Mustafa Macit kişisine ait fotoğraf

Hallyu dizilerine gösterilen olumlu tepkinin Türk modernleşmesi deneyimine ve bu deneyimin ideolojik aygıtlarının din ile ilgili ürettiği içeriklere karşı bir direniş olarak da okunabileceğini söylüyorsunuz. Size göre bu eleştiriler ideal temsilini neden Hallyu drama evreninde buluyor? Bu dramaların bambaşka coğrafya ve kültürlerde de ilgi görmesinin çıkarımınızla çeliştiğini düşünüyor musunuz?

Özellikle itici dediğim koşullar içerisinden konuşurken veya bu bağlamda tematik kategoriler altında topladığım verilerin içeriğini dikkate aldığımızda gözlemlediğim odak fenomenlerden birisi şuydu: Bizdeki televizyon dizileri, sinema ve benzeri kültür endüstrisi ürünleri dine mesafeli. Mesafeli olmaları bir yana, ayrıca dinî değerleri, temsilleri ve sembolleri aşağılayıcı bir niteliğe sahipler şeklinde bir vurgu ön plana çıkıyordu.

Tabii modernleşme tecrübesinin Batı dışı ülkelerde alımlanma veya yaşanma biçimi farklılık arzediyor. Yani bir modernleşme var, bir de Türk modernleşmesinden bahsediyoruz. Modernite her girdiği ülkede, özellikle o ülkenin içsel dinamikleri çerçevesinde ortaya çıkmamışsa, o ülkenin kendi içsel dinamikleriyle bir etkileşime girerek farklı bir tecrübe hâline geliyor. Bu bağlamda Türk modernleşmesinin ideolojik aygıtlarından birisinin sinema-televizyon olduğunu söyleyebiliyorsak, söz konusu verilerden hareketle aslında Hallyu dizileri izleme deneyiminin ilgili duruma bir tepki olarak ortaya çıktığı şeklinde bir tespitim veya iddiam vardı.

Kendi Tarihlerini Gayet Olumlu ve Güzel Bir Tarzda Aktarıyorlar

Katılımcıların ifadelerinden anladığım kadarıyla olay özünde şu, diyorlar ki: “Bizim sinema ve televizyon tarihimiz aslında geçmişimizle, tarihsel belleğimizle, kültürümüzle ve değerlerimizle barışık değil, gerilimli. Bizde din adamları yerin dibine batırılıyor. Dinî değerler iğneleniyor” şeklinde birtakım eleştirileri gündeme getiriyorlar. Tabii bu eleştirileri, bu çerçevede geçmişle şimdinin, aslında hiç yan yana gelmeyecek unsurların bir aradalığının bir ifadesi olarak postmodern bir bağlamda veya perspektifte okuyabiliriz.

Ama bunun Türk modernleşmesine bakan bir tarafının da olduğunu söyleyebiliriz. Gerçekten de ilgili tarihsel veriler veya ilgili duruma ilişkin genel bir gözlem, söz konusu ifadelerin pek de yabana atılamayacağını göstermektedir. Peki, temsili neden burada değil de orada buldular? İşte o dönem bizde yayınlanan ‘Muhteşem Yüzyıl’ adında bir tarih dizisi vardı örneğin. Tam da bu diziyle bir kontrast kurarak söyledikleri için anlatıyorum bu örneği; bir katılımcım: “Şimdi biz aslında o dizinin içeriği veya orada yansıtılanların öyle olmadığına inanıyoruz. Söz konusu dizi her ne kadar tarihe yaslanıyor olsa da tarihi saptırarak sunuyor. Oradaki ilgili dizilere bakıyorsunuz; bellekle, tarihsel hafıza ile şimdiki durum oldukça iyi ve olumlu bir çerçevede sunuluyor, böyle bir imaj kullanılıyor. Kendi tarihlerini gayet olumlu, gayet iyi ve güzel bir tarzda aktarıyorlar” diyor. Bunlar katılımcılarımın ifadesi, onların iddiası.

Bizde neden yok sorusu sorulduğu andan itibaren de takdir edersiniz ki gerçekten böyle bir eksiklik varsa o zaman istenilen bağlamda arz edilmiş ürün değerli hâle gelebiliyor, ilgili eğilimler ideal temsilini orada buluyor diyebiliriz.

