Göçmenlerin İklim Krizi ile İmtihanı – Betül Öztürk makalesine ait görsel

1951 yılında Cenevre’de imzalanan Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Sözleşme (Cenevre Sözleşmesi) mülteci sayılma koşullarını şöyle açıklar: “Vatandaşı olduğu devletin ülkesinde meydana gelen olaylar sonucunda ve ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen; yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen her şahsa uygulanacaktır”. 60 yıl önce imzalanan bu sözleşmenin günümüzde ele almadığı önemli bir olgu ise küresel ısınma ve iklim değişikliğinin sebep olduğu iklim göçü ve iklim mülteciliği.

İklime bağlı göç, elbette ki 21. yy.’a özel bir olgu değil. İklim değişimine bağlı yaşanan kuraklık, sel gibi doğa olayları kuşkusuz insanların göç etmeye karar vermelerinde tarih öncesi dönemlerden beri bir adaptasyon yöntemi olarak etkili olmuştur. Ancak sanayi devrimiyle birlikte artan ve çevreye zarar veren insan faaliyetleriyle (fosil yakıt kullanımında artış, ormanların kesilerek tarım alanlarına dönüştürülmesi, endüstriyel tarım ve hayvancılık, sera gazı etkisinin artması vb.) beraber iklim koşulları uzun süreli değişim geçirmekte. Buna, yani iklim değişikliğine bağlı olarak da kuraklık, çölleşme, fırtına, hortum vb. gibi hava olaylarının alışılmışın dışında gözlenmesi ise 21. yy’.da gördüğümüz iklime bağlı göçe sebep olmaktadır.

İklim olayları hızlı ve yavaş gerçekleşen olaylar olmak üzere ikiye ayrılabilir. Hızlı gerçekleşen iklim olayları arasında sel, fırtına, sıcak hava dalgaları ve kuraklık sayılabilirken yavaş gerçekleşen iklim olayları arasında deniz seviyesinde yükselme, buzulların erimesi, okyanus asitlenmesi sayılabilir. Hızlı gerçekleşen iklim olaylarının kısa süreli göç ve peşinden geri dönmeye sebep verdiği söylenebilirken yavaş gerçekleşen iklim olaylarının daha uzun süreli ve kalıcı göçe sebep olduğunu söylemek mümkün. Örneğin Mısır’ın Nil deltası dünyanın en yoğun nüfus barındıran bölgelerinden biridir ve burada meydana gelecek deniz seviyesinde 1 metrelik yükselme en az 6 milyon insanı yerinden edecek ve 4.500 km2 tarım arazisini sular altında bırakacaktır. Bununla birlikte birbirini takip ederek hızlı gerçekleşen iklim olayları da uzun süreli ve kalıcı göçe sebep verebilir.

Bardağın taştığı ve göçün zorunlu hâle geldiği nokta her topluluk için farklı olsa da göç her zaman için bir seçenek olarak kalacak!

2011 yılında Birleşik Krallık Bilim Ofisi tarafından yayımlanan Foresight (öngörü) Raporuna göre çevresel ve iklimsel faktörlerin zaman zaman göç üzerinde doğrudan etkileri olabileceğini, ancak ekonomik, sosyal, demografik ve politik faktörler gibi ara faktörler aracılığıyla işlemesinin daha olası olduğunu öne sürüyor. Bu bağlamda yaşamları temelden etkilenen ve iklim değişikliği nedeniyle hayatî doğal kaynaklardan, barınma ve geçim kaynaklarından olan insanlar göç etmek zorunda kalarak iklim göçü sürecini ortaya çıkarıyor.

Bu açıdan iklim ve göç üzerine yapılan araştırmalar bu iki faktör arasında güçlü bağlantılar bulsa da bulamasa da iklim değişikliklerinin hâlihazırda var olan eşitsizlikleri ve hassasiyetleri daha da ortaya çıkararak göçe sürüklediğini söylemek mümkün. İklim göçünün en etkili sebeplerinden biri tarımsal üretim; iklim nedeniyle tarımsal üretimde meydana gelen düşüşün göçe doğrudan sebep olduğunu savunan araştırmalar mevcut. Afrika, Güney Asya ve Latin Amerika’nın bazı bölgelerinde bu tür analizler, artan veya aşırı sıcaklıkların, yağış değişkenliğinin göçü tetikleyebilecek şekillerde mahsul verimini olumsuz etkileyebileceğini göstermekte.

Örneğin tarım bağlamında temel eşitsizlikler ve küçük toprak sahibi tarımcıları veya diğer savunmasız nüfusları korumakta sistemler başarısız olmasaydı, bu insanların hareket etme dürtüleri olmaz, başka bir deyişle adapte olma şansları olabilirdi. Bu bağlamda iklim değişikliğinin birçok farklı topluluğun adapte olma kapasitelerine meydan okuyacağını ve hâlihazırda var olan sorunları daha da ortaya artıracağını söylemek mümkün. Bardağın taştığı ve göçün zorunlu hâle geldiği nokta her topluluk için farklı olsa da göç her zaman için bir seçenek olarak kalacak!

Groundswell Raporu

Dünya Bankası’nın 13 Eylül 2021 tarihinde güncellediği Groundswell Raporu 2050 yılına kadar 6 kıtadan 216 milyon insanın iklim nedeniyle kendi ülkeleri içinde göç edeceğine işaret ediyor. 2050 yılına kadar iklim değişikliği nedeniyle Sahra Altı Afrika’da 86 milyon, Doğu Asya ve Pasifik’te 49 milyon, Güney Asya’da 40 milyon, Güney Afrika’da 19 milyon, Latin Amerika’da 17 milyon, Doğu Avrupa ve Orta Asya’da ise 5 milyon kişinin göç etmek zorunda kalacağının altı çiziliyor. Yine aynı raporda iklim değişikliğine bağlı göçün analiz edilmesi için vaka çalışmalarına da yer verilmiş. Bu çalışmalara göre örneğin Bangladeş’te 2050 yılına kadar iklim göçünün diğer göç türlerinden daha fazla olacağı öngörülüyor. Meksika’da yine iklim değişikliğine karşı daha savunmasız alanlardan kentlere, Fas’ta kuraklık nedeniyle deniz kenarındaki şehirlere, Vietnam’da kıyıdaki alanlarda su seviyesinin artmasının hâlihazırda sel ve ekstrem hava olaylarına maruz kalan kentlere göçe sebep olacağı öngörülüyor.

Ancak henüz her şey için geç kalınmış sayılmaz. Rapora göre iklim krizine karşı acil ve birlikte alınacak önlemler, 2030 itibariyle hız kazanacağı öngörülen iklim göçünün etkisini % 80’e varan oranda azaltabilir. Bahsedilen başlıca önlemler arasında ise küresel emisyonları azaltmak ve Paris Anlaşması’nın gerektirdiği sıcaklık hedeflerini karşılamak için her türlü çabayı göstermek; yeşil, kapsayıcı ve direnç artırmaya yönelik politikalar benimsemek; daha iyi hedeflenmiş politikaların ortaya çıkarılması için iklim göçünün itici güçlerinin daha iyi araştırılmasına yatırım yapmak gibi maddeler yer alıyor. Gerçi Paris Anlaşması’nın hedefleri bu olsa da hükümetlerin anlaşma maddelerine yönelik uygulamaları ve politik duruşları iyimser olmamızı engelliyor; bununla birlikte Glasgow’da yapılacak iklim zirvesi (COP 26) yeni bir sürecin başlangıcı olabilir.

İklim Krizinin Toplumsal Yönü

İklim krizinin nüfusun daha savunmasız ve uyum sağlama kapasitesinin daha düşük olduğu durumlarda insanları göç etmeye yönlendirmesi daha olası. Örneğin hane reisinin kadın olduğu aileler, çocuklar, engelli insanlar, etnik ve toplumsal cinsiyete dair azınlıklar, yaşlılar gibi ötekileştirilmiş gruplar krizlere karşı daha orantısız bir şekilde savunmasızlar. Groundswell raporuna göre iklim değişikliğinin sebep olduğu kırsal alanlardan kentsel alanlara göç, geleneksel toplumsal cinsiyet rollerinde ve bazı bağlamlarda, kendi topluluklarında kadınlar için daha fazla güçlenme ve fırsatlara geçişlere yol açabiliyor. Ancak aynı zamanda özellikle göçmen kadınların cinsel sömürü ve insan ticareti gibi korunma risklerinin artmasına sebep olabiliyor. Kaynaklara erişimde cinsiyetler arasındaki eşitsizlikler göç etme kararında belirleyici bir etken olabilirken, göç edilen ev sahibi toplumlarda var olan toplumsal cinsiyete dair normlar göç eden kadınlar için ayrıca zorlayıcı olabilir.

