AB-Türkiye arasında varılan mutabakatın 5. yılında Göç Araştırmaları Derneği olarak bir rapor hazırladınız. 2016’da imzalanan bu mutabakatın üzerinden geçen 5 yılın sonunda bulunduğumuz aşamayı nasıl değerlendirirsiniz? Mülteci hakları bağlamında neler söylenebilir?
Genel olarak çok olumsuz bir noktadayız. Aslında mutabakattan bugüne her şey farklı olabilirdi, eğer diğer faktörler daha olumlu yönde evrilmiş olsaydı! Genel olarak Avrupa’da ve tüm dünyada haklar alanı o kadar daraldı ki, bu beş yılın sonunda hem mültecilerin hem de bizim gibi göçmen kabul eden toplumların aleyhine bir tablo ortaya çıktı.

2016 Mutabakatı, uluslararası hukuk ve mülteci haklarını ihlâl ettiği için uluslararası kuruluşlar ve mülteci hakları örgütleri tarafından ağır bir şekilde eleştirildi. Destekleyenlere göre ise, mutabakat mülteciler konusunda bir sorumluluk paylaşımı örneği. Onlara göre, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye mülteci kabulü ve entegrasyonu için maddî destek veriyor olması, sorumluluk üstlendiğini gösteren olumlu bir adım. Burada malî yardımla ilgili bir parantez açayım: Doğru, o paraya ihtiyaç vardı. Çünkü çok büyük bir maliyetten bahsediyoruz. Türkiye gibi hem maddî imkânları kısıtlı hem de kötü yönetilen bir ülkede o maddî destek mülteci çocukların okula devam edebilmeleri, sağlık hizmeti alabilmeleri ve diğer temel hizmetlere erişebilmeleri için elzemdi. Mülteciler için Türkiye sistemine destek gerekiyordu ve AB fonlarıyla bu destek kısmen sağlanmış oldu.

Ancak bu malî yardım dışında mutabakat kapsamında Türkiye’ye vaat edilen diğer maddeler havada kaldı: Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinin canlandırılması, Türkiye vatandaşlarına vize kolaylığı… Bunların hiçbiri gerçekleşmedi!

Ancak AB konuyu dışsallaştırırken, Türkiye gibi ülkelerin yöneticileri de meseleyi araçsallaştırıyorlar.

Dolayısıyla geldiğimiz noktada durum şöyle bir kaba pazarlığa dönüşmüş oldu. Avrupalı siyasetçiler, Türkiye’de siyasi iktidar sahipleriyle bir anlaşma yaptı: ‘Siz mültecileri kabul edin, masrafı ne ise biz ödeyelim’. Burada hükümetler arası yapılan bir anlaşma var. Göz ardı edilenlerse, mülteciler ve belki ondan daha da çok Türkiye toplumu oldu. Sonuçta böylesi ciddi bir nüfusu kabul etmek kaçınılmaz olarak toplum üzerinde bazı gerilimler yaratır. Geçtiğimiz günlerde Ankara Altındağ’da yaşananlar da bu gerilimin patladığı anlardan biri oldu.

AB devletleri tam da mülteciler meselesinin toplumsal ve siyasi risklerinden dolayı, meseleyi kendi topraklarının dışına ötelemeye çalışıyor. O gerilimi kendi toplumlarında yaşamamak için bunu Türkiye gibi üçüncü ülkelere bırakıyorlar. Bu “dışsallaştırma”, yani kendi topraklarının dışına öteleme meselesinin sadece AB-Türkiye ilişkisine has olmadığını, geçenlerde Fas içinde iki küçük İspanyol toprağı olan Septe ve Melilla’da yaşananlarla da gördük.

Ancak AB konuyu dışsallaştırırken, Türkiye gibi ülkelerin yöneticileri de meseleyi araçsallaştırıyorlar. Raporda yer alan yazımın başlığı da oydu. Göçmenler meselesinde, AB tarafından bir dışsallaştırma, Türkiye tarafından da araçsallaştırma var.

Şubat-Mart 2020’de Edirne Pazarkule’de yaşananlar bu durumun tipik bir örneği oldu; yine bir benzeri Mayıs 2021’de Fas ve İspanya arasında yaşandı. Batı Sahra’nın bağımsızlığını talep eden ve Fas’ın bu topraklardaki işgalini sonlandırmasını isteyen Polisaryo Cephesi lideri İbrahim Gali’nin tedavi amacıyla bir İspanyol hastanesinde yatması iki ülke arasında diplomatik krize neden olmuştu. Bu konuda ‘düşmanına’ sağlık hizmeti veren İspanya’yı sıkıştırmak isteyen Fas, elindeki en güçlü diplomatik kozlardan biri olan göçmen kartını çıkardı ve Fas topraklarında küçük birer İspanyol toprağı olan Septe ve Melilla’ya yönelik göçmen geçişlerini ‘kontrol etmemeye’ başladı.

Türkiye, Libya, Fas Gibi Otoriter Ülkeler Göçü Engellediği Sürece AB Tarafından Destekleniyor

Tıpkı bizim Pazarkule’de olduğu gibi, binlerce göçmen sınırı geçmeye çalıştılar. İspanyol hükümeti bu geçişleri engellemek için her tür yöntemi kullandı. Yine insanlık dışı sahneler ortaya çıktı, bir kişi hayatını kaybetti. Edirne olayları sırasında da Yunanistan plastik kurşun, gaz bombası gibi yöntemlerle sert bir şekilde yanıt vermiş ve çok sayıda insan hakkı ihlâli yapmaktan çekinmemişti. Pazarkule’de olduğu gibi, Septe ve Melilla’da da AB ve diğer Avrupa kurumları tüm bu olaylara göz yumdu.