Neden başka ülkelerde farklı algılanıyor? O zaman bu çıkarımımız böyle bir soru karşısında çuvallamaz mı dersek, işin başında da belirttiğimiz gibi bu dizilerin temel karakteristik özelliklerinden birisi herkes için her şeyi sunması. Dizide arz edilen dünya ile kitleler arasında katı bir neden sonuç ilişkisi kurmadan, izleyicinin bir kurban durumu arz etmediği, her ikisinin özelliklerinin ve gerçekliğinin aynı anda devrede olduğu bir seçici yakınlaşmadan bahsetmek gerektiği kanaatindeyim. Şimdi bu açıdan bakarsanız, girdiği her ülkede hitap ettiği kitlelerin sosyolojik ve kültürel özelliklerini de dikkate alarak konuşursak, söz konusu özellikler çerçevesinde alımlanma biçimi de farklılaşmaktadır.

Bir ön yapıdan bahsediyorsunuz değil mi? 

Evet, bir ön yapının etkisiyle ilgili. Şimdi bizdeki modernleşme tecrübesi, bu bahsettiğim veriler açısından bir ön yapı olarak ele alınabildiği ölçüde benim o iddiam geçerlidir. Bize benzer modernleşme tecrübesi geçirmiş ülkelerde aynı etkiyi benzer bir bağlamda veya ön yapı itibarıyla yaratabilmiş midir ona ayrıca bakmak gerekir. Ama bizdeki alımlanmasında belirleyici ön yapısal unsurlardan birisinin söz konusu verilerin çerçevesinde modernleşme tecrübemizin özellikle belirli kesimler açısından travmatik boyutlarıyla ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. Bu kayıtlarla oradaki iddiamızın geçerli olduğunu belirtmiş olayım.

Gerçek hayata ilişkin umut veya beklenti düzeyinin çıtası o kurmaca dünyada yaratılanın lehine yükselmeye başlıyor. Onların gözünde aslında gerçek hayattan beklentinin çıtasını yükseltiyor söz konusu dünya.

Bu dizilere gösterilen ilginin aynasından baktığınızda çalışmanıza katılan gençler Hallyu dramalarında yaratılan dünya ile kendi gerçeklikleri arasındaki uçurumu nasıl izah ediyorlar? Bu iki gerçeklik alanı arasındaki boşluk ne tür tepkiler doğuruyor gençlerin hayatında? Onların hayatla ilişkilenme tarzlarını nasıl etkiliyor?

Bir gerçeklik algısı yaratılıyor Hallyu dizilerinde; kurmaca olduğu, hayalî olduğu bilinse de, o sistemin iç tutarlılığı veya kendi okuma biçiminin merkezîliği, başatlığı çerçevesinde bir gerçeklik, hiper gerçek bir dünya yaratıyor. Söz konusu dünyaya daldıkça gerçekle mesafe açılıyor.

Bir süre sonra bu hayalî veya kurmaca olduğu bilenen ama anlatmaya çalıştığımız bağlamda gerçekçi hâle gelmiş dünya bu sefer izleyici üzerinden tekrar gerçekliğe yöneliyor. Orada bir karşılık bulmaya başlıyor. İkisi arasındaki o uçurum veya mesafe fark edildiği andan itibaren bir kıyaslama söz konusu artık. Yüksek düzeyli bir teknik enstrüman sayesinde yaratılan dünya ile verili, içerisinde yaşadığımız reel dünya arasında bir gerilim su yüzüne çıkıyor. Az önce bahsettiğim anlamda o nişanlı katılımcımız örneğinde bunu düşünebiliriz.

Şimdi söz konusu örnekten hareket edersek; orada gördüğüm kadarıyla gerçek hayata ilişkin umut veya beklenti düzeyinin çıtası o kurmaca dünyada yaratılanın lehine yükselmeye başlıyor. Onların gözünde aslında gerçek hayattan beklentinin çıtasını yükseltiyor söz konusu dünya. Bütün bunlarla birlikte aynı zamanda orada yaşanıyorsa burada neden yaşanmasın şeklinde bir umudu da besliyor. Dizilerde yaşandığı şekliyle bir gerçek neden burada yaşanmasın şeklinde bir düşünceye ve bu bağlamda bir umuda kapı aralanıyor. Örneğin yoksul kız zengin erkekle veya yoksul erkek zengin kızla evlenebiliyor. Gerçekte pek mümkün mü?

İşte geleneksel kültürel deyimlerimiz içerisinden söylersek, ‘davul bile dengi dengine’ derler bu tür durumlarda. Ama orada oluyor, o zaman neden bizde olmasın şeklinde bir umudu besleyebiliyor veya okulun en yakışıklı erkeği ‘okulun en çirkin kızına’ aşık olabiliyor. Gerçek hayatta, onların dünyasında bu durumla karşılaşmak pek mümkün değilmiş gibi gözüküyor ama o dizilerde oluyor. O zaman orada oluyorsa, beklentilerinin yüksekliği çerçevesinde -biraz önce o bahsettiğim özdeşleşmeyi reddedip yerine koymadan bahsettikleri andan itibaren- bu sefer gerçeği söz konusu bağlamda yeniden inşa etmeye yönelik mekanizmaları veya uygulamaları devreye sokabiliyorlar. Gerilimi hissediyorlar ama bununla birlikte o aradaki gerilimi veya mesafeyi kapatmaya yönelirken, hayalî dünyayı hayalî yaftasıyla mahkûm etmek yerine gerçek dünyayı o uğurda dönüştürebilme imkânlarını araştırmaya başlayabiliyorlar.

