ali bulaç
Türkiye’de Medine Vesikası üzerine tartışmalar, sizin de çabalarınızla 90’lı yıllarda başlıyor. Daha çok sol entelijensiya ile karşılıklı tartışmalar çerçevesinde konu hararetle gündeme geliyor. 30 yıl sonra, geçtiğimiz aylarda Medine Sözleşmesi isimli kitabınız yayımlandı. Aradan geçen yaklaşık 30 yıl içinde Vesika’nın yeterince tartışıldığını, alternatif bir toplumsal proje imkânı açısından, özellikle akademi ve siyaset çevrelerinde yeterince değerlendirildiğini düşünüyor musunuz?
Teşekkür ederim, tabii ki düşünmüyorum. Önsözde de belirttiğim gibi yani her olayın ortaya çıkmayı beklediği bir vakti vardır, vakt-i merhun. Bu da böyle oldu.

Bilindiği üzere 19.yüzyılın son çeyreğinde Alman Oryantalist Julius Wellhausen vesikayı keşfediyor. Aslında bu biraz Amerika’nın keşfine benzer. Yani Kristof Kolomb ve Avrupalılar, Amerika’ya gitmeden önce bu kıta yerinde duruyordu, insanlar orada yaşıyordu. Ne zaman ki Avrupalılar oraya gitti, böylelikle kıta sanki varlık alanına çıkmış gibi oldu. Bu sözleşme de yerinde duruyordu; İbn-i İshak’tan rivayetle, İbn-i Hişam Siyeri’ne, Ebu Ubeyd’in Kîtabü’l Emvâl isimli eserine, bunu yekpare bir metin halinde almışlardı. Fakat biraz sonra açıklayacağımız sebeplerle her nedense bizim İslam bilginlerinin, siyerci ve tarihçilerin dikkatini çekmedi. Tabii bunun iki sebebi olabilir: Ya gözden kaçtı ya da aslında farkına vardılar da bunu anlamlandıramadılar.

Disiplinler açısından baktığımız zaman muhaddislerin zaten bu vesikaya ilgi göstermeleri beklenemezdi. Sebebine gelince biliyorsunuz, hadiste temel prensip isnattır. Yani bir rivayet geliyor, bu rivayeti Buhari’ye, Müslim’e, Tirmizi’ye kadar kim getirdi? Geriye doğru uzanan bir zincir var, muhaddis zincirin halkalarını takip ederek geriye doğru gider. Bu zincirde yer alan halkalar tek tek incelenir, rivayet metninin sıhhati artı 5, eksi 5 puan üzerinden hesaplanır. Mesela diyelim ki, râvi (rivayet eden) adil mi, adaletli bir insan mı, yalan söylemiş mi, büyük günah işlemiş mi, unutkan mı, herhangi bir kabileye asabiyet derecesinde mensubiyeti var mı gibi kriterleri kullanıp eldeki hadis hakkında puan veriyorlar. En yüksek derecede sahih hadis var, sonra sahih-hasen, derken en aşağıda uydurulmuş hadis yer alır.

Muhaddisler vesika metninin rivayetine baktıkları zaman yekpare olarak bu râvilerin isnat prensiplerine uymadığını görmüşler ve bunu bir kenara bırakmışlar. Fakat öyle olmakla beraber parça parça hadis kitaplarında bu vesika yer almış bulunmaktadır. Yani Vesika metnini beş on parçaya ayırdığımız zaman, her bir parçanın dağınık biçimde hadis kitaplarında yer aldıklarını görüyoruz. Hem de en güvenilir kaynaklarda, Buhari’de, Müslim’de vd. Demek ki muhaddislerin bu metne ilgi göstermemelerinin sebebi kendi yöntemleri ile ilgilidir. Yönteme sadakat açısından muhaddisleri bir ölçüde mazur görebiliriz.

Tabii ki yöntemin bu kadar öne çıkmasının tarihsel bir sebebi var. Biliyorsunuz başlangıçta Ehl-i Re’y, Ebu Hanife ve onu takip edenler, daha sonra ağırlıklı olarak Mu’tezilîler hadislere yüklenip ciddi eleştiriler getirdi, hatta Sufîer de hadis rivayetlerini küçümsemeye, muhaddislere “siz ölülerle uğraşıyorsunuz biraz dirilere bakın, gözünüzü bunlara çevirin” falan demeye başlayınca –ki aslında Sufîler çoğunlukla sahih olmayan hadisleri kullanmaktan da çekinmiyorlardı, bu da İslami tefekkür, irfan ve telakki açısından bir tehdit oluşturuyordu- bu sefer muhaddisler ‘metin kritiği’ni bırakıp ‘sened’ üzerine kapandılar. Buna göre bir hadis sened yönünden güvenilir yollarla geliyorsa sahih kabul edildi. O zaman muhaddisler senedi sağlam olan metni çok da didiklemeye gerek yok diye bir kanaate, bir tutuma vardılar. Bence bu, hadis tarihinde en büyük kırılmadır. Çünkü o güne kadar hadisler sened yönünden kritik edilirken, metin yönünden de kritik ediliyordu. Şöyle bir prensip vazedilmişti, -Mu’tezile’nin saldırılarına gelinceye kadar- deniyordu ki; bir hadis sened yönünden sahih olsa dahi, metin yönünden sahih değilse geçerli değildir. Bu çok önemli bir prensiptir. Yani râviler sağlam fakat metne baktığımız zaman metnin kendisi ikna edici değil.

Biraz konunun dışına çıkar gibi olduk ama bir iki cümle ile bunu da izah etmekte fayda var. Diyelim ki, matematiğin kurallarına aykırı bir metin geldi, sened sağlam, bütün râviler sapasağlam, ta sahabeye varıncaya kadar. Yani peygamberin ağzından ilk duyana varıncaya kadar sağlam rivayet, fakat iki kere iki beş diyor hadis. Usûlcüler diyor ki, hiç bunun senedi ile uğraşmaya gerek yok, çünkü iki kere iki dörttür ve bu bütün insanların kabul ettiği bir gerçektir, bu hadis uydurmadır diyorlar.

Ancak Medine Sözleşmesi’nin ilgi görmemesinin asıl sebebi, Muaviye’den başlamak üzere saltanat rejimlerinin, İslam tarihini, İslam siyasi felsefesini belirlemesi, domine etmesidir. Medine Sözleşmesi’nin ihtiva ettiği hükümler ve o hükümlere göre kurulacak bir toplum, saltanat ve hilafet rejimlerine tamamen aykırıdır.

Özetle şu önemli hususun altını çizebiliriz: Bir haber veya rivayet, sened yönünden sahih olsa dahi metin yönünden sahih olmayabilir. Rivayet, Kur’an’ın açık hükümlerine ve Resûlullah’ın bilinen tatbikatına aykırılık ihtiva ediyorsa; Mekke’de vefat etmiş bir sahabeyi Medine’de cereyan eden bir olayda aktör olarak gösteriyorsa; hadis bir kavmi, bir kabile veya herhangi bir toprak parçasını yüceltiyorsa; parçayı bütünden büyük gösteriyorsa, aklın ve matematiğin evrensel hükümlerine aykırı ise –mesela bin kişinin yan yana dursa ancak sığabileceği yerde 10 bin kişinin savaştığını söylüyorsa- rivayet uydurma kabul edilir.

“Gayrimüslimler Sözleşme’nin Eşit Siyasi Ortağıdır”

Buradan Medine Vesikası’na baktığımız zaman, aslında parça parça sahih olarak kendilerine gelmişse ve parça parça bunu kitaplarına almışlarsa, bir muhaddisin çıkıp vesikanın bu parçalarını bir araya getirip bir bütün metin çıkarması beklenirdi, bu olmadı. Bunu muhaddislerin bir zaafı veya usul eksikliği olarak görebiliriz. Ancak genel olarak Medine Sözleşmesi’nin veya vesika metninin ilgi görmemesinin asıl sebebi, Muaviye’den başlamak üzere saltanat rejimlerinin, İslam tarihini, İslam siyasi felsefesini belirlemesi, domine etmesidir. Medine Sözleşmesi’nin ihtiva ettiği hükümler ve o hükümlere göre kurulacak bir toplum, saltanat ve hilafet rejimlerine tamamen aykırıdır. Çünkü Muaviye’den başlamak üzere ağırlıklı olarak fetihçi bir politika takip edildi, gayrimüslimlerin Müslümanlaşmasına hoş gözle bakılmadı. Hatta Ömer bin Abdülazîz’e kadar -Hicrî 99 yılında vefat etmiştir-, gayrimüslimlerin Müslüman olmasına izin verilmedi; çünkü gayrimüslimlerden alınan cizye, zekâttan, öşürden daha yüksek gelir getiriyordu.