Bugün geldiğimiz noktaya biraz mesafe alıp bakarsak, ne kadar karanlık bir tabloda olduğumuzu görürüz. Bir yandan Avrupa’da aşırı sağın yükselişi, göçmen karşıtlığının siyasetin ana gündemi hâline gelişi; Avrupa’nın, içinde olduğu pek çok krizi çözemediği için konuyu sürekli kültüralizme, göçmen karşıtlığı, yabancı düşmanlığı hikâyesine bağlaması ve siyasetçilerin bu kısır döngüden çıkacak yeni bir siyaset inşa edememeleri; sağdan sola siyasi spektrumda tüm partilerin göç meselesini Avrupa dışına ötelemeye çalışması. Öte yandan Türkiye, Libya ve Fas gibi AB’ye komşu ülkelerdeki otoriter ve anti-demokratik rejimlerin, istenmeyen göçü engellediği sürece destekleniyor olması.

Avrupa’da siyasi yelpazenin neredeyse tüm kesimleri arasında düzensiz göç ve iltica girişlerini engellemeye çalışan bir uzlaşı var. Bu tutum, hikâyenin başlangıcını görmemizi engelliyor. Yani Suriyeliler neden ülkelerini terk etmek zorunda kaldı? Afganlar neden başka ülkelere göç etmek zorunda kalıyorlar? Neden bugün yerinden yurdundan uzakta yeni bir hayat kurmaya çalışan, pek çok zorlukla boğuşan bunca göçmen var dünyada? Çünkü aslında Suriye ve Afganistan gibi ülkelerde bir uluslararası paylaşım savaşı var ve bizimki de dahil pek çok devletin de bu tabloda payı var. Yani göçmenler, durup dururken keyiflerinden yollara düşmüyorlar. Bugün dünyadaki göçmenler ve mülteciler meselesi devletlerin sorumluluğunda. Onların bu sorumluluğu almaları gerekiyor.

AB yeni bir antlaşmanın sinyallerini vermeye başladı. Sizce yeni bir antlaşma olur mu? Olursa böyle bir antlaşma neleri içermeli sizce?
Mutabakatın güncellenerek bir süre daha devam edeceğine dair güçlü sinyaller var. Ama sadece malî destek kısmı devam edecek gibi gözüküyor. Gerçekten de bu kadar kalabalık bir Suriyeli mülteci nüfusun eğitim, sağlık gibi bazı temel ihtiyaçlarının karşılanması için maddî destek gerekiyor. AB de bunu sağlamaya istekli. Avrupa Komisyonu geçtiğimiz günlerde yaptığı toplantıda bu malî desteğin devam edeceğine dair sinyaller verdi. Ama beş sene önce konuşulan bütün diğer maddeler, örneğin Gümrük Birliği, AB süreci, 1’e 1 anlaşması tamamen unutulmuş durumda, pek gündeme getirilmiyor.

Ortada aslında yüksek sesle dile getirilmeyen, örtük bir kazanım var. Nedir o? Bir tür siyasi dokunulmazlık. AB kurumlarının, Türkiye’de -hem mülteci hem vatandaşlara yönelik- hak ihlâllerine, anti-demokratik uygulamalara, temel özgürlükler konusundaki usulsüzlüklere ses çıkarmaması kazanılmış oluyor.

Pek çok yazı yazıldı bu konuyla ilgili, özellikle Zeynel Lüle, T24’teki “Sende kalsınlar parası benden” yazısında çok güzel anlatmış bütün hikâyeyi. Özetle meselenin sadece bir para ilişkisine indirgenmiş olmasından iki taraf da şikâyetçi değil gibi. Maalesef Türkiye de daha fazlasını talep etmiyor, bu kadarını yeterli görüyor sanki.

Buradan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: Ortada aslında yüksek sesle dile getirilmeyen, örtük bir kazanım var. Nedir o? Bir tür siyasi dokunulmazlık. AB kurumlarının, Türkiye’de -hem mülteci hem vatandaşlara yönelik- hak ihlâllerine, anti-demokratik uygulamalara, temel özgürlükler konusundaki usulsüzlüklere ses çıkarmaması kazanılmış oluyor: ‘Tamam siz mültecileri alın, biz sizde ne olduğuna fazla karışmayacağız’ gibi bir durum.

Yeni bir antlaşma neleri içermeli sorusu zor bir soru. Bundan sonrası nasıl olmalı gerçekten? Kitlesel iltica hareketlerinden sonra klasik olarak üç olası yoldan bahsedilir: 1- Mültecilerin bir süre sonra ülkelerine geri dönmeleri, yani gönüllü geri dönüş. Ancak Suriye’deki durum ortada. Mültecilerin büyük kısmı ülkelerine dönmeyecek, dönemeyecek. 2- Bir üçüncü ülkeye gidip yerleşmeleri, bizim durumumuzda bu Avrupa olmalı. Ama biliyoruz ki, Avrupa bu olasılığı kesinlikle istemiyor. 3- Bulundukları ülkede entegrasyon.

Dümdüz baktığımız zaman, şu anda Suriyeli mülteciler özelinde tek opsiyon Türkiye’de entegrasyon gibi gözüküyor. