Geçtiğimiz haftalarda Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Öztürk’ün bir toplantıda, vahiy, lafız ve mânâ çerçeveli konuşması gündem olmuş, tepkilere maruz kalmış ve sonrasında Öztürk emekliliğini istemişti. Her Müslümanın itikadî dünyasında ve İslam tarihindeki neticeleri açısından üzerinde düşünebilmesi, sindirebilmesi ve kanaate varabilmesi gereken bir mesele olması itibariyle, çok temel ve ilmî olan bir içeriği konuşma, tartışma hakkının üslûba, şahsa, olayın güncel cereyanına kurban edildiğine ve şiddetle ortadan kaldırıldığına şahit olduk. Bu tutumun, görüş/yorum ne olursa olsun bir müminin hakikate ulaşma çabasına engel teşkil ettiğini düşünerek samimi, müsbet bir zeminde yeniden konuşulabilir kılmaya yardımcı bir ortam oluşturmak istiyoruz.

Bu bağlamda akademisyenlere, yazarlara ve ilahiyatçılara sorduğumuz 3 soruyu ve aldığımız cevapları paylaşıyoruz. Dosyamızda bugün Mehmet Hayri Kırbaşoğlu, Fatma Bostan Ünsal ve Nurettin Turgay’ın cevaplarını bulacaksınız. Dosyamız devam edecek…

Sorularımız:

1- Mustafa Öztürk’ün görevinden ayrılmaya mecbur bırakılmasıyla sonuçlanan süreçten hareketle ilahiyat fakültelerinde hür düşünce ortamının mevcut olup olmadığına dair bir kanaate sahip olabilir miyiz? Neden?

2- Öztürk’ün ilahiyat camiasında yüksek düzeyde itirazla karşılaşan görüşleri İslam düşünce tarihinde daha önce de gündeme gelmiş midir, yoksa bu fikirler ilk kez mi ortaya atılmaktadır?

3- Günümüzde ilahiyat fakültelerinin misyonu nedir? Sizce semavi dinlerdeki itikadî hususların ayrıntılı olarak tartışılması, kapalı kalan bütün noktaların aydınlatılması için en uygun mecra neresidir?

Prof. Dr. MEHMET HAYRİ KIRBAŞOĞLU (Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi):

“İlahiyat Fakültelerine Bakış Açıları Politik Çıkar Amaçlıdır”

1- İlahiyat fakültelerinde düşünce özgürlüğü konusundaki sıkıntılarda ciddi oranda artış gözlemlendiği ve baskıcı bir ortamın oluştuğu rahatlıkla ifade edilebilir. Bunun temel sebebi ise tamamen politiktir; iktidarın İlahiyat fakülteleriyle İHL (İmam-Hatip) okullarını kendisinin arka bahçesine çevirip buradan partizan bir kesim yetiştirmeyi amaçladığı bir sır değildir. Bu vahim gidişatın YÖK başta olmak üzere iktidarın resmî kurumlarıyla ‘içten’, bu iktidara eklemlenen cemaat ve tarikatların baskılarıyla ‘dıştan’ olmak üzere, çift taraflı bir kuşatma aracılığıyla oluştuğunu söylemek mümkündür. Bu siyasallaşmış resmî ve sivil kesimlerin İlahiyat fakültelerine olan bakış açılarının politik çıkar amaçlı olduğu ve evrensel, bilimsel ve ilkesel değerleri tamamen bir tarafa bıraktıkları söylenebilir.

Bilimsel özgürlüğün boğularak yok edilme çabalarına paralel diğer bir vahim gelişme de IŞİD tarzı dogmatik, skolastik, baskıcı, tekfirci ve şiddet yanlısı bir zihniyetin – ki ben buna hiciv amacıyla ironik bir ifadeyle yerli ve milli IŞİD zihniyeti diyorum – İlahiyat fakültelerinde de bu fakülteleri ele geçirilecek birer düşman kalesi gibi gören cemaat ve tarikatlarda da yaygınlaşma eğiliminde olmasıdır. Bu vahim gelişmenin doçentlik ve profesörlüğe yükseltilme dosyalarına kadar uzandığını ve yansıdığını da bilhassa vurgulamak gerekir.

