolu.
5.
Burada tartışmamızdan bir anlığına kopup Kelimeler ve Şeyler adlı kitap hakkındaki bir gözlemimi ifade etmek istiyorum. Bu gözlem sadece Foucault uzmanlarını ilgilendiriyor. Ama hümanizm tartışmasına katkısı da var. Rönesans’ın benzerliklere dayalı episteme’si, klasik çağın temsil ve tablo düşüncesi ve modern çağın nesnelere zaman boyutunu katan nesnelerin derinliklerin keşfine dayalı episteme’si birbirinden kopuk ve süreksizlik yaratacak şekilde birbirinin yerini almıyor aslında. Rönesans episteme’sinin oluşumunda Aristocu dünya görüşüne savaş açan Occhamlı Willam gibi nominalistlerin payı çok büyük. Klasik çağın episteme’si ise doğa bilimindeki keşiflerden sonra Rönesans episteme’si ile hesaplaşan Galileo ve Descartes gibilerin tefekkürünün ürünü ve bu episteme Kant’ta bir kemale eriyor. Daha sonra modern episteme ise Hegel’in Kant ile hesaplaşmalarından doğuyor.
Yani bu üç episteme radikal kırılmalar değil, tarihte bir süreksizlik arz etmiyorlar ve insan çabası dışı kaynaklardan doğmuyorlar. Her üç episteme’nin şekillenişinde insanların hakikatin keşfine duyduğu sınırsız çabanın ciddi rolü var.
6.
Foucault düşüncesinin Deliliğin Tarihi ve Kelimeler ve Şeyler adlı kitapları onun ‘arkeoloji’ dediği döneme dahil. Bu döneminde Foucault zihinsel söylemler ve bu söylemlerin nesnesi olan insanların bu söylemlerce nasıl kavrandığıyla ilgileniyordu. Fakat arkeoloji döneminde iki husus muallakta kalmıştı: bu söylemleri birbirine dönüştüren insan pratikleri neler? Ve yine bu söylemler, kendilerinin nesnesi olan insanları nasıl şekillendiriyorlar? Bu dönemeçte Foucault zihinsel söylemler, onların dönüşümleri ve onların öznesi olan insanlar arasındaki ilişkileri insanların maddi pratiklerini soruşturmasına dahil ederek çözme çabasına girişiyor. Bu maddi pratiklerin en başta geleni ise iktidar.
Böylece Foucault’nun düşüncesinde soykütük denilen dönem başlıyor. Soykütük döneminin özelliği şu: Madem ki akıl ve onun ürettiği bilimler mutlak hakikatleri yansıtmıyor, o halde akıl ve onun bilimleri iktidar ile bir evlilik ilişkisi içinde işlev görüyor. Foucault bilginin ve iktidarın bu evliliğine bilgi-iktidar adını veriyor. Foucault’ya göre bilgi-iktidar onun nesnesi olan insan özneleri sadece arkeoloji dönemindeki gibi tanımlamakla kalmıyor, fazladan onları inşa ediyor ve yaratıyor.
7.
Foucault’nun soykütük döneminin ilk önemli çalışması Hapishanenin Doğuşu. Foucault bu kitabında da hümanist anlatıyı reddederek işe başlıyor. Hümanist anlatıya göre suçlular modern öncesi dönemde vicdanın kaldıramayacağı işkencelere tabi tutuluyordu. Modern dönemde ise merhamet ve adalet duygusu hakim geldi ve insanlar onurlu birer yurttaş gibi rehabilite edilecekleri hapishanelerde ceza görmeye başladı. Yani suçluların cezalandırılmasında tarihsel bir ilerleme var ve bu sürece yön veren, adalet ve merhamet gibi hümanist dürtüler.
Foucault işin hiç de böyle olmadığını söylüyor. Zira Foucault’ya göre modern öncesi dönemden modern döneme geçildiğinde sadece ve sadece suçluya uygulanan şiddeti yeri değişiyor: önceden bedeniydi ceza gören, şimdi ise ruhu işkenceye tabi tutuluyor. Ve suçlunun bedeni hapishanede sürekli disiplin altında ve gözetim altında tutuluyor. İnsanı dumur eden bir ruhsal şiddet bu.
Foucault’ya göre disiplin ve gözetim sadece hapishanelerde hükümferma değil. Aksine okul, hastane, fabrika, kışla ve psikiyatri merkezi, yani toplumsal kurumların tamamı, uysal bedenler yaratmak üzere bedenlerin disipline edildiği ve sürekli gözetim altında tutulduğu mekanlar. Bu gözetim o kadar şiddetli ki insanlar bu kurumların tornasından geçince kendi kendilerini gözetler hale geliyorlar. Disiplin toplumunda ruhlar sürekli kendilerini bedenlerini gözetliyorlar ve bedenlerinin normalden sağmasına izin vermiyorlar. Yani bir nevi ruh bedenin hapishanesi olmuş artık.
Foucault disiplin toplumu düşüncesiyle iktidara dayalı eski bir kuramın sınırlarını gösteriyor. Bu eski kurama göre iktidar bizim arzularımızı, dürtülerimizi, düşüncelerimizi bastırmak üzere işler. Foucault’ya göre ise iktidar tam da kendisinin uygulandığı insan öznelerini, onların duygularını, düşüncelerini ve arzularını yaratma, üretme ve şekillendirme yeteneğine sahip. Yani iktidar baskıcı değil, üretken. Ve disiplin mekanizmalarının gösterdiği üzere, iktidar sanki bir cevhermiş de birileri ona sahip oluyormuş değil. Aksine iktidar en aşağı düzeyden en tavana kadar tüm ilişkilerimizin içine sızdığı, kendisinden kurtulamayacağımız kesif bir atmosfer. Yani öğretmenin öğrencisine, babanın çocuğuna, doktorun hastaya vs yaklaşımı hep bir iktidar ilişkisi…
Foucault’ya göre iktidarın bu uygulaması bedenleri ve ruhları yaratırken, onları şekillendirebilmek uğruna insanları inceleyen insan bilimlerini de yaratıyor. Yani psikoloji, sosyoloji, pedagoji, suç bilimi vs hepsi disiplin toplumunda uygulanan iktidarla bir evlilik ilişkisi içinde. Ve tüm bu mekanizma, kapitalizmin kendine lazım olan uysal bedenler yaratma ihtiyacına yanıt veriyor.
8.
Foucault Cinselliğin Tarihi adlı kitabının birinci cildinde bu fikirleri daha da geliştiriyor. Ve bireyler üzerinden çalışan disiplin toplumu kavramına nüfuslar ve nüfusların yaşam, ölüm, sağlık, evlilik, üreme ve eğitim gibi değişkenlerini irdeleyen istatistik bilimi üzerinden işleyen biyoiktidar kavramını ekliyor. Foucault’ya göre modern öncesi iktidarlar yaşayanlara karışmıyor, ölüme karar veriyorlardı. Modern biyoiktidar ise insanları ölüme bırakıp onların yaşamını şekillendirme üzerinden çalışıyor. Foucault için biyoiktidar da disiplin toplumu gibi kapitalizme hizmet ediyor. Zira biyoiktidarın temel hedefi nüfusun üretim gücünü artırmak.
9.
Foucault’nun soykütük döneminde de refleksivite sorunu yanıtsız kalıyor. Yani “tüm beşeri bilimler iktidarın hizmetinde bir aygıt olmaktan ibaretse senin Hapishanenin Doğuşu ve Cinselliğin Tarihi (birinci cilt) adlı kitapların hangi iktidarın hizmetinde? Yoksa sen bu kitapların tarihimize dair nesnel bir hakikat sunduğu iddiasında mısın?”
İkinci soruya verilen “evet” cevabı, yani bu kitapların bir hakikati temsil ettiği iddiası, beşeri bilimlere ait başka bazı kitapların da hakikatleri temsil edebileceği anlamına gelecektir. Zira bize hakikati sunan tek bir beşeri bilim eseri bile varsa, bu yol herkese açıktır. İlk soruya, yani “bu kitaplar hangi iktidara hizmet ediyor” sorusuna, verilecek yanıt ise şöhret duygusu gibi bencil duygular dışında muhtemelen hümanist değerler olacaktır: “hapishanedeki insanların çektikleri ıstıraba karşı duyduğum merhamet, onlara karşı işlenen zulme karşı duyduğum ahlaki isyan, adalet tutkum ve insanların özgürlüğü fikrine duyduğum bağlılık.” Yani Foucault’nun soykütüğü döneminde yazdığı kitapları hümanist dürtülerden azade düşünebilmek mümkün değildir. Ve hümanist dürtülerle yazılmış bir kitap bile insanların konuya bakışını ve eylemlerini değiştirebiliyorsa, bu yol herkese açık demektir. Ve bu gerçek, tarihte hümanist tutkuların da söz sahibi olduğu bir tarih anlatısı yazmaya insanı mecbur eder.
10.