İklim krizinin kendisi nedeniyle değil devletlerin krizle başa çıkmak üzere getirdiği önlemler ve politikalar, dezavantajlı grupları diğerlerinden daha fazla etkiliyor.

UNICEF’in yayımladığı İklim Krizi Bir Çocuk Hakları Krizidir raporuna göre yaklaşık 1 milyar çocuk (dünya çocuk nüfusunun neredeyse yarısı), yüksek riskli olarak belirlenen 33 ülkede yaşıyor; zaman ilerledikçe ve küresel ısınmanın etkileri daha da belirginleştikçe bu sayının artacağını da belirtmek gerekir. Rapora göre 240 milyon çocuk yüksek oranda kıyı seline maruz kalıyor; 330 milyon çocuk nehir taşkınlarına; 400 milyon çocuk yüksek oranda kasırgalara; 600 milyon çocuk malarya ve dang humması gibi vektörle bulaşan hastalıklara; 815 milyon çocuk su, hava, toprak veya gıda kirlenmesi nedeniyle ağır metal kirliliğine; 820 milyon çocuk yüksek oranda sıcak hava dalgalarına; 920 milyon çocuk yüksek oranda su kıtlığına ve 1 milyar çocuk son derece yüksek düzeyde hava kirliliğine maruz kalıyor.

850 milyon çocuk (dünya çocuk nüfusunun yaklaşık üçte biri) bu durumlardan aynı anda en az 4 tanesini, en az 330 milyon çocuk ise en azından 5 tanesini aynı anda yaşıyor. Yüksek risk içeren 33 ülkede yaşayan çocuklar küresel ısınmaya görece daha az katkısı bulunan ülkelerde yaşamalarına rağmen etkisini çok daha fazla hissediyorlar.

Yine aynı bağlamda, iklim krizinin kendisi nedeniyle değil devletlerin krizle başa çıkmak üzere getirdiği önlemler ve politikalar, dezavantajlı grupları diğerlerinden daha fazla etkiliyor. Örneğin karbon emisyonunu azaltmak için ulaşıma dair ücretlerde yapılan fiyat artırımları zaten bu konuda zorlanan yoksul grupların üzerinde daha olumsuz etkilere sebep olabiliyor. Aynı şekilde örneğin geçimlerini ormancılıktan sağlayan grupların yaşadığı bölgelerde iklim kriziyle mücadele çerçevesinde ormancılık faaliyetlerinin yasaklanması ve ekonomik olarak desteklenmemesi durumunda bu grupların diğer toplumlardan daha çok etkilenmeleri kaçınılmazdır. Bu açıdan iklim kriziyle mücadele etme politikalarının kapsayıcı olması ve müdahale edilen bölgenin kültürel ve ekonomik yönlerini de mutlaka ele alması gerekiyor, aksi takdirde önleyici politikalar da hâlihazırda var olan eşitsizlikleri daha da derinleştirecektir!

Groundswell raporunda bahsedildiği üzere yakın zamanda yapılan araştırmalar ekonomik durumun yanında toplumsal cinsiyetin de kısılı kalma durumunu etkilediğini, bu bağlamda kadınların ihtiyaç ve isteklerine rağmen göç edememe olasılığının daha yüksek olduğunu ortaya seriyor.