Nitekim son zamanlarda cemaat-tarikat çevreleriyle de sıkı organik bağları olan bazı iktidar fanatiği ilahiyatçıların yol açtığı skandallar, bu skandallara yol açan gelişmelerde bilhassa sosyal medyada görülen dil ve üslûp, işin tamamen çığırından çıkarak kin, nefret, cinnet, çıldırmışlık, rövanşizm psiko-patolojisine evrildiğini de gözler önüne sermektedir.

Mamafih bütün bu vahim gelişmelere mukabil, başta Ankara İlahiyat olmak üzere birçok İlahiyat fakültesi dekan ve öğretim üyeleri ile düşünce özgürlüğünü destekleyen İslami guruplar bu gidişata karşı seslerini çıkarmaktan geri durmamaktadırlar. Nitekim tek tipçi, otoriter-totaliter, baskıcı, tekfirci, şiddet yanlısı zihniyete karşı mücadelenin kalesi denebilecek köklü fakülteler, İlahiyat fakültelerinden felsefe gurubu derslerin kaldırılması yönünde YÖK tarafından yapılan hamleyi püskürtmekle, bu zihniyete boyun eğmediğini açıkça ortaya koymuşlardır, koymaktadırlar.

2- “Gök kubbe altında yeni diye bir şey yoktur” deyişini haklı çıkarırcasına diyebiliriz ki vahyin mahiyetine dair spekülatif yorumlar İslam öncesi dinlerde de İslami dönemde de daima var olagelmiştir. Bu vesileyle şunu da ifade etmek gerekir ki vahye inanmak ile onun mahiyetine dair farklı yorumlar yapmak birbirini ortadan kaldıracak şeyler değildir. Zira Kur’an’ın vahiy ürünü olduğunu kabul eden bir İslam alimi veya entelektüeli, bu vahiy olgusunun mahiyetine dair çeşitli açıklamaları tamamen bilimsel ve felsefi bir çaba olarak ortaya koymaktadır. Bu çerçevede İslam geleneğinde kelâmcılar, tasavvufçular ve felsefeciler olmak üzere farklı gurupların farklı vahiy yorumlarını benimsedikleri söylenebilir.

Son günlerdeki tartışmaların ise İslam geleneğinde İslam filozofları tarafından ortaya atılan vahiy teorisinin bir uzantısı ya da yansıması olarak görülmesi yanlış olmayacaktır. Benzer yorumlara daha önce Fazlur Rahman tarafından da eserlerinde işaret edilmiş bulunmaktadır. Klasik olsun çağdaş olsun popüler vahiy algısının dışında kalan bu gibi vahiy teorilerinin genellikle İbn Sina kaynaklı bir teorinin farklı versiyonları olarak nitelendirilmesi de mümkün görünmektedir.

Ancak unutulmaması gereken husus, bütün bunların spekülatif yorumsal nitelikteki birer teori oldukları ve iman edilmiş olan vahiy olgusunun mahiyetini açıklamaya yönelik entelektüel çabalar olduklarıdır. Bu teorilerin kabul veya reddini din-iman meselesi yapmak yerine bunları bilimsel tartışmalar kategorisinde değerlendirmek çok daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.

3- İlk İlahiyat fakültesi olan Ankara İlahiyat Fakültesi kurulurken bu kurumun tamamen akademik-bilimsel bir kurum olması gerektiği yönünde açık ve net bir bakış açısının mevcut olduğu fakülte tarihine dair yapılan yayınlarda açıkça görülecektir. Bu akademik-bilimsel amaç yanında DİB ve MEB gibi kurumlara eleman yetiştirilmesi şeklindeki ikincil amacın da tamamen dışlanmamış olduğu aynı şekilde dikkatlerden kaçmamaktadır. Daha önce de var olan ancak bu iktidar döneminde sıçrama yapan popüler İslam algısına baktığımızda, İlahiyat fakültelerinin kuruluş amacının ısrarla anlaşılmadığı anlaşılmak istenmediği görülmektedir. Zira bu gibi çevrelere göre İlahiyat fakülteleri, müftü vaiz öğretmen yetiştiren, ancak bunu da İslam misyonerliği yapmak üzere icra eden bir kurum gibi algılanmakta ve bunda ısrar edilmektedir. Aslında tamamen istihdam amaçlı olarak, DİB kurumunda görev alacak elemanları yetiştirmek üzere geçmişte Yüksek İslam Enstitüsü gibi kurumlar vardı ve tamamen bu amaca yönelik olarak faaliyet gösteriyorlardı.