Artık söylememiz gerekeni söyleyebiliriz. Hümanist değerler gerek toplumun şekillenişinde gerekse de bilimlerin ilerleyişinde hayli yer tutar. Bu durumu Batı’da beşeri bilim yapan ve bu bilimler yoluyla toplumlarının ve iktidar ilişkilerinin dönüşmesinde ciddi rol oynamış büyük entelektüellerin hayat hikayelerine baktığınızda görebilirsiniz. Psikoloji, sosyoloji, ekonomi, siyaset felsefesi, pedagoji, vs bu disiplinleri inşa eden insanların ıstırabı kapitalizme uysal bedenler yaratmak değildi. Hatta pek çoğu itibariyle kapitalist ahlaka ve kurumlara da mesafeli insanlardı. Ve bu insanları motive eden şey hakikati bilmeye duyulan merak, insanlığı iktidarın bozuk uygulamalarından kurtarmak, özgürlük alanlarını genişletmek, adaletin topluma hakim olması için çalışmak, mutluluğu topluma yaymak gibi duygulardı. Ve bu bilim adamlarının neredeyse hepsi iktidara karşı eleştireldi. Veblen ve Marx’ın eleştirel analizlerini bir kenara bırakın, liberal iktisadın münşii Adam Smith bile devletin haksız uygulamalarına son vermek ve halkının refahını maksimuma çıkarmak gibi hümanist değerlerle bilim yapıyordu. Cezabilimindeki gelişimleri bile tarih içinde örgütleyen ilke, büyük oranda suçlulara insan muamelesi yapmaktan ibaretti, suçluları acımasızca cezalandırmak değil.
11.
Foucault soykütük döneminde iki açmazla karşı karşıya gelir: (1) insan öznelerini, onların düşüncelerini, duygularını ve arzularını tamamen disiplin toplumu ve biyoiktidar mekanizmaları yaratıyorsa insanlar için iktidara direnebilecekleri bir alan kalmaz. (2) iktidar ele geçirilen bir cevher değilse; fakat tabandan tavana her yer iktidar ilişkileriyle doluysa devletin bu egemen gücünü nasıl açıklayacağız? Foucault bu noktada yeni bir düşünce evresine girer: yönetimsellik ve etik tartışmaları.
Önce yönetimselliği ele alacağım. Sonra etik düşüncelerine yoğunlaşacağım.
12.
Yönetimsellik diye çevrilen kelimenin aslı ‘governmentalite’. ‘Yönetmentalite’ ya da ‘yönetzihniyet’ diye çevrilseydi meramını daha iyi anlatırdı. Ama böyle çevrildiği için ben de yönetimsellik olarak kullanacağım.
Yönetimsellik aklın, onun bilgisi ve bilimlerinin iktidarla özel bir evliliği, aynı bilgi-güç şebekeleri gibi… Yönetimsellik genelde devlet gibi, lider tabaka gibi yüksek yerlerde ortaya çıkıyor ve kendisine tebaa olarak aldığı insanları özel bir özne olarak kavrıyor. Ve elindeki akli bilgi ve iktidarla bu insanları kendi özne tasavvuruna göre şekillendirmeye çalışıyor. Yönetimsellik insan özneleri tüm boyutlarıyla şekillendiremiyor, aksine o insan öznelerin eylemleri üzerinde eylemde bulunarak insan özneleri yönlendiriyor.
Foucault dört çeşit yönetimselliği derinlemesine irdeliyor. (1) Yöneticinin bir çoban, tebaanınsa bir sürü olarak görüldüğü, hayatın dünyadan ahirete bir yolculuk olarak tasarlandığı ve yöneticinin sorumluluğunun bu yolculukta sürünün ruhsal selametini sağlamakla sorumlu tutulduğu pastoral yönetimsellik. (2) Devletin Tanrısal düzenden koptuğu, devletin tek amacının gücünü maksimize etmek olduğu ve bu amaç uğrunda halkının mutluluğunu ve refahını artırmaya odaklanmış devlet aklı ve polis yönetimselliği. (3) Devletin piyasanın doğal işleyişine karışmamakla yükümlü tutulduğu, bireylerin çıkarcı insan olarak kavrandığı ve devletin piyasaya ve çıkarcı insanın özgürlüklerine zarar verecek işleri engellemekle yükümlü tutulduğu liberal yönetimsellik (4) ve sosyal refah devletinden sonra ortaya çıkan ve tüm bireylerin bir insan sermayesi ve girişimci olarak kabul edildiği neoliberal yönetimsellik.
Yönetimsellik insan özneleri baştan aşağı şekillendiremediği, sadece onların eylemleri üzerinde eylemde bulunarak insan özneleri şekillendirmeye çalıştığı için insan öznelere iktidar ve bilgi düzeneklerinin dışında kendilerini şekillendirme olanağı kalıyor ki Foucault bu kendi kendini yönetim ilişkisini etik tartışmalarında ele alacak.
