Besim Dellaloğlu foto

Kitabınızda, son yıllarda siyasal ve toplumsal alanda çok popüler olan ‘Kültürel İktidar’ kavramına şerh düşerek Kültürel ‘Hegemonya’yı tercih ettiğinizi belirtiyor ve ideolojilerin, geçmişe nazaran bugün bir kültür olduğunu söylüyorsunuz. Buradan yola çıkarak Türkiye’de kültürün siyaseten okunma biçimlerine dair neler söylersiniz?
Evet ben öyle bir tercihte bulunuyorum. Hegemonya kavramı, İtalyan Marksisti Antonio Gramsci’ye ait. 19. yüzyıldaki Marksist devrim kavramının modern karşılığı ‘hegemonya’dır ona göre. Oradan alıyorum. Türkiye’de bir iktidar kavgası var, kültürel iktidar kavgası. Cumhurbaşkanı da dedi ya, ‘siyaseten iktidara geldik ama kültürde bir türlü iktidara gelemedik’ meselesi. Ben ona da değiniyorum kitapta. Kültürel alanda olaylar siyasette olduğu kadar köşeli değil. Bu alandaki değişimler daha uzun süreyle olur. Kültürde mutlak iktidarlar, mutlak muhalefetler olmaz. O yüzden hegemonya kavramı daha realist, malzemeyi daha iyi açıklayan bir kavram olduğu için hegemonya diyorum.

Türkiye’de Kültür Her Zaman Aşırı Politik Bir Alan Olmuştur

Bu aynı zamanda Türkiye’deki durumu açıklıyor; Türkiye’de kısa bir aralık hariç 70 yıldır sağcılar, İslamcılar, muhafazakârlar iktidarda hep. Solun tek başına iktidarı yok. Türkiye’yi 70 yıldır hep sağ yönetmiş. Şimdi Cumhurbaşkanını bile dertlendiren, bütün sağ, muhafazakâr mahalleyi dertlendiren şu: Biz bu kadar iktidarız, bizim bu kadar gücümüz var, ama biz kültürde bir türlü hegemonya kuramıyoruz. Siyaseten hegemonya kuruyoruz toplum üzerinde, oyları alıyoruz ama en iyi filmleri, en iyi şiirleri, en iyi romanları bu solcular üretiyor. Ben de şunu diyorum; çünkü, Türkiye’de kültür her zaman politik, aşırı politiktir.

Kültürü üçe ayırmıştım yukarda. Bir, Antropolojik kültür; içine doğduğumuz, seçemediğimiz kültür. İki, Müfredat; Batı tecrübesi içindeki niteliğiyle söyleyeyim, Rönesans ve Reformasyon’dan beri var olan kültürel kamusal alan, orada üretilmiş bütün metinler, romanlar, kitaplar, şiirler, müzikler, edebiyat eserleri, filmler vs. Kültürel beslenme kaynaklarımızın bütünü olarak soyutlayarak, genişleterek kullanıyorum anladığınız gibi, eğitim müfredatı değil yalnızca. Üçüncüsü de Maarif; yani aşağı yukarı 300 yıllık bir tarihi olan zorunlu eğitim.

Şimdi ben diyorum ki Türkiye’de sağ, Müfredat ve Maarif’te zayıf. Türkiye’deki sağ, siyasi hegemonyasını Antropolojik kültür üzerinden kuruyor. Daha kır, kasaba kökenli, şehirde yaşasa bile kültürel olarak, kültür seti daha taşralı, kasabalı bir antropolojik kültürel zeminden besleniyor. Toplumun çoğunluğu da bu seviyede yaşadığı için siyasi-ideolojik paslaşma daha kolay oluyor ve sağ, çok da zahmet üretmeden politik iktidarı alabiliyor. Ama Müfredat ve Maarif’te göreli olarak zayıf oldukları için kültürel üretim alanında aynı kalitede üretim yapamıyorlar. Tabii ki istisnası var ama genelde kültürel üretim alanlarında solcular kadar kaliteli üretim yapamıyorlar.

Bugün yerlilik-millîlik dediğimiz mesele, aslında Antropolojik kültürün kibirlenmesi; işin Türkçesi bu! Yersiz bir kibir, yersiz bir narsisizm.