Ömer bin Abdülazîz Halife olunca dört büyük reform yapıyor. Bu uygulamalardan birinde diyor ki, “Allah peygamberini vergi tahsildarı olarak göndermedi. Bundan sonra kim istiyorsa Müslüman olabilir”.

Bir de şu var, gayrimüslimlerin Medine Sözleşmesi’ne göre İslamî bir şemsiye altında konumları azınlık ya da zımni değil. Siyasi birliğin ortağıdırlar, eşit ortağıdırlar. Bu hayli önemli ve şaşırtıcı bir konu. İslamî siyaset felsefemizde genel kanaat şudur ki; müşriklerle savaşılır, öldürülür, gayrimüslimler de zımnidir. Fakat Medine Sözleşmesi’nde müşrikler, özellikle Medineli muahid (sözleşmeli/anlaşmalı) müşrikler ve Yahudiler bu Sözleşme’nin siyasi ortaklarıdır. Nitekim 2. ve 25. maddelerde Sözleşme’ye katılanların diğer insanlardan ayrı bir ümmet olduğunu belirtmektedir. Buradaki ‘ümmet’ şüphesiz evrensel Müslüman kardeşliği değil, evrensel siyasi birlik manasındadır. Yani bu yepyeni bir siyasi toplumu hedefleyen bir toplum sözleşmesidir. Hangi dinden ve inançtan olursa olsun, icap ve kabul esasına göre herkes bu Sözleşme’ye katılabilir, siyasi birliğin ortağı olabilirler.

Bir diğer konu da ulemânın bu konudaki tutumlarından kaynaklanıyor. İslam tarihinde resmi ve sivil ulemâ olmak üzere iki makas var. Sembolik olarak İmam Ebu Yusuf’la Ebu Hanife’yi zikredebiliriz makasın iki ucu olarak. Ebu Yusuf devletle, iktidarla beraber olmayı kabul etmiş bir ulema geleneğinin başlatıcısıdır. El kâdılkudât (bugünkü adalet bakanı) görevini kabul etmiştir. Ebu Hanife ise, iktidarla, halifeyle, sultanla veya devletle çalışmayı reddetmiştir. Ebu Hanife çok özel bir fakih, bir müçtehid profili çizer. Hem Emevîler döneminde hem Abbasîler döneminde yaşamış, her iki büyük devletin teamüllerini yakından takip etmiş. Devletten uzak durma konusunda o kadar kararlıdır ki, ona görev teklif ettiklerinde reddediyor. Meşhur bir sözü var: “Yemin olsun bana Vâsıt Mescidi’nin kapılarını devlet için say deseniz, saymam”. O kadar kararlı ve ilkeli bir görüşe sahip bu konuda. Resmi ulema, iktidarla beraber hareket eden Ebu Yusuf’tan gelen bir geleneği temsil eder ve Osmanlı’da İlmiye sınıfı olarak devlet içinde yer alır.

Bunların dışında Emevîler’den başlamak üzere bir de sivil ulemâ geleneği var. Başta Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Şafi, İmam Cafer Es-Sadık sivil ulema geleneğini devam ettiren alimlerdir. Bunlar da Medine Sözleşmesi’yle ilgilenmemişlerdir. Onların bütün çabası iktidarın toplum üzerindeki etkisini kırmak, toplumun genel gidişini, özellikle hukuk yapma yetkisini ellerinde bulundurmaktı. Çünkü her ne kadar Emevî ve Abbasî iktidarları zorba idiyseler de yine de sivil toplum çok zengindi Emevî ve Abbasîler’de. Hatta Osmanlılar’da bile güçlü bir sivil toplum vardı. Buradaki sivil toplumdan kastım, Batı’da burjuvazi ile ortaya çıkan sınıftan farklıdır. Buradaki toplum, hükümetin, iktidarın dışında kendini sivil, medeni alanda özerk ve özgür olarak koruyabilen toplumdur. Devlet oraya müdahale etmiyor.

Halife ve Sultanların kaygısı, iktidara zarar gelmeyecek bir sistemin devam etmesi. Hatta Muaviye “eğer bizim iktidarımızla uğraşmayacaksanız, istediğiniz gibi inanın, istediğiniz gibi yaşayın, sizinle ilgilenmeyiz” diyordu. Muaviye, iktidarına göz dikenlere karşı zer-u zor-u tezvirdir’ yöntemini