13.
Foucault yönetimsellik tartışmalarında iki hususu yeterince ele almıyor. Bunlardan birincisi şu: yönetimsellik tepeden aşağı inen bir ilişkiden ibaret değil. Aksine tabandaki adalet, özgürlük ve mutluluk mücadeleleri yönetimselliğin şekillenişinde hayli etkili. Ve tabandaki bu hümanist ıstırapların tepeye yansıması yönetilen insanların iktidarı meşru veya gayrimeşru görmesinde hayli etkili oluyor.
Ben burada neoliberalizmin oluşumunu örnek vermek istiyorum. Neoliberal yönetimselliğin oluşmasından önce Batı’da Keynesci sosyal-refah devleti hakimdi. Devlet her şeye egemendi. En ince detayına kadar her şeyi planlıyordu. İlkokula başlamış kişinin bundan otuz yıl sonra nerede olacağı belliydi.
Neoliberal yönetimselliğin fikir babası Hayek’ti. Hayek namuslu ve fikirleri için bedel ödemiş bir entelektüeldi. Hayek neoliberal yönetimselliği kolektif bir çabayla inşa etmeye çalışırken Keynesçi devlete sağdan ve soldan getirilen adalet, özgürlük ve mutluluk temelli ıstırapları veri aldı. Bunları sabırla işledi ve bu ıstıraplardan bir sentez çıkardı. Yani neoliberal yönetimselliğin inşasında tabandan gelen hümanist talepler hayli söz sahibiydi. Örneğin 68 Kuşağının devrimcileri bedensel hazlar önündeki kısıtlamaları kaldıran neoliberal yönetimselliği bu sebeple candan benimsediler.
Neoliberal yönetimsellik ABD’nin yönetim aygıtına eklemlendikten ve tekelci sermayenin hizmetine girdikten sonra, aradan geçen kırk beş yılda, hayli yozlaştı. Fakat bu yozlaşmanın hissedilmediği dönemlerde halklarda ciddi rıza yaratmasının sebebi bu yönetimselliğin tabandan gelen ıstıraplara duyarlı olmasıydı. Örneğin tam bir neoliberal siyasetçi olan Turgut Özal ülk insanı tarafından hayli sevilen bir liderdi.
14.
Foucault’nun yönetimsellik düşüncesinin geliştirmediği ikinci nokta ise iktidarı uygulayan figürlerin kendi öznelliklerini şekillendiriş mantığının bir yönetimselliğin rıza ve meşruiyet yaratmasında hayli işlevsel olmasıyla ilgili. Foucault yönetimselliğe tabi olan insan öznelerin şekillenişini derinlemesine irdeliyor, fakat yönetimselliği uygulayan iktidar sahiplerinin öznel şekillenişine (pastoral yönetici hariç) hiç değinmiyor. İşinde ehil ve gerçekten de hastasını mutluluğa ve bağımsızlığına kavuşturmaya çalışan bir doktora veya psikiyatra teslim olma, bir öğrencisinin yeteneklerini samimiyetle geliştirmeye çalışan bir öğretmene duyulan saygı, sorumluluk sahibi olduğuna inanılan bir devlet adamına duyulan güven, vs… Bunların hepsi birer iktidar ilişkisidir. Fakat bu ilişkilerde iktidarın nüfuzu altındaki bireyler iktidarı meşru görürler. Zira iktidarı uygulayan kişinin kendi kendisini ehil, sorumlu ve liyakatli bir otorite figürü olarak şekillendirmiş olduğuna inanılır. Yani burada uygulanan iktidar, insan öznelerin bir baskı, zorlama ya da haksız yönetimi olarak değil de, haklı ve meşru olduğuna inanılan bir otorite olarak algılanmasıdır.
Egemen figürlerin kendilerini ehil ve liyakatli otorite figürleri olarak şekillendirişi kendilerine muazzam bir ‘kendilik teknolojisi’ uygulamalarını zorunlu kılar. Kendilerini böylesine sorumlu ve ahlaklı insanlar olarak şekillendirmiş insanlara, onların sözlerine ve eylemlerine ise her toplumda saygı duyulur.
15.
Foucault yönetimselliğin karşısına koyduğu ve kendi kendini şekillendirmede nisbi özerklik sahibi olan bireyi ‘etik’ adı altında tartışıyor. Etik, Foucault’da insanların başka insanlara sorumluluğu anlamına gelmiyor. Bu alan Foucault’da ‘ahlak’ın sahası. Etik ise basitçe insanın kendi kendisini ve kendi bütünsel varoluşunu bir mesele edinmesi ve kendi inisiyatifiyle kendine güzel bir biçim vermesiyle, hayatını kaliteli bir sanat eserine çevirme çabasıyla ilgili. Foucault etik tartışmasını Cinselliğin Tarihi kitabının ikinci ve üçüncü ciltlerinde yapıyor.
