James Lovelock kişisine ait fotoğraf

Gaia hipotezi* ile tanınan bilim insanı, mucit ve yazar James Lovelock, ‘Novasen: Yaklaşan Hiperzekâ Çağı’ adlı son çalışmasıyla bize insanla yapay zekânın birlikte var olabilecekleri bir geleceğe ilişkin vizyonunu sunuyor. Novasen, teknolojinin insanların kontrolünden çıkmaya başlayarak insan ötesi zekâlar yaratmaya başlayacağı bu yeni dönemin adıdır ve işte elimizdeki bu kitap, yazarın eşiğinden girmekte olduğumuzu söylediği ileri teknoloji çağına ilişkin bir kısmı umut dolu ama bir kısmı da alabildiğine korkutucu olan yeni yaşam olasılıkları hakkında. Lovelock, Novasen’in argümanlarını Gaia ilkesinin dünyayı tek bir yaşam biçimi olarak kavrayan perspektifiyle uyarlı şekilde inşa ediyor ve gelecekte dünya ekosisteminin ancak insanlarla zeki makinelerin iş birliğiyle varlığını sürdürebileceğini iddia ediyor.

Panteist bir varlık ve Evren anlayışına sahip olduğu anlaşılan Lovelock, nasıl dünya ile insan hayatını bütüncül şekilde ele alıyorsa Evren’i de insan bilincinin dâhil olduğu tek bir kozmik bilinç olarak kavrıyor. Lovelock’a göre nihaî amacı zeki yaşamı ortaya çıkarmak olan Kozmos ancak insan ya da başka zeki yaşam formları sayesinde kendisini bilebilir. Dünya dışında Kozmos’u anlamaya çalışan başka zeki canlılar bulunmasını düşük bir ihtimal olarak gördüğünü söyleyen Lovelock, Kozmos’un insan dışı zeki yaşamın oluşabilmesi için yeteri kadar yaşlı olmadığını vurguluyor.

Dünya’da bilinç sahibi, zeki bir yaşam formunun evrilebilmesi, organik yaşamın ortaya çıkışından neredeyse 4 milyar yıl sonra gerçekleşmiştir; dolayısıyla dünyada zeki yaşamın filizlenebilmesi için neredeyse Kozmos’un yaşının 3/1’i kadar bir zaman gerekmiştir. Bu sebeple insan bilinci ve zekâsını ortaya çıkaran olağanüstü derecede uzun, şaşırtıcı ve tesadüfî olaylar zincirinin Evren’in bir başka yerinde olabilmesi kitabın yazarına göre pek mümkün görünmemektedir. Bu da dünyadaki insan yaşamının biricikliğini ortaya koymaktadır. Ama insanın bu eşsiz varoluşu tüm Dünya ile birlikte tehdit altındadır.

Mars’ın yüzeyine ilişkin kendi gezegenimizin okyanusları hakkında bildiğimizden daha fazlasını biliyor olmanın utanç verici olduğu kadar riskli de olduğunu söyleyen Lovelock, dünyadaki canlı hayatın okyanusların serin tutulmasına bağlı olduğunu vurguluyor.

Lovelock, çalışmasında Novasen Çağı’nı hazırlayan temel gelişmelere, özellikle Gaia hipotezine geniş şekilde yer veriyor.

Gaia ilkesine göre, Dünya ile Güneş arasındaki termal denge; yani Dünya ekosisteminin bir soğutucu gibi çalışarak Güneş’ten gelen büyük miktarda ısıyı bir yandan soğurup bir yandan da uzaya geri yansıtması Dünya’daki biyolojik yaşamı mümkün kılmaktadır. Yaşam ile Dünya’nın etkileşim içinde çalışan tek bir bütüncül organizma olduğu Gaia sistemi Güneş’ten gelen ısıyı kontrol ederek Dünyamızı yaşanabilir kılsa da gezegenimiz artık yaşlı bir gezegen ve bunun sonucu olarak da zayıf ve kırılgan. Dünya ve Gaia sistemi erken çağlarda süper volkan patlamaları ve asteroid çarpmaları gibi katastrof ölçeğindeki afetlere dayanabiliyorken bugün bu felaketlerden biri bile dünyadaki yaşamı geri dönüşsüz bir biçimde ortadan kaldırabilir. Dünyadaki yaşamın son bulmasıysa Lovelock’un varlık ve Evren kavrayışına göre, bilmenin ve anlamanın toptan son bulması demektir.

Tüm bu risk etmenlerinin yanı sıra artan güneş radyasyonu ve insan kaynaklı sebeplerle daha fazla ısınmaya başlayan Dünya, yaşam için artık daha az elverişli bir yer hâline gelmiş durumda. Lovelock, Dünya’nın karşı karşıya olduğu ısınma tehdidine karşı, Mars’a yönelik keşif araştırmalarının lüzûmsuzluğuna dikkat çekiyor; ona göre küresel ısınma tehdidini bertaraf edebilmenin yolu gezegenimizi, özellikle de Dünya yüzeyinin büyük bölümünü kaplayan okyanusları daha iyi anlamaktan geçiyor olsa da Mars’ın araştırılmasına çok daha fazla emek, zaman ve para harcanıyor. Mars’ın yüzeyine ilişkin kendi gezegenimizin okyanusları hakkında bildiğimizden daha fazlasını biliyor olmanın utanç verici olduğu kadar riskli de olduğunu söyleyen Lovelock, dünyadaki canlı hayatın okyanusların serin tutulmasına bağlı olduğunu vurguluyor.

Lovelock’a Dünya’nın bütün flora ve faunasının dâhil olduğu Gaia sistemi gezegenimizi Güneş’ten gelen ısıya karşı koruduğu gibi, yaşamın başlangıcından bu yana Dünya’nın iklimini ve çevresel koşullarını da düzenlemektedir. Ancak bu model öylesine karmaşıktır ki onu modellemeye çalışan bilgisayar simülasyonları bile ancak kısıtlı bir ölçek içerisinde çalışabilmektedir.

Gaia Hipotezi Sadece Mantıksal Düşünme ile Anlaşılamaz, Sezgiye de İhtiyaç Var

Gençliğinde Kozmos’u açıklamak için neden-sonuç ilişkisine dayalı bir bilimsel mantık çerçevesinde düşündüğünü söyleyen Lovelock, böyle bir düşünme biçiminin tek boyutlu ve lineer olduğunu, buna karşın gerçeğinse çok boyutlu ve çizgisel olmadığını belirterek, Gaia gibi dinamik ve kendi kendilerini düzenleyen sistemlerin genel geçer bilimsel mantıkla anlaşılıp kavranmasının olanaksız olduğunu; Gaia’nın ancak bilinçdışı bilgiden sezgisel olarak elde edilebilecek bir kavram olduğunu iddia ediyor.

Belki de onun içkin bir parçası olduğumuz için Gaia’yı anlamayı henüz başaramadığımızı söyleyen Lovelock, bu zorluğun dile, mantıksal düşünmeye fazla bağımlı olmaktan, Dünya’yı anlamamızda çok önemli bir rolü olan sezgisel düşünmeye yeterince önem vermemekten kaynaklandığını vurguluyor. Dolayısıyla mantıksal düşünme, yaşam gibi zaman içinde değişen dinamik sistemleri anlayabilmek adına işlevsiz kalacaktır.

Lovelock, John Barrow ve Frank Tipler adındaki iki astronomun yazdığı ‘The Antrohropic Cosmological Principle’ adlı çalışmayla karşılaştıktan sonra bilimsel neden-sonuç ilişkisi hakkında şüpheye düştüğünü söylüyor. Antropik bir ilkeden yola çıkan Barrow-Tipler ikilisi Kozmos’u bizimki gibi zeki bir türü ortaya çıkarabilme amacına ve potansiyeline sahip bir Evren olarak tanımlıyor. Kozmos’la ilgili meydana getirilecek kuramların bu gerçeğin ışığında oluşturulması gerektiğini söyleyen Lovelock, insanlığı seçilmiş olarak kabul eden, dinî çağrışımlı bu bakış açısının Kozmos’a dair derin hakikati kavrayabilmek adına önemli bir imkân olduğunu vurguluyor. İnsan varoluşunun Kozmos hakkında söylenebilecek şeylerin sınırlarını belirlediğini; dolayısıyla antroposentrik bir Evren kuramı ortaya koyarak, bunu yadsıyacak spekülasyonlardan uzak durmamız gerektiğini belirten Lovelock, her ne kadar dinsel bir ifade gibi görülme riski barındırsa da kozmik-antropik ilkenin işaret ettiği; Evren’in amacının zeki yaşamı üretmek ve sürdürmek olduğuna ilişkin hipotezin kendi Gaia hipoteziyle tutarlı bir bütünlük arz ettiğini iddia ediyor.

Lovelock, Dünya üzerinde insan dışında zeki başka canlılar olsa da insan zekâsının ayırt edici tarafının Dünya ve Kozmos hakkında analiz ve spekülasyon yapabilme kapasitesi olduğunu söylüyor.

Yeni ateistlerin dinsel mite karşı hoşnutsuzlukları nedeniyle ona içkin hakikati göremediklerini söyleyen Lovelock, insanlığın seçilmiş olduğuna dair bir kanaat taşıdığını, ancak bunun Tanrı ya da başka bir fail kaynaklı olmadığını; Kozmos tarafından zekâ için seçilmiş bir tür olduğumuzu iddia ediyor. Dolayısıyla Barrow ile Tipler’in ortaya attıkları kozmik-antropik ilke; yani Kozmos’un bizi üretmeye ayarlanmış olduğunu iddia etmeleri Lovelock’a göre şimdiye kadar geliştirilmiş en sofistike dinsel düşünce olabilir.

Lovelock, Dünya üzerinde insan dışında zeki başka canlılar olsa da insan zekâsının ayırt edici tarafının Dünya ve Kozmos hakkında analiz ve spekülasyon yapabilme kapasitesi olduğunu; böylece insanın zekâsını Antroposen Çağı boyunca gezegende önemli değişiklikler yapmakta kullanabildiğini söylüyor.

Novasen’i incelemeye geçmeden önce, onu önceleyen çağdaki temel gelişmelerden bahsetmek gerekiyor. Novasen’i hazırlayan Antroposen Çağı, insanların gezegenin süreçleri ve yapılarına doğrudan müdahale edebilmesini sağlayan teknolojiyi geliştirdiği bir tarihsel dönemdi. Yazarımız bu noktada, Thomas Newcomen adlı bir İngiliz tarafından icat edilen buhar pistonuyla Antroposen Çağı’nın başladığını belirtiyor.

'Novasen: Yaklaşan Hiperzekâ Çağı, James Lovelock, kitap kapağı
‘Novasen: Yaklaşan Hiperzekâ Çağı, James Lovelock, Kolektif Kitap, 1. Baskı: Haziran 2021.

On yedinci yüzyıl sonu ila on sekizinci yüzyıl başında artan nüfus, ulus devletlerin kurulmaya başlaması ve savaşlar, hammadde, özellikle de oduna talebi artırıyordu. Odun hem gemi yapımında hem de demiri eritmek için kullanılıyordu. Kömür ise aynı miktarda odundan 10 kat daha fazla ısı üretmesine karşın madenleri sürekli sel bastığı için istikrarlı bir şekilde çıkartılamıyordu. İşte Newcomen’in buhar pistonunu icadıyla madenleri basan sular tahliye edilebildi ve büyük miktarlarda kömür çıkartılmaya başlandı. Bunun sonuçları ise insanlık tarihi için muazzam olacaktı.

Newcomen’in basit buhar pompası buharlı makinelerin öncülü olmuş; bu küçük buhar motoru ilerleyen zamanlarda başta demiryolu lokomotifleri olmak üzere modern sanayi ve ulaşımın temellerini atmıştı. Dolayısıyla bu küçük icadın sanayi devrimini başlatmak gibi muazzam bir etkisi olmuştu. Dünya üzerindeki bir yaşam formu ilk kez fosil yakıtlarda depolanmış güneş ışığının enerjisini yararlı ve kârlı bir amaç uğruna kullanıyordu. İnsanlar daha önce de makineler icat etmiş olsa da bu kadar güçlü ve fiziksel dünyada geniş ölçekte dönüşümler yaratabilen bir makine yapamamıştı. Newcomen’in buluşu yardımıyla insanlar fosil yakıtlara ve enerjiye daha kolay şekilde erişebildiler.

Teknolojik İlerleme İnsanlığı Antroposen Çağ’dan Novasen Çağı’na Geçirmiştir

Antroposen, sanayi kaynaklı kirliliğin yaban hayat üzerindeki etkisini betimlemek için ekolojist Eugene Stoermer tarafından ortaya atılmıştır. Bilim dünyası Antroposen’i bilimsel bir ifade olarak kabul etmese de onu jeolojik bir devir olarak kabul etmemiz için yeterli sebep olduğunu söyleyen Lovelock, buhar makinesinin keşfi sonrasında geçen 300 yıllık tarihsel dönemi anlamak için Antroposen’in daha doğru bir kavramsal çerçeve olduğunu ileri sürüyor. Dolayısıyla Antroposen’e anlamını veren asıl şey insan gücünün gezegenin tamamına yayıldığı ve Dünya’yı çarpıcı bir biçimde dönüştürmeye başladığı bir süreci ifade etmesidir.