Şimdi tersini okuyalım; solun siyaseten hiçbir karşılığı yok Türkiye’de, uzun süredir. Çünkü halkla aynı dili konuşamıyorlar, topluma hitap edemiyorlar, vs. Ama kültürel üretimde iyiler. Bu da aslında Türkiye’nin toplam kalite üretiminde bir zaafa tekabül ediyor. Siyasette başarılı olmak için Antropolojik kültürel hegemonya yetiyor. Bu da bir yarılmaya yol açıyor Türkiye’de. Antropolojik kültür, Müfredat ve Maarif arasındaki geçişkenliklerin zayıf olması Türkiye’de kültürü aşırı politize ediyor.

Bugün yerlilik-millîlik dediğimiz mesele, aslında Antropolojik kültürün kibirlenmesi; işin Türkçesi bu! Yersiz bir kibir, yersiz bir narsisizm. İşte bizim geleneğimizde, geçmişimizde her şey var, kimseye muhtaç değiliz. Yok öyle bir şey! Senin geleneğinde bazı şeyler var ama çoğu şey yok. Zaten her şey olsaydı, sen bugün Fransa olurdun, ABD olurdun, Japonya olurdun. Olmadığı için böylesin. Tersinden de düşünelim. Senin geçmişinde her şey varsa, niye bu hâldesin? O zaman durum daha beter. Vardı da beceremedin demektir.

Şunu söyleyeyim: Bütün meseleleri başımıza gelen bir olayla, kötülüklerle açıklamaya çok eğilimliyiz. ‘Batılılar bizi çok kötü sömürdüler’, vs. Bu çok tipik bir ergen davranışı. Yani hiçbir şeyin sorumluluğunu almama, şahsiyetini geliştirememe. İşte ben fakirim, garibanım çünkü Batı, çünkü emperyalizm, çünkü oryantalizm. Bu solcusunda da böyle, şimdi solcu emperyalizm diyor, İslamcı da oryantalizm diyor değil mi? Aslında aynı şey yani. Peki kardeşim senin hiçbir sorumluluğun yok mu?

Dolayısıyla bu kısır döngüden çıkmamız lâzım. Tabii ki yerel değerleri, Antropolojik kültürel değerleri ciddiye alacağız, önemseyeceğiz. Ben bir akademisyen olarak, entelektüel olarak içinde yaşadığım toplumun değerlerini, niye böyle olduğunu bilmek zorundayım, merak ediyorum ben. Yoksa ben o değerleri tartışmadan kabul edelim demiyorum.

Mesela bir mahalle, kültürel olarak hegemonya kurmuşken, niye siyaseten bir başarı öyküsü üretemiyor? Bunu anlamaya çalışmak lâzım. Bu kadar donanımın var, olanağın var, o zaman bunu açıklamalısın. Şimdi burada o zaman malûmat ile bilgiyi ayırt etmemiz lâzım. Türkiye’de bilgi sanılan şeyin %99’u malûmattır. Türkiye’deki solcular, sekülerler, malûmat düzeyinde evet çok avantajlılar belki ama bilgi üretmede aynı düzeyde başarılı değiller. Çünkü bilgi üretmek için ona idrak koyacaksın, düşüneceksin, çarpacaksın, böleceksin, ideolojik kodların dışına çıkacaksın, herkesle ve her kesimle konuşabileceksin, kulağının bir tarafı oraya açık olacak.

Kutuplaşma Orta Yaş Vatandaşlarda Daha Yaygın

Türkiye’de bir iki kuşak içinde sağcılar, İslamcılar daha kaliteli kültürel ürünler verecekler, daha şehirleştiler, okullaştılar. Dünyadan haberdarlık düzeyi arttı. Solcular da siyaseten daha başarılı olabilecekler bence. Çünkü o mesafe de kapanıyor. Çünkü bütün Türkiye artık şehirli, üniversiteliyken siyasette de sağ sol birbirine daha yakın konumlanacak, kültürel üretim alanlarında da sağ sol birbirine daha yakın olacak, daha dengeli bir Türkiye olacak. Ama mesela bu daha hızlı olabilirdi. Benim dertlenmem o. Şimdiye kadar çoktan olmalıydı.