Bu Dizilerde Hayalî Dünya Yeni Bir Gerçeklik Kazanıyor

Çalışmam bağlamında tespit ettiğim veya tanımladığım, çerçevesi itibarıyla en ilginç şeyi dizilerdeki teodise algısında bulabiliriz. Teodise’ye ilahî adalet sorunu diyebiliriz. Şimdi diyor ki öğrencimiz: “Hocam bizim filmlere bakıyorsunuz; iyinin mükâfatı, kötünün cezası hep öte dünyaya kalıyor. Film bitiyor ama ne iyi mükâfatını ne de kötü cezasını alabiliyor. Bizim kültürümüzde iyiliğin mükâfatı da kötülüğün cezası da hep öte dünyaya erteleniyor. Ama orada bakıyorum, kötüyse sonunda kötülüğünün cezasını buluyor, iyiyse mükâfatını alıyor ve ben bunu görüyorum” diyor. “Öyle bir kurgu var ki burada film veya dizinin başlangıcında kötü olarak tanımladığınız karakterin sonunda aslında o kötülüğü neden yaptığına yönelik size bir imaj sunarak onu onaylamasanız da anlamanıza katkı sunuyor” diyor. Oysa bizde, ne gerçek hayatta ne de film ve dizilerde bu tür temalara rastlamıyoruz. Geleneksel dinî ve kültürel teodise anlayışımız itibarıyla gerçekten bu söylemin bir haklılık payı var.

Aslında Konfüçyüsçü bir teodise anlayışının ifadesidir bu. Onun temel söylemlerinden birine göre iyilik de, kötülük de her şey aslında bu dünyadadır. Bu öğretide bir öte dünya algısı oldukça muğlaktır, hatta yoktur diyebiliriz. İyi de mükâfatını, kötü de cezasını bu dünyada görecektir. Şimdi bu açıdan bakarsanız eğer, gerçekten söz konusu dünya veya bu dizi filmlerde yaratılan teodise anlayışı daha çekici, daha mantıklı hâle geliyorsa, o zaman bildiğimiz -teorik öğretisiyle değil- yaşanan boyutuyla İslam’ın veya geleneksel kültürün teodise anlayışının artık sorgulanmaya, hatta öbürünün lehine değiştirilmeye yönelindiğini söyleyebiliriz. Bu çerçevede de aslında söz konusu hayalî dünyanın yeni bir gerçeklik kazandığını ifade edebiliriz.

Bu dizilerin muhafazakâr gençler üzerindeki etkisini yalnızca kültür endüstrisinin bağımlılık yapan bir ürünü olarak değerlendirmek yeterli ölçüde açıklayıcı mı sizce? Hallyu dramalarına gösterilen ilgi, hatta bağlılığın gençlerin özlemlerine, hayallerinin baskılanmasına işaret eden tarafları da olduğunu düşünüyor musunuz?

Evet, öyle düşünüyorum. Bir katılımcımın bana aktardığı basit bir örnekle bu durumu ifade edebilirim; hatırladığım kadarıyla şöyle diyordu: “Hocam, şimdi üniversite öğrencisiyim, geldik yirmili yaşlara. Bir yanda şu ya da bu şekilde flört ilişkisine olumsuz bakan bir çevre var. Babam duysa kalbine iner böyle bir durum olsa”. Hatta aynı katılımcım diyordu ki: “Ben nişanlanacaktım, akşam babama söyleme gereği hissettim; dedim ki baba böyle birisi var, senin de rızan olursa gelip tanışacaklar, beni isteyecekler, ne dersin? Babam koltuğa yığıldı, kalpten gidecek sandım” diyor. Şimdi böylesi bir gerçeklik var hayatta.

Aynı katılımcım şunu da belirtiyor aynı zamanda: “Annemlerin yaptığı günde, akrabalar veya komşularla otururken birisi soruyor: Kaçıncı sınıfa gidiyorsun kızım? Yaşın kaç? E kızım daha birisini bulamadın mı? Bak evde kalacaksın!” diyen bir çevreden de bahsediyor ve “iki gerçeklik arasında sıkışıp kalıyorsunuz” diyor. “Ben kendi gerçekliğim içerisinde bu şekilde sıkışınca; madem durum bu, o zaman olacaksa böyle olsun; yani bu dizilerde anlatıldığı tarzıyla: Temiz, cinsel içerikli veya erotik deneyimden uzak, daha güvenli ve orada anlatıldığı şekliyle, ‘temiz ve saf’ bir flört ilişkisi neden olmasın diyebiliyorsun. Ama oluyor mu derseniz? Gerçekte orada olduğu gibi olmuyor ama sen, o olmayanın etkisiyle, aslında bir telafi mekanizması olarak ‘olabilir’ umudunu besleyen bir düzlem olarak aslında bu dünyadan kaçıyorsun, bir öte dünyaya yerleşiyorsun, oradakinin ilgili deneyimiyle, -parasosyal bir bağlamda- etkileşim içerisinde bu sıkışmışlık hâlini giderebiliyorsun” diyor.

Bu perspektiften baktığımızda biz bu dizi filmlerin yaygın etkisini sadece kültür endüstrisi mantığı, kapitalist güdümlü olmaları, politik istek ve beklentiler çerçevesinde oluşturulmuş olmaları ve kendi içsel veya özsel yapıları itibarıyla açıklayamayız. Kitlelerin onlara yönelmelerini motive eden birtakım gerekçeleri var. O yüzden diyorum; bir şıp düşmüşlük hâli veya Weber’in tanımladığı anlamda seçici bir yakınlaşma ilişkisi çerçevesinde değerlendirmek gerekiyor. Aksi takdirde herhangi bir kültür endüstrisi ürünü veya medya imajı ve içeriği ile kitleler, onu izleyenler arasında doğrusal bir neden sonuç ilişkisi kurmak mümkün gözükmüyor. Ki siz de bilirsiniz bazen biz medyadaki verileri, bize aktarılan içeriği olduğu şekliyle değil tersiyle algılarız, tersten okumaya tabi tutarız; bu derece de aktifiz. Bu o medya içeriklerinin veya mantığının bizim üzerimizde herhangi bir etki icra etmediği anlamına gelmez. Etkilidir, evet ama aynı zamanda bizim ön yapımız içerisinden süzülerek veya bizim ön yapımız çerçevesinde, bizim açımızdan algılanabilir hâle gelmektedir.

Büyük bir hayranlık, bir imrenme, oradaki hayalî gerçeklik içerisinden kendi toplumsal gerçekliğini sorgulama var, ama sözü edilen içeriklere yönelik en büyük mesafe ve ilk acaba sorusu dinî içerikli farklılıklar söz konusu olunca oluyor.

Çalışmanızda görüştüğünüz gençler, Hallyu içeriklerinde İslam ile çelişen unsurları tespit edebiliyorlar mı? Dinî bilinç düzeyleri bu çelişkili alanları çözüme kavuşturabilecek kapasitede mi? Eğer değilse bu içerikleri nasıl meşrulaştırıyorlar? Kendi iç dünyalarında suçluluk duygusuyla baş edebilmek için nasıl bir duygusal strateji geliştiriyorlar?

Benim çalışmamın örneklemi çerçevesinde konuşacak olursak, katılımcılar yoğunluklu olarak İlahiyat Fakültesi öğrencileri olduğu için herhangi bir sembolün veya herhangi bir durumun dinî açıdan nasıl yorumlanacağına, nasıl algılanması gerektiğine dair bir ön yapıları var. Bu bağlamda zaten bu yeterliliklere sahipler ama ben bununla birlikte şu tür hassasiyetler de gözlemledim.

Büyük bir hayranlık, bir imrenme, oradaki hayalî gerçeklik içerisinden kendi toplumsal gerçekliğini sorgulama var, ama sözü edilen içeriklere yönelik en büyük mesafe ve ilk acaba sorusu -onlardan aldığım verilerde gözlemlediğim kadarıyla- dinî içerikli farklılıklar söz konusu olunca oluyor. Örneğin benzerliklerden bahsederken; yer sofrasında yemek yeme, geleneksel ilişkilere, tarihlerine, değerlerine bağlılık, komşuluk ilişkileri gibi olumlu gördükleri şeyleri sıralarken, “çok içki içiyorlar; iğreniyorum veya bildiğim, tanıdığım farklı bir dinden ya da misyonerlik içerikli bir tema sezdiğimde acaba diyor ve bir mesafe geliştiriyorum” şeklinde rahatsızlıklarını da ifade ediyorlar.

Bu bağlamda katılımcılardan birisinin anlattığı ilginç bir örneği aktarmak isterim. Şöyle ifade ediyordu: “Hocam, sizin sınavınız vardı. Fakülteye gelirken yolda çekik gözlü birkaç kişilik bir grup gördüm ve Kore dizilerinin etkisiyle onlarla tanışmak istedim” -biraz önce hayali gerçeğe nasıl transfer ediyorlar dedik ya, işte böyle bir tarafı da var- örneğin diyor: “Bizim kültürümüzde tanımadığınız bir erkeğe el sallamak mümkün değildir. Zaten ben bu yaşıma kadar hiç yapmadım. Ama bir Koreliyi, çekik gözlü birisini gördüğüm zaman o kadar tanıdık geldi ki gayriihtiyari el salladım” diyor.

Sonrasında aynı katılımcı: “Tanışmak istiyorum ama sizin sınavınız da var. Sınava girdim ama sınavda sorularınızı cevaplarken aklımdan geçen şuydu: Allah’ım inşallah ben çıkıncaya kadar bir yere kaybolmazlar. Sınavdan çıktıktan sonra cesaretimi topladım ve aynı ilgiyi paylaşan diğer arkadaşlarımla birlikte o Koreli grubun yanına gittik ve tanıştık. Dizi filmlerden falan onların misafirperverliğini bildiğim için biz de bir misafirperverlik göstergesi olarak onları tatlı yemeğe davet ettik. Pastaneye gittik, oturduk. Her şey çok güzel giderken onların aslında misyoner olduğunu öğrendim. Beş dakika öncesine kadar tanışmak için sınavdan bir an önce çıkmaya çalıştığım kişilerden acaba ben bunları üzmeden, kırmadan nasıl uzaklaşabilirim diye düşünmeye başladım. Derken bir süre sonra artık bir yol bulamadım; bir bahaneyle hesabı ödedik, onları orada bıraktık ve çıktık”.

Dizilerdeki İçerik Dine Aykırıysa Bu Aykırılığı Görmezden Gelebiliyorlar

Şimdi bu açıdan bakarsak aslında bir çelişki ortaya çıkıyor. Bu çelişkiyi nasıl çözüyorlar? Temel soru bu. Bildiğimiz sosyal-psikolojik, bilişsel çelişki çözme mekanizmalarını devreye soktuklarını görüyorum. Birincisi şu: İzlenen içeriğin dine aykırı yerlerini görmezden gelebiliyorlar. İkincisi, aykırılığı ve bu aykırılığın yoğunluğunu hissettikleri zaman tam anlamıyla ondan uzaklaşma gibi bir mekanizmaya başvurabiliyorlar. Üçüncüsü de her iki yol arasında bir orta yol buluyor; biraz kendi dinî veya kültürel gerçeğinden tırmalıyor; yani onun birtakım referanslarını görmezden geliyor. Biraz da karşı tarafta sunulan imajı, onun gerçekliğini kendince dönüştürüp bir orta yol bulmaya çalışıyor. Örneğin şunu diyor: “Bir Koreli ile evlenmek istiyorum ama Müslüman olması şartıyla”. Ya olmazsa denilince: “Niye olmasın ki; adam Müslüman olsun ben de evleneyim”. Üçüncü yolu bu örnekle izah edebiliriz.

Meşrulaştırma mekanizmalarına gelince, bunlardan birincisi yaygınlık; arkadaş ve tanıdık kişilerin izlemesi. Özellikle muhafazakâr değerlere uygunluğu itibarıyla herhangi bir otoritenin veya eşik bekçisinin ‘sen bunu nasıl izlersin’ diyemeyeceği tarzda içerikler olduğu için, bu bağlamda çok sıkıntı yaşadıklarını hissetmedim. Ama aynı zamanda sıkıntı yaşadıkları veya bu bağlamda suçluluk hissettiklerinde şunu gözlemleyebildim, bir danışıklı dövüş var; yani üretici, o ürünü arz eden ile izleyici arasında bir danışıklı dövüş hâli var. O ne satacaksa ona bakıyor. Tüketicide ondan ne alacaksa sadece ona yoğunlaşıyor. Her iki taraf da olayın bu bağlamda farkındalar. İzleyiciye kalan, onun kendi zihninde bıraktığı ve kendi açısından anlamlı, olumlu, mutlu edici tortu, hoşnutluk. Bu hoşnutluğu zedelemedikleri sürece bu danışıklı dövüşten vazgeçme gibi bir stratejileri yoktur diyebilirim.

Çalışmanızın bir yerinde ‘Hallyu dizisi izleme eyleminin, her seferinde bir vecd ve huşuyla karışık bir rite dönüştüğü şeklinde bir algıya kapılmamak elde değildir’ diyorsunuz. Bu diziler böylesi dinsel/hiyerofanik bir etkiyi nasıl yaratabiliyorlar? Ayrıca Hallyu dizilerinin izleyicileri bağlama stratejilerinden birinin ‘kült pazarlamacılığı’ olduğunu vurguluyorsunuz. Nedir ‘kült pazarlamacılığı’?

Önce bu izleme deneyiminin bir vecd ve huşu hâli olarak tanımlanması durumundan bahsetmek gerekirse; bana bu değerlendirmeyi yaptıran veriyi -ki bu durumu hemen hemen katılımcıların hepsinde gözlemledim- şu örnekle ifade edebilirim: “Hocam yarın çok önemli bir bütünleme sınavım var. Bir bölüm seyredeyim, sonra çalışırım diyorum. Ama bir başlıyorsunuz, sabah olmuş, sınav saati gelmiş, benim gözlerim uykusuzluktan çıkmak üzere ama ben o izleme eylemini devam ettiriyorum” diyor katılımcım.

İkinci bir örnek de şu: “Hocam, izlemeye başlıyorum gece geç bir saatte, ama başlarken niyetim şu, 15-20 dakikalık bir bölüm izleyip çıkacağım, ama saate bir bakıyorum sabah namazının vakti yaklaşmış. Şöyle diyorum, hadi bir bölüm daha izleyip sonra namazı kılar, yatarım. Bir bakıyorum ezan okunuyor. Hadi biraz daha vakit olgunlaşsın derken namazı kaçırdım. Çok üzüldüm ama oldu” diyor.

Şimdi bu tür söylemlere bakarsak aslında bu tam anlamıyla bir vecd ve huşu hâlini -tabii yine yeri gelmişken belirteyim, bu kavramların hepsini ben analitik kavramlar olarak kullandığım ve bunda ısrar ettiğim hâlde, kitabıma ilişkin birtakım değerlendirmelerde, alıntılamalarda bulunan bazı akademisyen arkadaşlar, belki biraz da ilahiyat kökenli olmam itibarıyla sanki burada gerçekten bir vecd ve huşu hâli veya gerçekten bir dinden bahsediyormuşum gibi benden alıntı yapabiliyorlar- insanı içerisinde bulunduğu mekândan ve zamandan çıkarıp başka bir uzama yerleştiren bir durum olarak algılarsak, özü itibarıyla anlattığım iki örnekte de yaşanan sizce de bu değil midir? Çünkü zaman algınızı ve nerede bulunduğunuzu, mekân algınızı iptal ediyor. Düşünün ki zihninizde bir adım sonrasında namaz kılma gibi dinî bir emir ve buna ilişkin vaadinizi gerçekleştirmeye yönelik bir niyetiniz varken ya da çok önemli bir sınavınız varken, siz buna kapılıp ihmal edebiliyorsanız, burada yaşananı analitik kavramlar olarak vecd ve huşu hâli olarak tanımlamakta ileri gitmiş olmayız.

Benim örneklemimin izlediği Güney Kore dizileri onlara hem içerisinde yaşadıkları gerçekliği anlamalarına referans olacak bir model sunuyor hem de onların gerçekliğinin ne olması gerektiğine yönelik, yani gerçek için bir model sunuyor.

Burada yaratılan dinsel etkiyi, yani bu bağlamdaki “dini ve ilahiyatı” analitik kavramlar olarak ele alarak söylemek durumundayız ki buna ilişkin değerlendirmeleri yaptığım yerde antropolog Clifford Geertz’in din tanımına dair temel yaklaşımından hareket etmişimdir. O, dini kültürel bir sistem olarak ele alır ve der ki “din dediğiniz şey basitçe gerçek için model, bir de gerçeğin modelini verir; yani din size yaşadığınız gerçekliği anlamanıza ilişkin onun ne olduğunu tanımlayan bir model verir, bir de onun ne olması gerektiğinin modelini sunar” diyor. İşte John C. Lyden ‘Film as Religion’ çalışmasında buradan hareketle bir film analizi yapıyor. Şimdi ben de o ikisinden esinlenerek tam da bu din dediğimiz şeyi bir analitik çerçeve ve analiz aracı olarak ele alıp, aslında yaşananın ne olduğunu ifade etmek için bu tür kavramları ve bağlamları kullandım. Kanaatim itibarıyla elimdeki ilgili veriler ancak bu şekilde yorumlanabilirdi.