Foucault kendini bir sanat eserine çevirmek isteyen insanları modern çağın karanlık atmosferinden çıkarıyor ve onlara, başka toplumlardaki bizimkinden çok farklı yaşam sanatlarını göstererek önümüzde keşfedilmemiş ne gibi olanaklar olduğunu ifşa ediyor.
Foucault için modern özneyi inşa eden etik Hıristiyanlık’taki öznenin yorumbilgisi etiği. Bu etiğe göre, en gizli arzularımdaki şeytani unsurları keşfetmeli, bunları itiraf etmeli ve bu şeytani arzulardan kurtulmalıyız. Foucault bu etiği katlanılamaz diyerek mahkum eder.
Oysa Antik Yunan’da bambaşka bir etik vardı: o da bedenin hazlarıyla ölçülü bir biçimde ilişki kurarak, kendisi ve hazları üzerinde egemenlik kurarak, bu egemenlik yoluyla toplumda egemen ve bağımsız bir figür olmamızı sağlayan ‘yaşamı bir sanat eserine çevirme etiği’ydi. Foucault kendi okuyucusuna harfiyen olmasa da Antik Yunan’daki bu ‘yaşamını bir sanat eserine çevirme’ etiğini benimsemesini tavsiye eder.
Burada bir not olarak düşmek gerekirse Foucault yaşamı şekillendirmede aklın hakikati keşfetmeye adanmış bilimlerine, yani en başta psikolojiye hiç güvenmez. Zaten Foucault’ya göre bir bilim disiplini olarak psikoloji disiplin toplumunun, biyoiktidarın, yönetimselliğin ve kapitalizmin hizmetindedir. Hıristiyanlığın öznenin yorumbilgisi etiğini tevarüs ederek kendi hakikatini keşfetmeye, saklı arzularını itiraf etmeye ve kirli arzulardan bu yolla kurtulmaya adanmış psikoloji ve psikanaliz bilimi yerine, yaşamı bir sanat eserine çevirme çabasını koyar Foucault ve “kendi hakikatimizi bilim yoluyla keşfetmek değil mesele. Asıl mesele kendimize yeni yaşam biçimleri icat etmekten ibarettir” der. Kısa konuşursak Foucault için bilim ve sanat birbirini besleyen değil, birbirine düşman yaklaşımlardır. Foucault’nun yaşam sanatı etiği psikoloji ve psikanaliz bilimine düşmandır.
Burada bir eleştiri olarak şu hususun vurgulanması gerekir: Freud’dan, Fromm, Rogers, Lacan, Jung, Maslow, Frankl ve insan mutluluğunun esaslarını araştıran pozitif psikoloji bilimine kadar psikoloji biliminin pek çok öncüsü gerek kapitalizme, gerek disiplin toplumuna, gerek devlet erkinin nüfuzuna, vs hayli eleştireldir. Bu düşünürlerin düşüncelerinin oluşumunda kendi toplumlarının yapısına eleştirel yaklaşımlarının hayli yeri olmuştur. Ayrıca bu hümanist psikoloji müfredatı saklı arzularımızdan vaz geçmeye değil, bilinçdışı arzularımızla barışı esas alır. Ve bu çabada sanatsal yaklaşım hayli rol oynar bu psikoloji geleneğinde. Yıllarca akla düşmanlık yapmış Foucault, kendi teorik geçmişi nedeniyle akla dayanan bilimi ve özgür bir ruhla yenilikler icat etmeye dayanan sanatı birbirine düşman kılmak zorunda kalsa da, aslında benim de kendi mutluluk yolculuğumda hayli yeri olmuş bu psikologların aklı, bilimi ve hikmetiyle barışık bir sanatsal yaşam biçimi formüle edilebilirdi. Fakat Foucault bu yolu tercih etmiyor.
16.