Türkiye’de çok büyük bir kutuplaşma var ve bu kutuplaşma orta yaş üzeri vatandaşlarda daha yaygın. Bence gençlerde dozaj biraz daha düşük. Zaten bunu araştırmalar gösteriyor. Türkiye’nin ortalama yaşı 33. Hadi şairden yola çıkarak 35 diyelim. 35 yaş üstü Türkiye’yle, 35 yaş altı Türkiye’deki kutuplaşma düzeyleri aynı değil, gençlerde daha düşük. Bu oy verme davranışlarına da yansıyor. 35 yaş üstü Türkiye’deki oy dağılımıyla 35 yaş altı Türkiye’deki oy dağılımı da birbirine çok eşit değil ve bütün tüketim değerleri, yaşama biçimi, anlamları birçok açıdan farklı ve bence önemli bir kutuplaşma ekseni gençler ve yaşlılar arasında oluşuyor.

Değer setleri çok farklı gençlerle yaşlıların. Tabii bu doğa yasası diyebilirsiniz ama bazı dönemlerde, bazı toplumlarda, bazı çağlarda bu mesafe göreli olarak daha da fazla açılıyor. Şu anda dünya çapında da böyle bir dönemden geçiyoruz. Türkiye’de de daha yoğun bence. Bunun en temel nedeni internet, Wi-Fi, sosyal medya. Çünkü bunu şöyle de ayırabiliriz; sosyal medyada daha çok var olan Türkiye ile sosyal medyada daha az var olan Türkiye arasındaki ayrım.

Geleneği içinde barındıran, yenilikler yaratan ve geleceğe açık olan modern toplumun fertlerindeki kendilik bilincinin, diğer toplumlara ve fertlerine göre daha derinlikli olduğunu söylüyorsunuz. Dünyada iletişim ve ulaşım hızının artmasına ve bir iletişim devriminin içinde yaşanmasına rağmen bu farkın varlığı ‘Antropolojik Kültür’ün etkisine mi işaret eder? Bu anlamda iletişim devriminin ve sanal gerçekliğin dönüştürücü potansiyelini nasıl görüyorsunuz?

Yerel-evrensel tartışmasının çok yoğun olduğu ülkelerde medeniyet üretimi sınırlıdır zaten. Yani biz-onlar, yerel-evrensel, Batı-Doğu tartışmalarının çok yoğun, politize olarak da çok yoğun olduğu ülkelerin medeniyete katkısı düşüktür.

Sosyal medyanın ve iletişim mecralarının gelişmesi, tabii ki her dünya vatandaşını, her dünya insanını daha fazla etkiye maruz bırakıyor. Ama bütün bu iletişim bombardımanına rağmen onun içinde o yerelliği koruma imkânları da var. Burada iki yönlülüğü birlikte düşünmek lâzım. İletişim mecraları, bu insanların ufkunu genişletici bir imkân sağlıyor mu? Diğer değişkenler sabitken, cevabım evet. Yani bu 7-8 milyar insanın hepsine, sosyal medya daha geniş bir dünya tasavvuru sağlıyor. Ulus-devletin önündeki en büyük engellerden bir tanesi bu; millî kimlik, dinî kimlik, ulusal kimlik. Bunların yıpranmaması mümkün değil gelecekte. Ben bunu olumsuz bir şey olarak da okumuyorum.

Sorunuzu daha nüanslı hâle getirelim. Siz Twitter’daki evreninizi hep aynı insanlardan oluşturursanız, işte solcular, sekülerler kendi içinde, sağcılar, İslamcılar kendi içinde iletişim hâlinde. O zaman yaptığım birinci saptama göreli olarak anlamsızlaşabiliyor. Dolayısıyla ölçeğin büyümesi yerelleşmeyi, cemaatleşmeyi, klanlaşmayı yok etmiyor. Bu ikili ve çatışmalı bir süreç. Uzun vadede birinci etkenin daha etkili olabileceğini düşünmüyor değilim. Ama bu yerelliğin direnişi, Antropolojik kültürün direnişi sadece Türkiye’ye özgü bir şey de değil. Türkiye’de AKP iktidarda kalma stratejileri açısından biraz da özellikle iradî olarak da öyle istendiği için çok vurgulu şekilde bir yerelleşme, zihniyetsel bir yerelleşme yaşıyoruz.