İlahiyat fakülteleri ise asli görev olarak İslam başta olmak üzere çeşitli dinlerin incelendiği, bu dinlerin tarihi, felsefi, sosyolojik, psikolojik ve pedagojik olarak ele alındığı (Dinler tarihi, İslam tarihi, İslam kurumlar tarihi, İslam sanatları tarihi, Mezhepler tarihi, din felsefesi, sistematik felsefe, felsefe tarihi, din sosyolojisi, din psikolojisi, dini pedagoji vb. derslerinin verildiği), ayrıca İslam medeniyetinin müzik, hat, tezhip ve mimari gibi alanlarına dair öğretimin yapıldığı, Arapça, Farsça, Osmanlıca, Kaligrafi, İngilizce, Almanca, Fransızca gibi dillerin ve alfabelerin öğretildiği, İslami ilimlerin de tefsir, hadis, fıkıh, kelâm, tasavvuf gibi branşlarında öğretimin verildiği, bütün bu alanlardaki eğitim-öğretim faaliyetlerinde  modern bilimsel araştırma yöntemlerinin esas alındığı akademik kurumlardır.

İlahiyat fakülteleri konusunda toplumdaki gelişmeleri işte bu kurumlara yönelik politik baskıcı ve vesayetçi müdahale çabalarına karşı akademik/idari bağımsızlık/özgürlük/özerklik mücadelesi bağlamında okumak gerekir.

İşte bu noktada İlahiyat fakültelerinin eğitim-öğretim yanında gözden kaçan veya görmezden gelinen temel bir işlevi ya da görevi gündeme gelmektedir ki o da bilimsel araştırma-inceleme misyonudur. Zira bu fakültelerin temel kuruluş amaçlarının en başında İslam dahil çeşitli dinlere dair bilimsel araştırmalar yapmak, bu amaçla Yüksek Lisans ve Doktora programlarında İlahiyatçı akademisyen yetiştirmek, bu araştırmaların sonuçlarını ülke içi ve dışı olmak üzere herkesin istifadesine sunmak, bu araştırmalar aracılığıyla toplumu din(ler) alanında bilimsel bilgi ile buluşturarak bilgi kirliliğinin zararlı sonuçlarını asgariye indirmek vb. gibi akademik ve toplumsal amaçlar da gelmektedir.

Asıl dikkatlerden kaçan bir diğer nokta, İlahiyat fakültelerinin T.C.’nin resmi bir kurumu olup Müslüman olsun olmasın bütün T.C. vatandaşlarına hizmet veren geniş kapsamlı niteliğidir. Dolayısıyla Müslüman olsun olmasın veya Müslüman ise ister sünni ister alevi ister hanefi ister şafii ister selefi ister sufi ister diğer mezhep ve geleneklere mensup olsun, bütün T.C. vatandaşlarının bu kurumlardan eğitim-öğretim hizmeti almaya, bu kurumlarda akademisyen ve idari personel olarak görev yapmaya hakları vardır.

İlahiyat fakültelerinin var oluş gerekçesi olarak temelde yatan bu kapsamlı vizyonu göz önüne aldığımızda bu kurumların bu ülkenin geleceği açısından fevkalade önem arz ettiği kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Zira bilhassa etnik, dini, mezhebi, sınfsal ve cinsiyet ayrımları sarmalında kıvranan toplumun fay hatlarını derinleştirmeye dayalı politikalara son verip, bunları politika aracı olmaktan çıkarmak, bu amaçla toplumsal uzlaşma kültürünü yaygınlaştırmak ve toplumsal dayanışmayı güçlendirmek üzere bu ulvî idealleri hayata aktarmak için İlahiyat fakülteleri olmazsa olmaz kurumlardır. Ancak bu fakültelerin işlevini hakkıyla yerine getirebilmesi, onların iktidarların siyasi baskı, yönlendirme ve vesayetinden, keza iktidarın uzantısı gibi hareket eden YÖK gibi resmî kurumların müdahaleci ve vesayetçi uygulamalarından tamamen bağımsız olmasına bağlıdır.

İlahiyat fakülteleri konusunda toplumdaki gelişmeleri işte bu kurumlara yönelik politik baskıcı ve vesayetçi müdahale çabalarına karşı akademik/idari bağımsızlık/özgürlük/özerklik mücadelesi bağlamında okumak gerekir.