Foucault’da yaşamı bir sanat eserine çevirme çabası sadece mutlu ve kaliteli yaşam adına değil, aynı zamanda bilgi-iktidar şebekelerine direnmek adına da önemlidir. Burada Foucault’nun ‘eleştiri ahlakı’nın mantığını da kavrayabiliriz. Foucault bize, bizi şekillendiren tarihleri anlatmakla bu tarihlerin mahkumu olmadığımızı ve kendimiz için yeni yaşam biçimleri yaratmanın her zaman mümkün olduğunu söylemek istemektedir. Foucault’nun mutlak hakikatlere ya da evrensel insan doğasına inanmadığını söylemiştim. O halde insan için sonsuz yaşam olanağı vardır. Ve Foucault’nun projesi bizi zincirleyen tarihsel belirlenimleri ifşa ederek, bizlere, kendimizi istediğimiz biçimde inşa edebileceğimiz yeni ve henüz icat edilmemiş yaşam alanları yaratmaktan ibarettir.
Yani Foucault her zaman bilgi ve iktidarı bu uğurda eleştirecektir. Fakat Foucault bu eleştiriyi yaparken asla ve kat’a “nasıl bir toplum istiyorum?” sorusuna yanıt aramaz, arayamaz. Zira bu sorunun cevabının kendisi akla dayanan bir bilgidir ve iktidar ilişkilerine tabidir. Foucault bu soruya yanıt veremediği için meşru iktidar ve gayrimeşru iktidar ayrımı da yapamaz. Ve iktidarın her çeşidine, kendisinden kurtulmak asla mümkün olmasa da, tümden düşman olur. Foucault tiranlık uyguladığı ve hakikatleri keşfetme yeteneği olmadığı için aslında akla da düşmandır. Foucault bu soruyu, yani “nasıl bir toplum istiyorum?” sorusunu soramadığı ve akla dayalı bir evrensel bir adalet ve özgürlük felsefesi geliştirme şansı olmadığı için tüm eleştirisinde eksen aldığı ütopya, ‘bedenin hazları’nın maksimum zevk verecek şekilde kontrollü ve ‘güzel’ bir biçimde kullanılacağı bir toplumdur. Ve zaten kendisi de bedensel hazlarını maksimize etmekte sınır tanımadığı için AIDS’ten ölmüştür.
Ve bedenin hazları ve kullanımlarını kendine eksen yapan bir ütopyanın ne yaşamın hastalık, musibet, ihtiyarlık ve ölüm gibi acılarıyla yüzleşme yeteneği vardır, ne insanın manevi boyutlarını doyurma yeteneği, ne de insanı yüksek idealler uğruna harekete geçirme yeteneği… ABD İmparatorluğunun yarattığı bugünün neoliberal dünyasında, Foucault, yıkmak istediği egemenliğe karşı bir tehdit değil, neoliberal hedonist yaşam felsefesinin bir aygıtı olarak işlev görmektedir.
17.
Benim Foucault hakkında sınırlı aklımca getirebileceğim eleştiriler bunlar. Denememin bu noktasında Foucault’nun düşüncelerinin İslam düşünce geleneği açısından nereye oturduğunu tartışmak işitiyorum. Modern İslam düşüncesinin İkbal, Bediüzzaman ve Ali Şeriati gibi figürlerinin Batılı ve İslami düşünceyi harmanlayarak yol aldığını fakat bu geleneğin son birkaç on yılda inkıtaa uğradığını söylemiştim. Oysa bu gelenek yaşatılmalı.
Ali Şeriati’nin İnsanın Dört Zindanı adlı konuşmasının Foucault’yu İslam düşüncesindeki yerine oturtmada hayli işlevsel olduğuna inanıyorum. Şeriati, Foucault’nun aksine bir hümanisttir. Fakat o da Foucault gibi sabit bir insan doğasına inanmaz. Şeriati’ye göre insan bilinç ve akıl sahibi olduğu ve bu akılla evrene özgürce bir düzen getirebildiği, özbilinç sahibi olduğu ve özbilinciyle kendisine istediği şekli verebildiği, özgür irade sahibi olduğu, yaratıcı yeteneklere sahip olduğu ve bu yolla dünyayı dönüştürebildiği ve kendisini ideallere adayabildiği için kutsal bir varlıktır. İnsan Şeriati’de Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Balçık ve ruhun sentezinden oluşmuş insan, Şeriati’ye göre, dünyanın kokuşmuş balçığından Allah’a doğru bir yükseliş hareketi içindedir. Ve bu harekete katılmasına engel olan dört zindana hapsolmuş, dört zincirle zincirlenmiş durumdadır: tabiat zindanı, tarih zindanı, toplum zindanı ve benlik zindanı. İnsan ilk üç zindandan bilimler yoluyla kurtulur. Doğa bilimleri, sosyoloji ve tarih bilimleriyle. Zira insan içinde yaşadığı gerçeği bilimler yoluyla tanıyınca, onu özgürce dönüştürme yeteneğine de sahip olur. İnsan benlik zindanından ise aşk, irfan ve din ile kurtulur ve Allah’la bütünleşir.… Şeriati hümanizminin özü budur.