 Yerel-Evrensel Çatışmasını Minimize Etmek Zorundayız

Yerel-evrensel tartışmasının çok yoğun olduğu ülkelerde medeniyet üretimi sınırlıdır zaten. Yani biz-onlar, yerel-evrensel, Batı-Doğu tartışmalarının çok yoğun, politize olarak da çok yoğun olduğu ülkelerin medeniyete katkısı düşüktür. Fransa’da medeniyet-kültür tartışması olmaz. İngiltere’de medeniyet-kültür tartışması olmaz. Bizde Ziya Gökalp’ten beri vardır. Çünkü zaten medeniyete ait hissetmiyor kendini, ‘biz harsız, kültürüz. Medeniyet var, onu alacağız’. Bu terimlerle konuşulduğu an zaten siz medeniyetin öznesi değilsiniz. Medeniyetin nesnesi olduğunuzu kabul ediyorsunuz. Siz bunun yarattığı aşağılık kompleksi ile kültüre, yani harsa yani antropolojik kültüre iyice sarılıyorsunuz.

Bu tür çıkışları ortalama dünya ülkeleri nasıl izliyor bilmiyorum, gülüyorlardır sanırım. Çünkü çok aklı başında tutumlar değil bunlar. Şimdi orada bir ortalamayı bulmak lâzım. Yani bu yerel ile evrensel çatışmasını minimize edecek bir donanıma, aşamaya gelmek lâzım. Bunun için de marka üreteceksiniz, bilgisayara yazılım üreteceksiniz, donanım üreteceksiniz. Oscar ödülü alacaksınız, Nobel ödülü alacaksınız. Eurovizyon’da birinci olacaksınız, bu tür şeylerin çoğalması gerekir. Ama markayla, sanatla, inovasyonla, sanayi ile, iletişimle, itibarla, insan haklarıyla, kadın haklarıyla, din ve vicdan özgürlüğüyle, dünyaya çok büyük katkı yapabilirdi Türkiye.

Bazı konferanslarda, derslerde anlatıyorum; Türkiye’de şarap içmek medeniyet sembolü olarak görülür, hâlbuki şarap, bir antropolojik kültürel öge. Medeniyet bize Batı’dan geldiği için Batı’nın yerel antropolojik değerleri de paketin içinde geliyor. Tanzimat modernleşmesinin meşhur Monşerleri vardır, roman tiplemeleri. Şerif Mardin hocanın meşhur makalesinde, “aşırı Batılılaşma” olarak tarif ettiği mesele. Medeniyetin kıyafete, yerel ögelere indirgenmesi. Hâlbuki orada esas medeni ögeler, insan hakları, seçim, cumhuriyet vs. Şarap, bira, kravat değil ki! Burada mesele şu, neyin yerel neyin evrensel olduğuna dair de bir mefhum sorunumuz var; hem seküler, sol mahallede, Kemalist mahallede, hem İslamcı, sağ ve muhafazakâr mahallede.

Medeni olmak için başı açıklık veya örtüklük vs. bunlar kriter değil. Ama siyasetin laik olması bence gerekir, vicdan hürriyetinin garantilerini de sağlayarak. Yani inancın veya inançsızlığın, bir avantaj veya dezavantaj olmaması yurttaş bazında, laiklik budur bence. Ama Türkiye’de uygulanma tarzı dindar kesimde bir antipati üretiyor. Dinî inancın, siyasi, ekonomik ve hukuki olarak bir ayrım konusu olmamasıdır laiklik. Şimdi biz onu da kültürelleştiriyoruz. Laikliği dinsizlik olarak algılıyoruz. Bu Türkiye’de mesela Müslümanların önündeki medenileşme potansiyelini engelleyici bir rol oynuyor. Bunun idrak düzeyinde içselleştirilmesi için de bir iki kuşak lâzım İslamcı mahallede.

Hocam yine sanırım bir iki soru önce cevap verirken değindiğiniz bir mesele aslında gençlik ve yaşlılık. Kitapta yer almıyor bu maddeler ama kitap dışından bir soru bu, kuşak kutuplaşmasından bahsediyorsunuz çeşitli röportajlarınızda. Şimdi gençlik meselesi hani son zamanlarda herkesin ilgi odağında. Sizin bu genç ve yaşlı kutuplaşması kuşak kutuplaşmasıyla ne kastettiğinizi öğrenmek istiyoruz.

Mesela ’68 iktidara gelmedi; ekolojist, feminist bir iktidar, Batı’da da olmadı ama toplumsal değerler dönüştü.

