Dijital yayın platformlarının tüm dünyada yaygınlaşması ve büyük bir kitle toplaması ile beraber Türkiye’deki dijital içerik sağlayıcı platformlar da kendi orijinal yapımlarını yapmada daha cesur olmaya başladı. Bu platformlarda geleneksel televizyonculukta gördüğümüz reyting ve uzun süre kaygısı olmaması nedeniyle de ortaya çıkan işlerin televizyondaki pek çok işten daha özgün ve özgür içerikli olduğu ve gerek senarist gerekse yapımcıları bu anlamda rahatlattığı bir gerçek. Zira onlarca medeniyete ev sahipliği yapmış ülkemizde konu edilecek pek çok hikâye ve öge mevcut olduğu gibi birçok başarılı yönetmen ve oyuncu var. Bunun en yakın örneğini 10 Nisan’da yayına giren Blu TV ve FX ortak yapımı Alef dizisinde görmüş olduk. Alef, tanıtım fragmanlarının yayınlanması ile birlikte kendi türünde yapılmış benzeri yapımlardan farklı bir iş olduğunu izleyicilere hissettirdi. Türkiye sinema ve televizyon dünyasında korku-gerilim-polisiye türünün çoğunlukla cin ekseninde sıkışmış olması nedeniyle özgün konusuyla belki de daha tanıtımlarından itibaren birçok kesimin ilgisini çekti. Mistik-tasavvufi konusu ile özgün bir senaryoya sahip dizi aynı zamanda Türkiye’nin ilk mistik-polisiye tarzında yapılan bir yapımı olma niteliğinde.

Dizide 4-5 asır önce ortaya çıkmış bazı tasavvufi tarikatların yapıları ve birbiriyle olan ilişkileri bir cinayet dosyası ile birlikte irdeleniyor.

Dizininin yönetmen koltuğunda Emin Alper oturuyor. Açıkçası kendi açımdan diziye başlamamdaki en önemli etkenlerden birinin bu olduğunu söyleyebilirim. Türkiye sinemasına yeni bir soluk getirdiğini düşündüğüm Emin Alper’in, daha önceden çekmiş olduğu ‘Kız Kardeşler’, ‘Abluka’ ve ‘Tepenin Ardı’ filmlerini izlemiş bir seyirci olarak, ilk dizi denemesi olan Alef‘i büyük bir heyecan ve merakla izledim. Ayrıca bu filmlerinde sadece yönetmenlik değil, hikâyeyi ve senaryoyu da kendisinin yazdığını bildiğimden; onu, senaryosunu başkasının yazmış olduğu Alef’e çeken unsurların ne olabileceğini de merak ettim doğrusu…

8 bölümlük bir mini dizi olarak yayına giren Alef, yukarıda da bahsettiğim gibi İstanbul Boğazı’nda bulunan bir ceset ile başlıyor. Hikâyede iki ana karakter var. Bunlardan biri Kenan İmirzalıoğlu’nun canlandırdığı Kemal, diğeri ise Ahmet Mümtaz Taylan’ın canlandırdığı Komiser Settar.

Doğu-Batı Zıtlığı ve İstanbul Mistisizmi

Kemal, yıllarca İngiltere’de yaşamış, çalışmış ve Türkiye’ye yeni dönmüş bir komiseri canlandırırken, Settar emekliliğine yaklaşmış bir polisi canlandırıyor. Karakterlerin arasındaki bu doğu-batı farklılığı da cinayetler çözülmeye çalışılırken iki farklı yön ve yöntemin çatışması olarak izleyicilere sunuluyor. Aynı zamanda Emin Alper, bu zıtlık öğesini dizinin belki de başka bir başrolü olan ‘İstanbul’ sahnelerinde başarıyla göstermiş. Dizinin hikâyesi gereği mistik-İslami bir İstanbul görürken, günümüz İstanbul’unun modern tarafı da aynı zamanda gösterilmiş. Örneğin, dizinin başlangıç sahnesinin Ortodoks Hristiyanlarının Haç atma töreni ile başlaması İstanbul’da aynı anda birçok farklılığın bir arada yaşadığını anlatıyor: Bir yanda dergâhlarda zikir çeken tarikatlar, diğer tarafta Haliç’e haç atan Ortodoks Hristiyanlar.

Dizide olumlu taraflar olduğu gibi olumsuzluklar da mevcut. Ancak bunlara gelmeden önce kısaca dizinin hikâyesinden ve ele aldığı tarihsel olaylardan bahsedelim.

Dizinin ilk bölümü denize atılmış transseksüel bir bireyin cesedinin bulunması ile başlıyor. Bu klasik bir cinayet olayı olarak görülse de art arda işlenen iki cinayette kurbanların öldürülüş biçimleri ve katilin polislere bıraktığı küçük ipuçları bu cinayetleri işleyen kişinin aslında bir mesaj vermek istediğini gösteriyor ve bir seri cinayet vakasıyla karşı karşıya kalındığı anlaşılıyor.

Dizi, Osmanlı uleması ve tarikatlar arasındaki iş birliğine işaret edip Sünnileşmenin nasıl egemen kılındığını anlatıyor

Takip edilen mesajlar ve ipuçlarının sonu ise cinayet bürosunu tarihler öncesinde ortaya çıkmış ve hâlâ var olan bazı tarikatlara ulaştırıyor. Ve aslında hikâye de burada farklılaşmaya ve derinleşmeye başlıyor.

Osmanlı dönemindeki Sünni ve Gayri Sünni tarikatlardan bahseden dizi, Osmanlı uleması ve tarikatlar arasındaki iş birliğine işaret edip Sünnileşmenin nasıl egemen kılındığını anlatıyor. Bu bakımdan izleyici, dizinin ana karakterlerinden biri olan Yaşar Hoca tarafından Osmanlı’da varlık gösteren Kalenderiler, Bayramiler, Mevleviler, Maşukiler gibi pek çok tarikatlarla ilgili bilgilendiriliyor. Biz de onun anlatımıyla dizinin tarihsel boyutuyla ilgili kısa bir bilgilendirme yapalım.

Alef’te Tarihsel Bağlamıyla Sünni-Gayri Sünni İlişkisi

Osmanlı döneninde Bektaşilik çatısı altında birçok tarikat birleşmiştir. Kalenderilik, Haydarilik, Bayramilik gibi Ehli Sünnet kabul edilen gruplar bunlardan bazılarıdır. Bektaşilik çatısı altında birleşilmesinin temel sebebi ise devlet ve tarikatların uyum içerisinde olmasını sağlamak ve Osmanlı Devleti ile yaşanabilecek olası bir çatışmayı önlemek amacını taşımaktadır. Zira dizinin bir bölümünde de anlatıldığı üzere ‘o dönem baskın olan Sünni ulemanın fikrine karşı çıkan ve şeriat hükümlerini tanımayan hareketler sapkın olarak adlandırılmaktadır’. Dizide geçen bir sahnede bir şeyh, Şeyhülislam ile görüşmesinde Mevlevilik tarikatı kisvesi altında Gayri Sünni tarikatlar olduğunu ve Ehli Sünnet olmayan bu grupların dergâhlarını ele geçirdiğini söyler. Ve bu grupların bir önce Şeyhülislam tarafından kontrol altına alınmasını aksi halde şeriatin tehlikeye gireceğini söyler. Dolayısıyla Şeriat ve Sünni ulemaya adeta siyasi rakip olarak görülen Gayri Sünni bu gruplar Osmanlı Devleti tarafından takip ve baskı altına alınırlar. Ayırt edici özelliklerinden olan Sema, Raks veya Cuma’ya gitmeme gibi edimleri ve ritüelleri takip edilir.

Gruplar arasındaki ayrışma öyle bir boyuttadır ki, tarihçiler tarafından o dönem verilen fetvalar ile bu gruplarla savaşmanın hak olduğunu belgeleyen birçok kaynağa rastlanıldığı söylenmektedir.

Diziye adını veren ‘Alef’ ise dizinin içerisinde de bahsedildiği üzere İbrani alfabesinin ilk harfi, Mısırlılara göre Ra’nın sembolü, Tasavvufa göre başlangıç, başka bir anlamda ise ‘yeryüzü ile gökyüzünün birleştiği yer’ gibi çeşitli manalara gelebiliyor.

Diziye sinematografik açıdan bakılacak olursa; öncelikle Emin Alper, görüntüler, renkler ve çekim açısından çok başarılı bir iş çıkarmış. Hikâye gereği oluşturulması gereken mistik ve yer yer karamsar ve karanlık olan dünyayı izleyiciye çok iyi bir şekilde yansıtmış. Özellikle tarikatlarla ilgili gösterilen dergâh ve toplu ibadet sahneleri muhteşem bir görsel seyir zevki içeriyordu.

Dizide gösterilen mekânlar özenle seçilmiş. Basına yansıyan haberlere göre 70’e yakın mekân seçilmiş ve hepsi dizi konseptine uyması için yeniden dekore edilmiş. Dolayısıyla da görsel açıdan gerek mekânlar gerekse ışıklar ve makyaj gayet başarılı ve profesyonel duruyordu.

Bir diğer bahsedilmesi gereken olumlu nokta ise müzikler. Müzikler Mercan Dede’ye emanet edilmiş ki bence kendisi bu dizi için adeta biçilmiş bir kaftan. Eserlerinde Sufi müziğini çağdaş ve elektronik müzikle birleştiren Mercan Dede, dizideki mistik ve tasavvufi dünyayı çok iyi tamamlamış ve yaratılan dünyaya inanmamızda önemli bir rol oynamış.

Hikâyede mistik ve polisiye türünün getirdiği gerilim yer yer mizahi karakterlerle de dengelenmeye çalışılmış. Örneğin Emniyet Müdürü karakteri ile Settar ile arasında geçen diyaloglar, son zamanlarda kamu kurumlarındaki yozlaşmayı, mizahi bir yön katarak yansıtması bakımından buna örnek gösterilebilir.