FATMA BOSTAN ÜNSAL
(Akademisyen, İnsan Hakları Savunucusu):

“İlahiyat Fakülteleri, Siyasi İktidarın Öncelikleri ve Eğilimlerinden Çok Açık Şekilde Etkilenmektedir”

 1- Mustafa Öztürk’ün, Müslümanların bin yıldan fazladır tartıştıkları konularla ilgili olarak fikir çilesi içinde olduğunu çok açık biçimde hissettiğimiz bir ruh hâli içinde ilmî bir toplantıda paylaştığı fikirleri nedeniyle linç edilmesi ve sonrasında Öztürk’ün hem görevinden istifa etmesi ve daha önemlisi “zaten susuyordum, artık temelli susacağım” demesi İlahiyat fakültelerinde akademik özgürlüğün olmadığını göstermektedir. İlahiyat hocaları ve öğrencileri, binlerce yıldır çeşitli şekillerde tartışılmış böyle bir konuda farklı görüşlerin serdedildiğini göstererek bu tartışmaları derinleştirebilir ve sadece linçe maruz kalan meslektaşlarını değil akademik özgürlükleri koruyabilirlerdi.

2- Evet, Öztürk’ün görüşleri hatta daha da aşırı şekillerde tarihte gündeme gelmiştir. Öztürk’ün ileri sürdüğü görüşler, İslam Tarihi’nde ‘Kur’an mahlûk mudur, değil midir’ tartışmaları içinde düşünülebilir; bu tartışmalar siyasi iktidarın öncülüğünde yapıldığı için fiziki şiddetin de uygulandığı acı bir tecrübe olmuştur Müslüman dünyası için. İmam İbn Hanbel’in yıllarca işkence görmesine sebep tam da ‘Kur’an mahlûktur’ anlayışına önce samimi olarak inanan sonra da bunu herkese işkence yaparak da olsa benimsetmeye çalışan Halife Me’mun ile sonraki Halife Mu’tasım’ın söz konusu kabulü olmuştur. İşkence yaparak görüşünü benimsetmeye çalışmasa da bu görüşü kabul etmeye devam eden Halife el-Vasık’a kadar ‘Kur’an’ın mahluk olduğu’ görüşü hâkim görüş olarak devam etmiş, ancak el-Mütevekkil döneminde bu görüş değişmiştir.

Dini, itikadî hususlarla ilgili görüşlerin tartışılacağı mecraların çok açık şekilde zararlı etkilerini gördüğümüz siyasi müdahalelerden korunması gerekiyor.

Yani bugün Öztürk’ün, kelâm ilminin tartışma sahası içine giren Kur’an’ın lafız ve mânâ olarak İlahî niteliği ile ilgili düşüncesinin aksi istikametteki İbn Hanbel’in görüşleri o dönemin siyasi iktidarları tarafından yok edilmek istenmiş, Hanbel bu görüşlerini terk etmediği için yıllarca işkence görmüştür. Bu acı tecrübeden Müslüman dünyası, maalesef düşünce özgürlüğünün tanınması yönünde kuvvetli bir kabul ve prensibi kabul ederek çıkmamıştır. Sonraki bin yılda kelâmın ve felsefenin, hatta aklın geri plana atıldığı bir entelektüel iklim hâkim olmuştur İslam dünyasında. Çok sık dile getirilen ‘Ortaçağ Avrupa’sında skolastik mantık varken İslam dünyası medreselerinde düşünce özgürlüğü vardı’ ifadesinin, Öztürk’ün görüşlerine aşırı reaksiyon gösterilmesi ile geçerliliği sorgulanır hâle gelmiştir. Öztürk’ün lafız olarak Kur’an’ın ifadeleri ile ilgili düşünceleri, dil olarak Arapçanın, harflerinin, telaffuzunun mahlûk olması gibi nedenlerle mahlûk olabileceği şeklinde geniş bir kesim tarafından kabul edilen hususlarla aslında paralellik arz ediyor.

3- Diyanet gibi İlahiyat fakülteleri de siyasi iktidarın öncelikleri ve eğilimlerinden çok açık şekilde etkilenmektedir. Başörtüsü yasaklarının olduğu dönemde bir Cuma hutbesinde Kur’an’da başörtüsünün geçtiği yönünde bir ifade olduğunu belirten bir yakınımın disiplin cezası aldığını belirterek bu konuyu örneklendirmek isterim. Keza 28 Şubat dönemi Marmara İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Zekeriya Beyaz’ın gerek o mevkiye gelmesinin gerek kamuoyuna sunduğu görüşlerinin o devrin politik atmosferi ile yakından ilişkili olduğu açıktır.