Yeni yazdığım kitap nedeniyle bu konuya yoğunlaşmaya başladım. Bu kuşak meselesi, Âdem-Havva’dan beri olan bir şey. Belli yaş gruplarının ortak özelliklere sahip olması, bir gencin ebeveynlerine olan mesafesi; ortalama 20-25 yaş derseniz, bir yüz yılda 4-5 tane kuşaktan söz edebiliriz. Ama iletişim araçlarının yoğunlaşması ve iletişimin artması ile aslında kuşaklar arası mesafe daraldı. Dolayısıyla aslında insanlığın bir değişim öyküsü var, kuşak kavramı da buna paralel olarak çıkmış. Ama demin söylediğim gibi, belli dönemlerde bu ivme kazanıyor.

Bunu en iyi mesela, ‘68 hareketi üzerinden anlatabilirim. ’68, genellikle sadece politik hareketler, isimler vs. üzerinden anlatılır. Ama aslında esas olarak bir kuşak hareketidir ’68. İkinci Dünya Savaşı sonrası doğmuş, iyi eğitim almış, şehirleşmiş bir kuşağın aile ve toplumla yaşadığı değer çatışmalarının sonucu ortaya çıkmıştır. Bir kuşak sosyolojisi yapmaya insanı teşvik eden, o konuda sorular sordurtan çok önemli bir dönem, ’68.

Mesela ’68 iktidara gelmedi; ekolojist, feminist bir iktidar, Batı’da da olmadı ama toplumsal değerler dönüştü. Pandemi döneminde Mad Men isminde bir dizi izledim, tavsiye ederim: Tam ’68 kuşağının ebeveynlerini anlatıyor dizi. Sonrasında düşünüyorsun, ’68 ile birlikte bir kuşak bu kadar mı farklılaşır, dönüşür diye.

Tarihin belli dönemlerinde bu mesafe açılıyor, kuşaklar arası mesafe; değer yargıları, tüketim kalıpları, anlayışları açısından. Kitabımda değineceğim bir tespitimi söyleyeyim, ben Türkiye’de özellikle Müslüman, İslamcı, muhafazakâr, sağcı mahallede, sosyal tabanda, ‘68 ile karşılaştırılabilir düzeyde bir kuşak açılımının, farklılaşmasının nüvelerini görüyorum. Ben bunu ilk kez Gezi’den sonra düşünmeye başladım. Orada kuşaksal bir tepki oldu çünkü; tabii benim uzmanlık alanım değil kuşak sosyolojisi, ama gördüğüm daha sonraki büyük depremlerin habercisi bir öncü deprem gibi olduğunu düşünüyorum Gezi’nin.

Kuşak Çatışması Yokluktan Çok Konfordan Ürüyor

Şimdi şöyle bir sosyolojik profil çizeyim size; taşralı, köylü, kasabalı, eğitime erişim şansları daha sınırlı, daha dindar, daha muhafazakâr, antropolojik kültürel değerlere daha bağlı, yerel bir sosyal kesim. 1980’lerden sonra büyük şehirlere erişiyor, yani doğum yerleri taşra, ama hayatlarının çok büyük bir bölümü, İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, büyük şehirlerde geçmiş bir sosyal taban. Büyük ihtimalle AKP’ye, MHP’ye vb. partilere oy veriyorlar.

Bu kesimin evlatlarına geleyim. Bunlar şehirde doğuyorlar, İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Bursa’da, anne ve babalarından, anneanneleri, babaanneleri ve dedelerinden daha iyi bir eğitim alıyorlar; bir kere üniversiteye erişiyorlar, anne babaları en fazla liseye erişebilmişti. Daha iyi bir eğitim alınca büyük ihtimalle daha iyi profesyonel mesleklere erişiyorlar, dolayısıyla gelir düzeyleri daha yüksek, yani bir toplumsal mobilite var, halk deyimi ile sınıf atlama var. Çünkü köylü ve kasabalıdan şehirli ve profesyonel meslekli çocuklar çıkıyor. Bunlar arasındaki mesafenin, Türkiye’deki ortalama kuşaklar arası mesafeden daha belirgin olduğunu iddia edeceğim ben, kitapta. Bunlar yine dindar olabilir, yine Cuma’ya gidebilir, Müslümanlığına, İslamcılığına belli dozlarda devam edebilir, kendini hâlâ muhafazakâr olarak tanımlayabilir. Ben siyasal bir analiz yapmıyorum ama bunun siyasal seçimlere de etkisi olacağını düşünüyorum. Esas odak noktam o değil yalnız.