Bu perspektiften Foucault’nun projesine bakınca Foucault bizi yazdığı kitaplar yoluyla tarih ve toplum zindanlarından çıkarabilen, fakat ütopyasında eksen ilke olarak bedensel hazları maksimize etmeyi kabul ettiği için insanı benlik zindanına hapseden bir düşünürdür. Şeriati bugün yaşasaydı sanıyorum Foucault’ya şöyle derdi: “Haklı bir noktaya temas ediyorsun. İnsan kendini özgürce icat etmelidir ve insan bu süreçte bedeninin ve balçığın hakkını, yani bedenin hazlarının hakkını vermelidir. Fakat insan kendisine Allah’ın ruhu üflenmiş bir varlıktır. İnsan bu ruhun gereğini yapmadıkça, yani kendini insanlık namına tanrısal ve güzel ideallere adamadıkça gerçek mutluluğu tadamaz. Bu hususta eksik düşünüyorsun.” Zaten Aristo’nun da dediği gibi insan için gerçek mutluluk, kişinin kendini insanlık namına güzel projelere adadığı ‘eudaimonic’ mutluluktur, akış yaşantısıdır. (Foucault’da Aristocu mutluluk tasarımı hiç yer tutmaz.)
18.
Tüm bunları söyledikten sonra bana bu denemeyi yazdıran asıl meseleye dönebiliriz. Sanıyorum okur için artık açık olmuştur: Modern Batı medeniyetinin tarihini yazacaksak, Foucault’dan istifade etmeliyiz. Fakat Batı tarihinin şekillenişindeki hümanist ıstırapların dönüştürücü gücünü hesaba katmadan bu tarihin hakkını veremeyiz. Zira bu tarih disiplinin, biyoiktidarın ve yönetimselliğin tarihi olduğu kadar; hakikat, mutluluk, özgürlük ve mutluluk arayışının da tarihidir.
Sanıyorum okur için artık şu husus da açık olmuştur: İslam medeniyetinin ve Türkiye toplumunun tarihini yazacaksak, pek çok akademisyenimizin yapmayı tercih ettiği gibi bir şablon gibi Foucault’nun düşüncelerini bu tarihe uyguladığımızda pek çok gerçeği kaçırmış oluruz .
Ben bu iddiam hususunda başlangıç seviyesinde birkaç bilgi verip daha ileri araştırmaları bu yazıdan cılız da olsa bir ışık almış akademisyenlere ve entelektüellere bırakmak istiyorum. .
Osmanlı toplumunun Kanuni ve sonrası döneminde bilgi-iktidar ve özne yapılanması muhtemelen Foucault’dan hareketle incelenebilir. Çünkü bu dönem Osmanlı elitinin hayli şımarmış olduğu bir dönemdi. Fakat Osmanlı’nın kuruluş tarihine bu gözlerle bakmak bu tarihe cinayet olur. Zira bu dönemde Anadolu toplumu, Selçuklu sarayının çürümüşlüğü ve Bizans ve Moğol zulümleri altında kapkara günler yaşıyordu. Bu dönemde Ahi Evran, Hacı Bektaş, Şeyh Edebali, Baba İlyas, Baba İshak, Taptuk Emre, Yunus Emre ve arkadaşları kendilerine kadarki tüm bilgi birikimini bir potada erittiler ve bu zulme ve çürümüşlüğe karşı mutlu ve adil bir toplum kurmak için seferber oldular. Osmanlı’nın kuruluşunda bilgi bu iş için kullanıldı; güç için değil, adalet ve mutluluk gibi hümanist ıstıraplar için…
Peygamber’in vefatından elli sene sonra doğan, ondan yüz otuz yıl sonra vefat eden ve herkesin Peygamber ilminin varisidir dediği Cafer-i Sadık Medine’de dört bin öğrenci yetiştirdiği bir üniversite kurdu. Bu üniversitede fıkıh, kelam, tefsir, hadis ve tasavvuf gibi dini ilimler; fizik, kimya, biyoloji gibi doğal bilimler; tarih, coğrafya, edebiyat, belagat gibi beşeri bilimler, dinler tarihi ve felsefe okutulmaktaydı. Cafer-i Sadık’ın toplumda bir egemenliği yoktu. O ahirette Allah’a hesap vereceğine samimiyetle inanan bir mümindi ve salt ilminden dolayı hürmet gören bir kimseydi. Ve Cafer-i Sadık bu ilmi bir iktidar kurmak için değil, öğrencilerini hikmete, irfana ve salih amel işlemeye teşvik etmek ve uygar bir medeniyet kurmak için istihdam ediyordu. Yani Cafer-i Sadık’ın öğrettiği bu ilimlerin dünyevi iktidara hizmet etmek gibi bir amacı yoktu. Amaç kaliteli bireyler ve kaliteli bir toplum yetiştirmekti. İslam’ın sonraki tarihinde gelişen değişik ilimler büyük oranda bu üniversitenin dallanıp budaklanmasından ibarettir.