Yukarıda bahsettiğimiz Foresight raporunun öne sürdüğü bir diğer önemli kavram ise “kısılı kalmış nüfus”. Rapora göre ekonomik olarak alt noktada yer alan insanlar, göç etmeye ihtiyaç duymalarına ve göç etmek istemelerine rağmen hareket edecek kaynaklara ve imkâna sahip olmayabilirler. Çoğu zaman göç etme olanağına en az sahip olan en yoksul gruplar aynı zamanda değişken koşullara adapte olmak için de en az olanağa sahip olan gruplardır. Birçok insan, özellikle de mevcut ekonomik, politik veya demografik faktörler nedeniyle hâlihazırda savunmasız olanlar, sağlık veya fiziksel engeller, destek ağlarının yokluğu, sınırlı siyasal haklar, çatışma veya coğrafî izolasyon gibi sebepler nedeniyle göç edemeyebilir. Bu bağlamda aşırı yoksulluğun olduğu ve göçün maliyetli sayıldığı yerlerde, su kıtlığının insanları göç etmeye teşvik etmekten çok kısılı kalmaya itmesi bir örnek olarak verilebilir.

Kısılı kalmış toplulukları destekleyecek uygun politikalar ve önlemler alınmadığı sürece zaman içinde savunmasızlıkları artacaktır. Bu kısılı kalmış nüfuslar arasında dahi süregelen eşitsizlikler ise durumu daha da karmaşıklaştırıyor. Groundswell raporunda bahsedildiği üzere yakın zamanda yapılan araştırmalar ekonomik durumun yanında toplumsal cinsiyetin de kısılı kalma durumunu etkilediğini, bu bağlamda kadınların ihtiyaç ve isteklerine rağmen göç edememe olasılığının daha yüksek olduğunu ortaya seriyor. Buna karşılık ekonomik durumu üst uçlardaki insanlar göç etmek için daha az teşvike sahip ve yerinde kalıp adapte olma olasılığı daha yüksektir.

Buna örnek olarak Afrika’da Sahel bölgesi, yağışların azalması ve yağış döngülerindeki değişiklikler nedeniyle artan çölleşmenin etkilerini hissetmeye başlamıştır. Göç hâlihazırda bir adaptasyon ve başa çıkma aracı olarak kullanılsa dahi Fas ile Cezayir gibi ülkeler arasındaki gibi ulusal sınırlar, sınırlara yaklaşan göçmenlerin sınır muhafızları tarafından bazen ölümcül bir şekilde vurulduğuna dair raporlarla birlikte, göçmenlerin geçmesi için giderek daha da tehlikeli hâle geliyor ve bu bölgede yaşayan nüfus giderek Foresight raporunun öne sürdüğü gibi “kısılı kalmış topluluklar” tanımı çerçevesine giriyor.

İklim ve Göç Koalisyonu: Moving Stories

Yazıyı, Birleşik Krallık merkezli İklim ve Göç Koalisyonu’nun iklim çerçevesinde göç etmek zorunda kalan insanların seslerini duyurmak için yayımladığı Moving Stories (2) isimli yayından bazı alıntıları ekleyerek bitirmek istiyorum. 10 farklı bölgeden tanıklıklar, yerel haber raporlarından, akademik dergiler ve görüşmelerden STK’lar tarafından derlenmiş.

Arthur Uy, (Mindanao Compostella Vadisi Adası Valisi): Topluluk tamamen yok oldu. Şimdi orada sadece kayalar, taşlar ve çamur kaldı. Bu büyüklükte bir tayfun hiç yaşamadık… İklim değişikliği bir gerçek. Mindanao’yu art arda iki yıl boyunca iki tayfunun vurduğunu düşünürsek, insanlar bunun tayfunların yolunun değişmesinden kaynaklanabileceğini söylüyorlar. Filipin hükümeti, bazı insanları tahliye etmek de dâhil olmak üzere erken bir tarihte tayfun için hazırlanmaya başladı; ancak bazı aileler ya gidecek başka yerleri olmadığı için ya da tayfunun o kadar güçlü olmayacağını düşündükleri için burada kalmayı tercih etti”.

Dünya Bankası’nın 2020’de yayımladığı iklim riski ülke profiline göre Filipinler, dünyadaki en yüksek afet risk düzeylerinden bazılarıyla karşı karşıya ve bunların iklim değiştikçe yoğunlaşması bekleniyor. Ülke özellikle tropikal siklonlar, sel ve heyelan riski altında. Tropikal siklonların sayısı ve yoğunlukları giderek artıyor. Ana ekonomik sektörleri, tarım ve sanayi olan Filipinler’de, tarım, gayri safi yurtiçi hasılanın % 14’üne katkıda bulunurken nüfusun da üçte birinden fazlasını istihdam etmekte.