Bu kuşaklar arasındaki mesafe, cumhuriyet tarihi boyunca, bir evlat grubu ile bir ebeveyn grubu arasında oluşmuş en dikkate değer mesafelerden biri. Yani bir tür ‘68 derken kastım bu. Kuşak çatışması ilginç bir şekilde, açlıktan, yokluktan çok konfordan ürüyor. Çünkü değer setiniz genişledikçe, beslenme kaynaklarınız, kültürel olsun, ekonomik olsun, rahatladıkça, dünyaya daha yukarıdan, daha rahat bir yerden bakıyorsunuz, daha kolay isyan edebiliyorsunuz. Yarın sabah kaynatacak çayı, ekmeği, peyniri olmayan insan, bunlarla iştigal edemez. Dolayısıyla kültürel isyan da bir sınıfsal konfora tekabül eder.

Bu kuşaksal fay hattını, belki internete erişimi olmakla olmamak, daha az olmakla daha çok olmak, internette daha çok vakit geçirmekle daha az vakit geçirmek arasında bir yerlere koyabiliriz.

Şimdi bunun siyasal açılımına en iyi örnek son İstanbul belediye seçimleri, Mart-Haziran aylarındaki 2 seçim. Mart’ta 13 bin olan farkın Haziran’da 800 bine çıkmasını üreten en önemli değişken bu. Aradaki farka yol açan kesimin analizleri yapıldığında bunların deminden beri tarif ettiğim kuşak olduğu net bir şekilde ortaya çıkıyor. Yani bunlar Türkiye seçmen ortalamasından daha gençler, Türkiye seçmen ortalamasından daha eğitimliler, Türkiye seçmen ortalamasından daha yüksek gelirliler. Şimdi buradan büyük laf edilmez elbette siyaseten, bir yerel seçim neticede. Ama büyük şehirler bazında böyle bir trendin olduğunu görmek lâzım. Bu bence antropolojik kültür ile medeniyet arasındaki seçimi gösteriyor.

Burada tabi sosyal medyanın, Wi-Fi çağının, internet devriminin çok önemli bir etkisi var. Dolayısıyla bu kuşaksal fay hattını, belki internete erişimi olmakla olmamak, daha az olmakla daha çok olmak, internette daha çok vakit geçirmekle hiç vakit geçirmemek, daha az vakit geçirmek arasında bir yerlere koyabiliriz. Türkiye internette, dünya kullananları arasında önlerde; nüfusa oranla kişi başı kullanım açısından biz ilk 10’dayız, kimi değerlendirmelerde ilk 5’teyiz. Nüfus ile karşılaştırmalı olarak tabi.

Dolayısıyla bu antropolojik kültürden uzaklaşmayı arttıracak. Keşke bunu eğitim ile yapabilseydik, kaliteli eğitimle, okulla, üniversiteyle, liseyle yapabilseydik. Türkiye bunu beceremedi, cumhuriyet bunu beceremedi. Bunu Wi-Fi sağlıyor. Bu hayatın kendi akışı. Burada irade yok maalesef! Kayıp dediğim bu. Zaten Türkiye bunları sağlayabilseydi bugün 8 bin değil 25-30 bin dolar olurdu millî gelir. Bu aralar yeni kitabım nedeniyle Osmanlı eğitim tarihi okuyorum, verilere baktım, Robert Kolej, Galatasaray Lisesi, Darüşşafaka, Saint Benoit Lisesi, Saint-Joseph Lisesi vs. bugün hâlâ Türkiye’nin en kaliteli orta öğretim kurumları ve en çok rağbet görenler. Yani bizim 150 yıllık modernleşme hikâyemiz bundan daha kaliteli eğitim kurumları üretemedi. Ne 1. Meşrutiyet, ne 2. Meşrutiyet, ne Cumhuriyet, ne 1950 Demokrat Parti dönemi, ne 27 Mayıs, ne 12 Eylül, ne İslamcı iktidar bundan daha kalitelilerini üretemedi!