Benim örneklemimin izlediği Güney Kore dizileri onlara hem içerisinde yaşadıkları gerçekliği anlamalarına referans olacak bir model sunuyor hem de onların gerçekliğinin ne olması gerektiğine yönelik, yani gerçek için bir model sunuyor. Bunu biraz daha açayım; şunu yapıyorlar, hedef kitlenin özelliklerini, beklentilerini çok iyi biliyorlar. Bu diziler hedef kitleyi, özellikleri ve beklentileri içerisinde yakalıyor. Bir kere kültür endüstrisi ürünlerine âşina; kitle kültürü, hatta görsel kültür içerisinde yetişmiş kitleler var. Diziler onları bu gerçekliği içerisinden yakalıyor veya bizim örneklemiz düzleminde, spesifik bir örnek olarak; temiz bir aşk beklentisi olan genç kızı veya genç erkeği o beklenti içerisinde yakalıyor. Ona içerisinde bulunduğu durumu anlaması için işlevsel bir model temin ediyor, bu birincisi.

Ama kültür endüstrisi ürünlerinin veya genel mantığının başka bir özelliği de var; sizi yakaladığı yerde bırakmaz, çünkü bir süre sonra siz, artık o tutulduğunuz yerden bir adım öteye geçme vaadi gerçekleşmediği sürece alacağınızı alır uzaklaşırsınız. Peki, bunu sağlamak için ne yapıyorlar? Arkası yarın tekniğine benzer bir teknik kullanıyorlar. Sizi yakaladığı yerden; yani kendi gerçekliğiniz içerisinden kavrar, o gerçekliği resmettikten sonra sizin için olması gerekenin ne olduğunu tanımlamaya başlar ve bu sefer de onu size sunar.

Dolayısıyla Lyden’in az önce bahsettiğim teorik bağlamı kullanarak film üzerine yaptığı analizden ve benim elimdeki verilerden hareketle izleme deneyiminin bir rit hâline gelmesi, sembolik bir evren sunması, diğer insanlarla ilişkileri ve etkileşimi belirlemesi, dünya imajı sunması, öte dünya algısı -ki bunların her biri, herhangi bir dinin zaten bizlere sunduğu, vaat ettiği şeylerdir- çerçevesinde baktığımızda gerçekten de, orada yine tırnak içerisinde analitik bir kavram olarak dinin yaptığına benzer bir mekanizmanın devrede olduğunu söyleyebiliriz.

Bu Dizilerde Gündelik Hayat İçinde Ne İstiyorsanız Size O Sunuluyor

Burada izleyiciler pasif kurbanlar değildirler. İtici koşulların, yani onları bu içerikleri tüketmeye sevk eden koşulların bilinmesi gerektiği kaydıyla bütün bunları söylüyoruz. Bu içerikler öyle bir gerçeklik algısı yaratıyor ki, sadece yaratıp orada da bırakmıyor. O sizin üzerinizde yarattığı algıyı sürekli ayakta tutacak bir tarzda kök salmaya gayret ediyor. Kapalı devre bir sisteme dönüşüyor. Hallyu’nun genel yapısı da budur; şimdi yiyecek var, kozmetik var, dizi film veya sinema içeriği var, müzik var, beden estetiği temelli biyopolitika uygulamalarına yönelik birtakım enstrümanlar var. Yani gündelik hayat içerisinde ne istiyorsanız hepsinin sunulduğu bir bağlam söz konusu. Şimdi böyle bir kapalı devre bağlamın devam ettirilebilmesi için bunun dış alım talep esnekliğinin sürekliliği gerekir. Yani öyle refleksif davranacaksınız ki proaktif olacaksınız ki beklentileri bileceksiniz, ona göre hareket edeceksiniz. Fikirleri, eylemleri sürekli birbiri üzerine inşa ederek devam ettireceksiniz. Bunu yapabildiğiniz sürece bu tür ürünlerin dış alım talep esnekliğini sürdürebilirsiniz.

Dizi filmler aracılığıyla hiyerofanik bir dünyaya dönüştürürken veya neredeyse dinî terimler içerisinde açıklanabilecek bir hâle dönüştürürken tam da o ‘kült pazarlamacılığı’ dediğimiz tekniği kullanıyor. Burada dizi filmlerin içeriğinden hareketle bunu söylemiyorum; öğrencilerin veya katılımcılarımın bunlara ilişkin algılarından hareketle bu sonuca ulaştım. Kült kavramı basitçe, en bilindik tanımı itibarıyla dine veya dinsel olana veya tapınmaya dair bir kavram olarak bilinmektedir. Latince kökenli bir kelimedir. İbadet ve benzeri anlamlara geliyor. Ama aynı zamanda bildiğimiz kültür kavramıyla da kök anlamı itibarıyla ortaktır. Ekim, ekme veya tarım yapma faaliyeti gibi anlamlarla da karşılanabilir.