Linda Uan, (Kiribati): “Kiribati’nin çoğunluğu başka bir ülkede yaşamak istemiyor, ancak artan sağlam kanıtlar, yakında çok az seçeneğimiz olacağını gösteriyor. Bu nedenle göç, ‘uyum sağlamaya’ zorlandığımız yolun kilit parçası hâline gelebilir… Ancak bir sorun var. Tuvalu’daki (yaklaşık 10.000 nüfuslu) komşularımızdan farklı olarak, hiçbir ülke ile önemli veya ortak bir göç ilişkimiz, politikamız yok”.

Pasifik Okyanusu’nda bulunan Kiribati adası deniz seviyesinden 3 veya 4 metre yükseklikte bulunuyor. Dünyanın en yoksul ve az gelişmiş ülkelerinden biri olan Kiribati’nin çok az doğal kaynağı var. Bu sebeplerle iklim değişikliğine en savunmasız bölgelerden biri. Deniz seviyesinin yükselmesinin kıyı erozyonuna yol açması ve arazinin kenarlarını sınırlayan daha sık ve zarar verici fırtına dalgalarının etkileri yoluyla iklim değişikliği geçim kaynaklarını daha da zora sokmakta.

Somalili yaşlı bir çiftçi, (Afrika Boynuzu): Ve savaş olduğu için devletten herhangi bir destek alamadık. Bu nedenle bize acı çektiren birleşik faktörler var: kuraklık ve savaş. Savaş olmasaydı kalabilirdik, ama şimdi toprak yağmalandığı için onu geri almamızın bir yolu yok”.

Nüfusun % 80’den fazlasının ana geçim kaynağı olarak tarımla uğraştığı bölgede yıllardır süregelen kuraklık, artan gıda fiyatları ve çatışmanın, 15 milyondan fazla insanı etkilediği düşünülüyor. 2011 yılında son 60 yılın en büyük kuraklığını yaşayan bölgede, bu kuraklığın etkileri hâlâ devam ediyor. Temmuz 2011’de Birleşmiş Milletler, Somali’nin 6 bölgesini kıtlık bölgesi ilan etti ve bu da sadece Somali’den yaklaşık 170 bin kişinin kuzeydoğu Kenya’ya göç etmesine neden oldu. Etiyopya ve Kenya’da da milyonlarca kişi kuraklık ve kıtlıktan etkilenmeye devam ediyor.

Mohamed Rashed, (Qumira Char, Bangladeş): Burada arazi denize 1 km uzaklıktaydı… Camileri, bir okulu, dükkânları, çiftlikleri kaybettik. Artık denizden korkuyoruz. Gitgide evlerimize yaklaşıyor. Uyumaktan korkar olduk. Her yıl gelgit daha fazla yükseliyor. Gelecek yıl bu köy var olmayabilir”.

20 yıldır Küresel İklim Değişikliği Risk İndeksi, Bangladeş’i ekstrem iklim olaylarından en çok etkilenen 7. ülke olarak addediyor. ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın 2018 yılında yayımladığı bir rapora göre 90 milyon Bangladeşli (ki nüfusun % 56’sına denk geliyor) yüksek iklim riski altında olan bölgelerde yaşarken 53 milyonu “çok yüksek” risk altındaki bölgelerde yaşamakta!

Dipnotlar:

(1) Vektör kaynaklı hastalıkların meydana gelmesinde, biyotik (konak) ve abiyotik (iklim, ekoloji) faktörler ile konakların immun sistemlerinin durumu anahtar rolü oynamaktadır. Vektörler ve vektörlerle bulaşan hastalıklar; son yıllarda küresel ısınmaya bağlı meydana gelen iklimsel değişiklikler ve azalan kaynaklar, ağaçların yok edilmesi, ilaçlara karşı direnç gelişmesi, patojenlerin genetiklerindeki değişiklikler, kontrolsüz insan ve hayvan hareketleri, sağlıksız kentleşme gibi sebeplerden dolayı tekrar önem kazanmaya başlamıştır.

(2) ‘Moving stories’ ifadesini hem “yer değiştirme hikâyeleri” hem de “duygulandıran hikâyeler” olarak çevirebiliriz.