Bu yüzden, dini, itikadî hususlarla ilgili görüşlerin tartışılacağı mecraların çok açık şekilde zararlı etkilerini gördüğümüz siyasi müdahalelerden korunması gerekiyor. Bu tür mecralar için ilk akla gelen yerler elbette üniversiteler, yani İlahiyat fakülteleridir, tabii akademik özgürlüğün sağlanması koşulu ile. Bugün de gördüğümüz gibi bu özgürlüğün sağlanamadığı zeminlerde bağımsız platformlara iş düşmektedir. Tabiat boşluk kabul etmez, pek çok YouTube kanalı, web portalı, dergiler bu işi görecektir. Nitekim 1980’ler ve 1990’larda, siyasetin etkilerinden nispeten uzak olunduğu bir dönemde, Türkiye’de çok canlı bir dini düşünce ve tartışma ortamı vardı.

Prof.Dr. NURETTİN TURGAY (İlahiyatçı, Akademisyen):

“İslam’ın Sahibi Allah’tır, Sorgulamasını Allah’a Bırakın”

1-Prof. Dr. Mustafa Öztürk arkadaşımız, yıllardan beri çeşitli aykırı fikir ve düşüncelerle yazılar yazıyordu. Çoğunlukla görüşlerine katılmamakla birlikte, kendi görüşüdür deyip saygı gösteririm. Başkalarının görüşlerine, inançlarına, fikir ve düşüncelerine katılmasak da onları incitecek ifadelerden kaçınmamız gerekir. Bazı arkadaşlar, İslam’a zararı oluyor deyip küfür ve hakaret içeren sözler sarf ediyorlar. Ben, hoş olmayan bu türlü ifadelere katılmıyorum. İslam’ın sahibi Allah’tır. Adam ortaya koyduğu ifadeleri ile İslam’a zarar veriyorsa, sorgulamasını Allah’a bırakın. Kanaatime göre ona tepki gösterenler, acizliklerini ortaya koyuyorlar veya bazı yerlere yaranmaya çalışıyorlar. Yarın Mustafa Öztürk gibi düşünen birileri iktidara gelirse, bugün onu topa tutanlardan bazıları, onun görüşlerinin aynısını savunurlar. Bunun örneklerini çok gördük. Fethullah Gülen’in adı anılınca, üç İhlas bir Fatiha okuyup saygı ile ayağa kalkan bazı kişiler, 15 Temmuz’dan sonra onun için çok ağır ifadeler kullanmaya başladılar. Rüzgâra göre yön değiştirmek, samimiyetsizliğin ifadesidir.

Kim beni çağırmışsa, gittim, İslam’ı, Kur’an’ı, sünneti anlattım. Kilisede de konuştum. Konuştuğum yer önemli değil, söylediğim şey önemlidir.

Öztürk konusuna dönersek, onun görevden ayrılmasına sebep olan tepkileri, fikir ve düşünce özgürlüğüne uygun görmüyorum. Ben, 45 yıl 2 ay görev yaptım. 14 yılı Diyanet’te, geri kalanı İlahiyat fakültelerinde geçti. İki tarafta da özgür bir düşüncenin hâkim olduğu kanaatini taşımamaktayım. Ben, bunun çeşitli örneklerini yaşadım. Benim, Diyanet’in dergi, gazete ve mecmualarında yayımlanmış çok sayıda yazım var. Diyanet İlmi Dergi’si için bir makale gönderdim. Makale hakemlerden geçti ama yayımlanmadı. Sorduğumda, “senin makalen tabii yayımlanmaz. Çünkü sen, Demokratik İslam Kongresi’nin düzenlediği konferansta konuşmuşsun” dediler. Doğrusu şok oldum. Kim beni çağırmışsa, gittim, İslam’ı, Kur’an’ı, sünneti anlattım. Kilisede de konuştum. Konuştuğum yer önemli değil, söylediğim şey önemlidir. Kur’an’da bildirildiğine göre Allah, Musa Peygamber’e (a.s.) gidip Firavun’a kavl-ı leyyin (yumuşak ifade) ile hakkı anlatmasını emretmiş. Hz. Musa bunu yapınca suç mu işlemiş? Maalesef makalem yayımlanmadı ve aynı sebepten mahkemelerde sorgulanmam devam ediyor.