Oyunculuklar açısından Ahmet Mümtaz Taylan ve Kenan İmirzalıoğlu’nun kendi karakterlerini iyi bir şekilde yansıttıkları kanaatindeyim, ancak Melisa Sözen’le ilgili yer yer sorunlar olduğunu düşünüyorum. Zira katilin verdiği mistik ve tasavvufi anlam içeren mesajları çözmek isteyen cinayet büronun yolu sık sık hikâyenin başka bir önemli karakteri olan Melisa Sözen’in canlandığı Yaşar Turan’a çıkıyor. Yaşar Turan karakterinin önemli olmasının sebebi ise hem hikâyedeki kilit bir karakterin kızı olması hem de İslam Tarihi Doktoru olması sebebiyle de tarikatların yapılarını, tarihlerini ve işleyişlerini onun ağzından dinliyor olmamız. Fakat bu durum maalesef dizinin eksik yönlerinden biri olarak kalmış. Zira hikâyenin anlaşılabilmesi için dizide geçen tarikatların geçmişleri, nasıl ortaya çıktıkları, birbirleri arasındaki çekişmeler gibi pek çok bilginin izleyicilere verilmesi gerekiyor. Ancak bunların çoğunu Melisa Sözen’in ağzından dinlemek ve kendisinin de bu bilgileri yer yer sanki bir kâğıttan okuyormuşçasına tek düze ve donuk bir şekilde aktarımı izleyicinin dikkatini dağıtıp, hikâyedeki bazı noktaları kaçırmanıza sebep olabiliyor.

Dizinin en zayıf halkasını ise senaryo kurgusu ve diyaloglar oluşturuyor. Dizi sanırım türevi pek çok mini dizide gördüğümüz, hikâyeyi hem kısa hem de etkili bir şekilde izleyiciye nasıl aktarabilirim sendromuna yakalanmış. Hikâye ilk 3 bölümde güzel bir tempo yakalamasına karşın orta bölümlerden neredeyse final bölümüne kadar oldukça durgunlaşıyor. Final bölümünde ise hikâyeyi neticeye ulaştırmak için çok hızlı bir şekilde sonuca bağlandırılmaya çalışılıyor. Dizi boyunca konu daha çok tasavvufi-mistik yönüyle çok geniş bir perspektiften anlatılıyor; finalde ise dizi boyunca anlatılan bu geniş tarihsel olay örgüsü fazlasıyla daraltılarak çok daha spesifik bir konuya bağlanıyor. Bu da senaryo bağlamında bir hayal kırıklığına sebep oluyor. Zira izleyiciler ilk 7 bölüm boyunca daha farklı bir noktaya odaklandırılıyor.

Aynı zamanda final bölümünde gerçekleşen bu hızlı ilerleme, hikâyede yer verilen bazı olayların askıda kalmasına da sebep oluyor. Örneğin dizinin başlangıcındaki olayları başlatan transseksüel bireyin öldürülme sebebine ve olayla bağlantısına finalde yeterince ve tatmin edici bir şekilde cevap verilmiyor.

Hikâyenin alt metinlerinde günümüz Türkiye’sine dair pek çok toplumsal eleştiri de mevcut

Bu durum aynı şekilde karakter derinliklerinde de mevcut. Mesela, dizinin başından beri Kemal’in eşi ve kızının hayallerini gördüğünü ve bunun kendinde yarattığı travmayı izliyoruz ancak finalde neden öldükleriyle ilgili bir bilgiye ulaşamıyoruz. Dolayısıyla bu kısım içi doldurulamadığı için gereksiz bir detay gibi ortada kalıyor.

Bunlar haricinde hikâyenin alt metinlerinde günümüz Türkiye’sine dair pek çok toplumsal eleştiri de mevcut. Dizinin birinci bölümünde Kürt trans bir bireyin öldürülmesi, kamu kurumlarında görev yapanların görevleri ve bürokrasi arasındaki sıkışmaları, Siyahilerin sosyal hayattaki konumları, ötekileştirilenlerin ve görece ‘kalburüstü’ konumda olan insanların öldürülmelerinin bile farklı öneme sahip olması gibi küçük nüanslara gerek senaryo gerek diyaloglar arasında yer verilmesi dizinin farklı açılardan pek çok toplumsal gerçekliği izleyiciye ulaştırmaya çabaladığını gösteriyor.

Sonuç olarak; diziye ilişkin bazı olmamışlıklar söz konusu olsa da Alef’in hem kendi türünde bir ilk olması, konusunun farklılığı, hem de son dönemlerde yapılan yerli dijital yapımlarla kıyaslandığında birçok açıdan açık ara önde olması nedeniyle Türkiye standartlarında gayet başarılı bir yapım olduğunu düşünüyorum. Umarım dijital platform yapımlarının da geleneksel televizyon yapımları gibi denetlemeye başlanması sonucunda böyle özgün ve özgür yapımların önüne bir set çekilmez ve kendi topraklarımızdan çıkacak daha başka pek çok başarılı işi izlemeye devam edebiliriz.