İslam fıkhı (hukuku) ve tasavvufu, yani insanların amellerini düzenleyen ilimler de siyasi iktidarla kavga halinde olan ve ahirette hesap vereceğine sımsıkı inanan alimlerin ve mürşitlerin siyasi iktidarın nüfuzuna set çekmek ve insanlara siyasi iktidarın nüfuz edemediği yaşam alanları inşa etmek istemesi sonucu gelişmişti. Yani kuruluşu itibariyle fıkhi ve tasavvufi bilgi birikimi iktidarın hizmetinde değil, ona karşıttı. Ve iktidara sınır koymaya çalışıyordu.
İslam medeniyeti kişilik şekillenmesini İslam’ın temel kaynaklarıyla gerçekleştiren ve kendisini gerçekten de ahirette hesap vereceği bilinciyle ümmete karşı sorumlu gören adil halifeler de yarattı: Ebu Bekir, Ömer, Ali, Ömer bin Abdülaziz, Selahaddin Eyyubi ve Orhan Gazi gibi… Ve bunlar gerek kendi dönemlerinde gerekse de sonraki dönemlerde yönetici elite ilham kaynağı ve rol model oldular.
Elbette ki tüm bunlar Abbasi, Selçuklu ya da Osmanlı’nın ihtişam zamanlarında siyasi iktidarın kirlerine bulaşabildiler ve tam da Foucault’nun bilgi-iktidar-özne incelemelerine konu olabilecek haller alabildiler. Fakat farklı zamanlarda tüm bu gelenekler yüreklerinde yatan eleştirel ve protestocu ruhu açığa çıkarmayı becerebildiler ve toplumda heyecan uyandırdılar.
Son bir örneği yine Osmanlı tarihinden verip bu denemeyi hitama erdireyim: Osmanlı modernleşme tarihi… Bu tarihte Osmanlı iktidarının bilgiyle ilişkisi iktidar boyutundan ziyade “ümmet-i Muhammed’i ‘kafir’ düşmanlara karşı ayakta tutma” adlı İslami hamiyetle açıklanabilir. Emperyalizm Osmanlı topraklarına girdiğinde Osmanlı sarayı zaten topluma hakimdi. Fakat emperyalizm sadece devletin değil, toplumun, yani padişahın ve egemen elitin kendisini kendisine karşı Allah katında sorumlu hissettiği ve kendisine gönülden bağlandığı ümmetin varoluşunun da tehlikeye girmesi anlamına geliyordu. Osmanlı modernleşmesi sürecinde fikir beyan eden, Batılı bilgiyle hemhal olup bu bilgiyi bir şekilde Osmanlı toplumuna dahil etmeye çalışan ve Osmanlı’yı yeniden ayağa kaldırmak uğruna gerektiğinde ölümü, sürgünü ya da hapsi göze alan ideologların ve padişahların hayat hikayelerini okuduğunuzda bu ıstırabı iliklerinize kadar hissedeceksiniz. Abdullah Cevdet’inden Bediüzzaman’ına, III. Selim’inden Mustafa Kemal’ine kadar…
19.
Türkiye ve İslam toplumsal düşüncesinin Batı’ya çıraklıktan çıkış çabasına cılız da olsa bir katkı sunmayı hedefleyen bu metnin Foucault’nun elli altmış yıl önce yazılmış ama hiç eskimemiş metinlerini taze bir heyecanla okutması dileğiyle… Ve elbette kendileriyle hesaplaşabilmek uğruna tüm Batılı filozofların metinlerini de bu gözlerle okutursam kendimi mutlu sayacağım.
KAYNAKÇA:
Michel Foucault’nun Eserleri
Deliliğin Tarihi
Kliniğin Tarihi
Kelimeler ve Şeyler
Bilginin Arkeolojisi
Hapishanenin Doğuşu
Cinselliğin Tarihi
Biyopolitiğin Doğuşu
Ali Şeriati’nin Eserleri
İnsan
Kendisi Olmayan İnsan
İkincil Kaynaklar
Frederic Gros, Michel Foucault
Thomas Lemke, Politik Aklın Eleştirisi
Todd May, Foucault’nun Felsefesi
Eric Paras, Foucault