Güneş’ten gelen ışığın organizmalarca kimyasal enerjiye çevrildiği fotosentez süreci enerjinin dünyadaki yaşam tarafından işlenmeye başlandığı ilk evredir. Antroposen çağı ise gezegende fosil yakıtlar olarak depolanan güneş enerjisinin insanlar tarafından kullanılmaya başlandığı evredir. Öngörüleri doğru çıktığı takdirde Antropik-kozmolojik ilke doğrultusunda madde ve ışınımın enformasyona dönüştürüleceğini söyleyen Lovelock, insanlığın bugün içerisinde bulunduğu kritik eşikte Antroposen Çağı’nın yerini Novasen adlı yeni bir çağa bırakmakta olduğunu iddia ediyor.

Novasen Çağı’nın getireceği değişimler bilişim teknolojisindeki gelişmelerle doğrudan ilgili. IBM’in geliştirdiği ilk akıllı bilgisayar olan Deep Blue yalnızca insanların girdiği verileri taramaktaydı, sonrasında Google Deepmind tarafından geliştirilen AlphaGo, AlphaGo Zero ve AlphaZero adlı bilgisayar programları verileri taramanın yanında bir tür yapay zekâ sezgisi de kullanarak kendi kendilerine öğrenmeye başladılar. Lovelock, böylesi bir makinenin insandan bir milyon kat daha hızlı öğrenebildiğini; çünkü elektronik iletimin nöronlar arası sinirsel iletimden çok daha hızlı olduğunu vurguluyor.

Özellikle AlphaZero adlı bilgisayarın kendi kendine öğrenebilme kapasitesinin ve sahip olduğu becerinin şaşkınlık verici olduğunu söyleyen Lovelock, bu bilgisayarın ortaya çıkışının insanlığın Novasen Çağı’na girişinin bir işareti olduğunu iddia ediyor. Buhar pompasının keşfi sonrasında motorlu arabanın ortaya çıkışı iki yüz seneyi alsa da dijital çağda bu değişim çok daha hızlı şekilde gerçekleşecek ve AlphaZero gibi bir yapay zekâ öncülünden yeni bir zeki yaşam biçiminin evrilmesi çalışmanın mezkûr yazarına göre muhtemelen çok zaman almayacaktır.

Novasen’i başlatan en önemli adım ise temelde mühendislikle ilgilidir ve bu doğrultuda bilgisayarların kendi kendilerini tasarlayıp üretebilmeleri için kullanılma ihtiyacıdır. Gelinen aşamada cep telefonları ya da bilgisayarların işlemcileri gibi incelikli ve sofistike sistemlerin artık insan zanaatkârlığıyla üretilmesinin imkânı kalmamıştır. Son model bir bilgisayarın işlemci çipinde kullanılan iletken tellerin çapının 14 nanometre olduğunu belirten Lovelock, gözün görebileceği en ince telden yetmiş kat daha ince olan bu telin bilgisayarların tasarım ve imalâtında kullanılmaya başlanmasının kaçınılmaz olarak bu üretimi, yapay zekâ ile iş birliği içinde gerçekleştirecek bilgisayarları zorunlu kıldığını belirtiyor.

Ancak şu an için çizgisel bir mantıkla düşünen ve sezgisel düşünme kapasitesinden uzak olan bilgisayarların yakın gelecekte insanların komutlarından tümüyle bağımsızlaşacaklarını ve kendi yazdıkları kodlarla evrileceklerini belirten Lovelock’a göre geleceğin siborgları ile insanlar arasında nasıl bir etik ilişki kurulacağı önemli bir problem olarak önümüzde duruyor.

Bu doğrultuda donanımın yanında yazılım da geliştirilmekte ve makineleri yapan makineler ortaya çıkmaktadır ki bu da Novasen Çağı’nın ayırt edici özelliği olacaktır. Kendi kendisini iyileştirip kopyalama becerisine sahip olacak bu yeni elektronik yaşam formları, ortaya çıkabilecek hata ve anomalileri derhâl düzeltebilme kapasitesine sahip olmalarıyla Darwinci doğal seçilimin ötesine geçerek ‘amaçlı seçilim’ diyebileceğimiz bir süreçte evrimleşeceklerdir. Bu doğrultuda siborgların evrimi çok kısa zaman içinde insanların kontrolünden çıkacaktır.

Bilgisayarlar her ne kadar farklı mantıksal yolları eş zamanlı olarak işleyecek bir işlem kapasitesine sahip olsalar da insan beyninin duyu organlarından aynı anda gelen milyonlarca veriyi işleme kapasitesinin çok uzağındalar. Ancak şu an için çizgisel bir mantıkla düşünen ve sezgisel düşünme kapasitesinden uzak olan bilgisayarların yakın gelecekte insanların komutlarından tümüyle bağımsızlaşacaklarını ve kendi yazdıkları kodlarla evrileceklerini vurgulayan Lovelock’a göre geleceğin siborgları ile insanlar arasında nasıl bir etik ilişki kurulacağı önemli bir problem olarak önümüzde duruyor.