Bir kült sadece dinî şeylerin konusu değildir. Bugün özellikle sanat dünyasında, çeşitli sanat eserleri için de kült kavramı kullanılıyor. O hâlde bu kök anlamına uygun bir tanım yapmak gerekirse şunu söyleyebiliriz: Kült dediğimiz şey aslında sıradan olanın dışında, âdeta kutsal bir değer veya içerik kazanmış, bu bağlamda yeni bir şey yaratan ama yarattığı dünyayı yarattığı şekliyle bırakmayıp onu sürekli ayakta tutabilmek için kök salan, zihinsel ve sosyo-psikolojik dünyanızı bu bağlamda etkileyen fenomenler olarak tanımlanabilir.

Ben bu kült pazarlamacılığı kavramını Rainer Funk’tan hareketle müziklere ilişkin verilerde kullanmıştım. Hallyu dizilerindeki müziğin etkinliğinden bahsederken şöyle diyor katılımcı: “Hocam, müzikleri çok iyi”. Peki, bizim dizi film veya sinema filmi müziklerinden farkı ne diye sorduğumda, “ritim ve uyum güzel” diyor. Bunun arka planında Konfüçyüs’ün müzik anlayışı var. Bu müziği diziye giydiren yapımcı Konfüçyüs’ün müzik anlayışından hareketle yapmıştır demiyorum. Konfüçyüs diyor ki: “Müzikte asıl olan uyum, âhenk ve ritim güzelliğidir”. Katılımcılarımın hiçbirisinin Konfüçyüs’ün bu sözünden haberi yoktu ama tıpatıp aynı ifadeyle, benzer şeyleri söylediler: “Bizim için müzikte asıl olan ritim, uyum, âhenktir” diyorlar. “İçeriğinden anlıyor musunuz?” diye sorunca, “hayır, sözlerini anlamıyoruz” diyorlar. “Enstrümanlar size âşina mı?” diye sorduğumda, “hayır, önemli olan hangi enstrümanla icra edildiği değil; benim için asıl olan bu ritim güzelliğidir” diyor. Ben buradan hareketle yine o seçici-yakınlaşma perspektifi çerçevesinde aslında Konfüçyüs’ün fısıltılarından birisinin burada bulunabileceğini söylüyorum.

Müzik-sahne uyumuna ilişkin bu anlatılardan hareketle şunu söyleyebiliriz: O müzik hatırlanınca sahne, sahne hatırlanınca ritim akla geliyorsa ve bu insanları bu derece etkiliyorsa, o zaman burada yapılan tekniklerden veya arka planda uygulanan stratejilerden birisinin kült pazarlamacılığı olduğunu söyleyebiliriz.

Katılımcılar: “Hocam dizideki sahne veya içerik ile müzik o kadar uyumlu ki siz sonradan sahneyi hatırladığınızda kulağınızda ritmi duyar gibi oluyorsunuz, ritmi ve müziği hatırladığınızda sahne gözlerinizin önünde beliriyor. Biz bunu bizdeki dizi veya filmlerin herhangi birisinde yaşamadık” diyorlar. Tabii bu konuda ne kadar tecrübeleri var bunu bilebilmem mümkün değil, ama eğer hâl böyleyse, ben de diyorum ki: ‘Kült pazarlamacılığı’ aslında az önce bahsettiğim bağlamda; özellikle popüler kültür ürünleri ve kültür endüstrisi çerçevesinde, sıradanın içerisinden veya sıradanın dışından, yeni, ortodoksî kalıpların dışında; biraz daha heterodoksî bir şey üretmek, yeni bir nitelik kazandırmak, bir şey yaratmak. Ama öyle bir şey yaratacaksınız ki karşınızdaki hedef kitleler açısından çok değerli addedilmeye başlanacak, hatta kutsal bir nitelik kazanmaya başlayacak ve siz sürekli onu ayakta tutmak için birtakım enstrümanları devreye sokacaksınız.

Müzik-sahne uyumuna ilişkin bu anlatılardan hareketle şunu söyleyebiliriz veya oradaki iddiam şuydu: Eğer hâl böyleyse, o müzik hatırlanınca sahne, sahne hatırlanınca ritim akla geliyorsa ve bu insanları bu derece etkiliyorsa, o zaman burada yapılan tekniklerden veya arka planda uygulanan stratejilerden birisinin kült pazarlamacılığı olduğunu söyleyebiliriz. Tabii ki kavram bana ait değil; Rainer Funk’un ‘Ben ve Biz / Postmodern İnsanın Psikanalizi’ adında bir kitabı var, o kitaptan ödünç alarak kullandığım bir kavramdır. O da tam anlamıyla bunu postmodern bir dönemde kültür endüstrisinin temel pazarlama stratejilerinden birisi olarak belirtiyordu.

Röportajın birinci kısmına buradan ulaşabilirsiniz…