Son olarak Ahmet Hamdi Tanpınar’dan bahsedelim. Eserinizin sonsözünde, Tanpınar’ın, fiili olarak Türkiye’de Kültürel Çalışmalar’ın kurucusu olduğunu iddia ediyorsunuz. Bu da gösteriyor ki, anlamlı ve kalıcı bir dönüşüm için ‘Kültür’ ve ‘Gelenek’le ilişkilenmek; bunun için de Tanpınar’ı yeniden ve yeniden okumak gerekiyor. Tanpınar çalışan bir fikir insanı olarak, sizce Türkiye kamusu, Tanpınar’la ne zaman sahici ve derinlikli bir buluşma sağlar?
Zaman meselesinden girelim. Hayata, dünyaya geniş zamanda bakmak ile dar bir şimdiki zamanda bakmak arasındaki farktan ele alalım. Mesela Türkçe’de, İngilizce’deki zaman çekimleri ile söylersek, gündelik retorikte present continuous (şimdiki zaman) egemendir. Yani gidiyorum, geliyorum, oturuyorum, kalkıyorum gibi. Hâlbuki Batı dillerinde present perfect denen geniş zaman; giderim, gelirim, otururum, kalkarım daha egemendir. Burada dildeki kamusallaşmayı, yerleşikliği ya da ötekindeki göçebeliliği zihniyet olarak görebilirsiniz.

Türkiye, Tanpınar’ı Koyacak Bir Çekmece Bulamadı

Mimarlık fakültelerinde kıssa olarak anlatılan bir hikâye vardır. Cumhuriyet döneminde ünlü bir Batılı mimar İstanbul’a gelmiş. Adama sürekli anlatılıyormuş; ‘1453’te fethettik burayı; Osmanlı şöyledir böyledir’ diye. Adam da demiş ki, ‘siz burayı fethetmişsiniz ama daha yerleşememişsiniz’. 500 yıldır yerleşik hâle geçememe paradoksunu anlatabildiğimi sanıyorum son iki kitabımda da. Dünyanın en muhafazakâr, gelenekçi toplumları, Batı toplumlarıdır. Yani bin yıldır aynı katedralde ibadet ediyor insanlar. Bin yıldır şeklen aynı kraliyet var.

Ahmet Hamdi Tanpınar fotosu
Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962)

Geleneğin tanımı olarak bunu önerdim. Hem monarşi var hem seçim var. Bizim dünyayı algılama tarzımızda veya siyasi tarihimizde monarşi biter, cumhuriyet gelir. Önce tek parti, sonra çok parti. İngiltere’de hem sandık var hem monarşi var. Anayasal monarşi. Sembolik bir cumhurbaşkanı statüsünde kral ve kraliçe var, en çok oyu alan da ülkeyi yönetiyor. Geleneğin modernliğini bundan daha güzel tarif edebilir misiniz? İngiltere mi daha demokrasi, yoksa biz mi daha demokrasiyiz? Avrupa ülkelerinin yarısı monarşi ama bizden çok daha üst düzey demokrasiler; millî gelirleri daha yüksek, daha gelişmiş vs. Demek ki gelenekle modernlik arasında, bizim modernleşmecilerimizin sandığı kadar, bizim İslamcı, gelenekçi, muhafazakâr sağcıların sandığı kadar büyük bir çatışma yok. Bu, kavramların, geleneğin, geleneksel değerlerin aşırı siyasallaşmasının bir sonucu olabilir. Batılı’nın gündelik hayat pratiklerinde, kuşaktan kuşağa sosyolojik değişimle hâllettiği meseleleri, biz yasayla, anayasayla, kararname ile çözebileceğimizi sanmışız.

Batı’nın nasıl Batı olduğunu anlamış Türkiye’deki ender kafalardan bir tanesi. Bunun kıyafetle olmadığını, saç modeli ile, başörtüsü ile, baş açıklığı ile, etek boyu ile olmadığını, meselenin daha karmaşık olduğunu biliyor Tanpınar.