Sıradan bir insanın içinde yaşadığı dünyayı anlamlandırıp değiştirebilme becerisinin gelişmesi uzun yıllar alıyorken, bu siborglar için belki yalnızca saatler sürecektir. Fiziksel dünyaya tepki verme hızları ise organik yaşamdan milyonlarca kat fazla olacaktır. Böylesi bir yaşam formuyla insanın rekabet etme imkân ve potansiyeli yoktur. Buna karşın insanlarla makineler arasında gelecekte bir savaş yaşanması ihtimalini düşük gördüğünü söyleyen Lovelock, Dünya’yı yaşanabilir bir gezegen olarak koruma sorumluluğunun insanlarla siborgların gelecekte barış içinde bir arada yaşamalarını sağlayabileceğini iddia ediyor.

İnsan evrimini biyolojik tabanlı bir süreç olmanın ötesine taşıyarak ona kültürel-teknolojik bir boyut ekleyen ve zeki yaşamın evrimini kozmik bir düzlemde ele alan Lovelock, insan evrimini oldukça tartışmalı bir biçimde Darwinci seçilimin ötesine taşıyor ve posthümanist bir çağda kendisinin ‘amaçlı seçilim’ adını verdiği bir sürecin elektronik yaşam formlarının evrimini ilk elden belirleyeceğini ileri sürüyor. Antroposentrik bir perspektifle çalışmasının argümanlarını inşa eden Lovelock’un ekolojik bir felaketin eşiğinde olan dünyaya bakışı ise kanımızca aynı insan merkezli perspektife sahip.

James Lovelock, Tezlerinde İnsan-Merkezci Yaklaşımdan Kurtulamıyor

Kapitalist modernitenin doğrudan bir sonucu olarak Dünya bugün ekolojik bir kıyametin eşiğinde olsa da Lovelock çalışmasında, eleştirilerini Antroposen olarak adlandırdığı moderniteye yeteri kadar yöneltmiyor. Onun insanlığa olan yararlarını ön plana çıkarırken günümüzün çevre hareketlerine karşı oldukça eleştirel bir tutum takınıyor. Bu hareketlerin gereğinden fazla politize olduklarını, ekolojik sorunlar üzerindeki insan etkisini abarttıklarını ve argümanlarını neredeyse dinsel bir tonda sunduklarını iddia ediyor. Lovelock, ekolojik sorunların teknolojiyle çözülebileceğini iddia eden ekomodernist perspektife kendini yakın hissettiğini belirtiyor ki bir tür tekno-iyimserlik olan ekomodernizme çevre hareketinin oldukça eleştirel baktığını yeri gelmişken belirtmekte yarar var. Bunun yanı sıra nükleer füzyonun insanlık için alternatifsiz bir enerji kaynağı olduğunu savunması da kanımızca yazarın tartışmalı bir diğer iddiasını oluşturuyor.

Sonuç olarak Novasen çalışmasıyla James Lovelock, sibernetiğin hâkim olacağı ve güneş enerjisinin enformasyona dönüştürüleceği posthümanist bir çağa girdiğimizi iddia ediyor. Ona göre böylesi bir çağ, kozmik-antropolojik ilke doğrultusunda hem zeki bir Kozmos’a giden sürecin başlangıcını oluşturacak hem de Kozmosumuzun bilinç kazanma potansiyelinin ileri bir evresini oluşturacaktır. Lovelock’a göre Kozmos zeki yaşam formlarını ortaya çıkarıp sürdürmek için vardır ve zeki yaşamın nihaî amacı da Evren’in enformasyona dönüştürülmesidir. Siborgların özgür oluşuyla da Kozmos nihaî amacına uygun olarak kendini gerçekleştirecektir.

Sunduğu çarpıcı gelecek perspektifiyle insanlığın yeni bir devrimin şafağında olduğunu ve kendi biricik bilme yetisini yeni varlık biçimlerine devretmeye hazırlandığını söyleyen James Lovelock, insanlığın tarih sahnesinden çekileceği bir sürecin başlangıcında olsak da bunun bizi üzmemesi gerektiğini, İnsan’ın tarihsel rolünü oynadığını ve yapabildiği muhteşem şeylerle teselli bulması gerektiğini vurguluyor.

Hemhâl’in Notu:
İncelediğimiz kitap, her ne kadar Gaia’dan teori olarak bahsetse de bilim dünyasının tartışmalı önermelerinden biri olduğu için Gaia teorisi yerine Gaia hipotezi demeyi tercih ettik.