2- Kur’an’daki çeşitli kavramlar, sahabe dönemi dâhil olmak üzere bugüne kadar farklı şekillerde yorumlanmıştır. Mustafa Öztürk’ün ileri sürdüğü görüşlerin çoğu, daha önce dile getirilmiştir. Çeşitli kaynaklarda örnekleri vardır. Zaman zaman farklı görüş ve düşüncelere tolerans gösterilmiş olmakla beraber, bazen de böyle ifadeleri kullananlara en ağır cezalar verilmiştir. Fikir ve düşüncelerinden dolayı zindanlarda çürüyen çok âlimler olmuştur. Örneğin Hallâc-ı Mansur’u görüşlerinden dolayı Bağdat’ta öldürmüşler, kellesini bir sopanın ucuna takarak Dicle Nehri’nin üzerindeki köprünün üstünde dikili tutmuşlar, etini parçalayıp yakarak külünü Dicle Nehri’nin suyuna bırakmışlar. Katlinden sonra da birçok İslam âlimi, “adamın düşünceleri doğru idi” demiştir!

3- Keşke günümüzde özellikle İlahiyat fakültelerinde özgür bir fikir ve düşünce ortamı olabilseydi. Maalesef, bu serbestlik bir yere kadardır. Birilerinin görüş ve düşüncelerine ters düştüğünüz zaman, suçlu makamına oturtuluyorsunuz. Keşke İlahiyatçılar, Allah’ın tüm âlemlerin Rabbi olduğunu kavrayıp anlatsalar ve bütün farklılıkları kabul edip herkesin hakkını eşit düzeyde savunsalar. İlahiyatçılar, Kur’an’ı ve sünneti ölçü almalıdırlar. Fatiha Sûresi Kur’an’ın özetidir. Onun özeti de başında geçen “Elhamdu lillahi Rabbilalemin”dir. Kaç kişi çıkıp Allah’ın tüm âlemlerin Rabbi olduğunu tarafsız bir şekilde açıklıyor? Hz. Muhammed (s.a.v), “kendi nefsinize istediğinizi kardeşinize istemedikçe, iman etmiş olamazsınız, kendi nefsinize istediğinizi, tüm insanlara istemedikçe, Müslüman olamazsınız”demiştir. İman ve İslam, bu hadislerde bir nevi dile getirilmiştir. Buna göre ben, kendi malıma, canıma, neslime/namusuma, fikir ve düşünceme, dinime, dilime, kültürüme, maddi manevi tüm değerlerime tanıdığım hak, hukuk ve hürriyeti eşit düzeyde tüm insanlara tanımadığım zaman, imandan ve İslam’dan bahsetmeye hakkım yok.

Kaç ilahiyatçı bu ayet ve hadisleri ileri sürüp toplumsal uzlaşı ve barış için çalışıyor? Çoğunlukla bir yerlere yaranıp bazı makamlara gelmek için çalışılıyor. Akademik ünvanların nasıl verildiğini çok iyi biliyoruz. Samimi olup çalışan, hak edip bazı yerlere gelen arkadaşlara saygım sonsuzdur. Ama onlar da susmayı tercih etmek mecburiyetinde kalıyorlar.

Amerikalı İslam bilgini Nabia Abbott’un dediği gibi, “İslam âleminin en büyük problemi, rahat, endişesiz bir fikir ve düşünce ortamının olmamasıdır”. Rahmetli Prof. Dr. M. Fuat Sezgin’in dediği gibi, “Müslümanların problemi, dışarıdan değil, İslam’dan değil, kendilerinden kaynaklanmaktadır”. Önce kendi aralarında farklı fikir ve düşüncelere saygılı olmaları gerekir. Kur’an ve sünnet bunu emrediyor. Size bu konuda istediğiniz kadar ayet ve hadis örneği verebilirim. Önce tüm insanları insan olarak görmek, herkesi fikir ve düşüncesi ile olduğu gibi kabul etmek gerekir. Bu görev başta İlahiyatçılara düşmektedir. Kur’an ve sünneti her yönü ile detaylı inceleyip, bazı kişi veya kişilere yaranmak için değil, Allah rızası için anlatmaları gerekir. Gayrı Müslimlerin, bu konuda Kur’an’dan çok yararlandıklarına inanıyorum.