Dolayısıyla insanlık tarihinde başarılı olmuş kültürel devrim yok gibidir. Yasayla yukarıdan aşağıya hiyerarşik olanlar için söylüyorum. Tanpınar bunun farkında bir adam. Geleneği, geçmişi önemsiyor. Bunun yasayla, hükümetle falan olmayacağını, gündelik hayat içinde olması gerektiğini, evrensel değerleri almamız gerektiğini söylüyor. Rakı da içiyor, kokain de çekiyor geleneği de önemsiyor. Günlüklerinde var bunlar, 2007’de yayımlandı. ‘Batılılaşma, Türkiye için bir seçenek değildir, bir zarurettir’ diyor. Bunu bir survival (sağ kalma) olarak okuyor Tanpınar. Yoksa yok olurduk diyor. Ha yapılış tarzına, alanlar bazında itirazları yok mu, var. O yüzden Türkiye, Tanpınar’ı koyacak çekmece bulamıyor; şucu mu, bucu mu diye!

Kitabımda şunu demek istedim, Batı’nın nasıl Batı olduğunu anlamış Türkiye’deki ender kafalardan bir tanesi. Bunun kıyafetle olmadığını, saç modeli ile, başörtüsü ile, baş açıklığı ile, etek boyu ile olmadığını, meselenin daha karmaşık olduğunu biliyor. Reform’un, Rönesans’ın, gelenekle bir ilişki kurmak olduğunun farkında. Dolayısıyla geleneği, bugünü zenginleştirmek için, bugünün sofrasının kalitesini yükseltmek için önemsiyor. ‘Beş Şehir’ kitabında, “ben Osmanlıya gitsem, üç gün duramam oralarda’” diyor. Gayet modern bir adam. Ama egemen olmuş ya da olamamış, kenarda köşede kalmış, geleneğe ait ne varsa bugün benim işime yarıyorsa, siyasi nedenlerle geleneğin toptan çöpe atılmasına ben angaje olmak zorunda değilim görüşünde.

‘Ben muhafazakârları çok iyi anlarım’ diyor. Böylece kendini öyle görmediğini zaten ifade ediyor. Günlüklerinde ‘sosyalist bir teşekkül olsa da girsem’ diyen, ‘ama komünizmi de sevmem’ diyen biri kendisi. İkinci cumhuriyet terimini de ilk kullanan kişi günlüklerinde. Mesela ‘muhafazakârlar geleneği bir mecburiyet olarak yaşarlar, ben seçmek isterim’ diyor. Yani geleneği, topyekûn, bugünkü yerlicilerin yaptığı gibi, lebalep almak gibi bir şey yok. Tanpınar için bu bir hapishane olurdu. Ama gelenekle ilgili önemsediği değerleri seçmek istiyor.

Kemalizm ile İslamcılık arasında bir tahterevalli, döngü var, ilişkisellik var. Biri diğerinin nasıl olması gerektiğini de yönlendiriyor. Çünkü toplum birbirine hiç temas etmeyen iki vakumda geçmiyor. Kültürel değerler nasıl siyasallaştıysa dindarlık da siyasallaşır. Dolayısıyla Müslümanlık bir inanç olmaktan çıkıyor, bir siyasi kimliğe dönüşüyor. Türkiye’de olan budur. Kemalizm de laikliğin bir siyasi ideolojiye dönüşmesi bir anlamda. Laisizm diye bir ideoloji yok dünyada. Çünkü laisizm kamunun sıfatı, bireyin veya toplumsal kesimlerin değil. Türkiye’de laisizm, Kemalizm gibi bir ideolojiye dönüşünce, herkesi laik olmak zorunda hissettirdikçe onun içine sığmayanlar, kimliklerini onun içinden ayırt etmek için siyasallaşıyorlar. Başörtüsü yasaklanırsa, siyasallaşır. Simge, politik simge hâline gelir. Bu başörtüsü örtenlerin iradesinde olmaktan çok, merkezi politik iradenin uygulanması sonucunda oluşmuştur.

Tanpınar’a dönersek, onun kastettiği anlamda bir modernleşme süreci bizi daha fazla özne kılardı. Kitabın sonunda söyledim, Tanpınar’ın bize bir proje olarak önerdiğini biz yapamadık, hayat bize döve döve gösteriyor. Tanpınar ile kazanarak elde edeceğimiz değeri şimdi bir kayıp olarak yaşıyoruz.

Röportajın ilk bölümü için tıklayın:
https://hemhal.org/toplum/besim-f-dellaloglu-gelenekle-gercekci-ve-duzenli-irtibata-ihtiyacimiz-var/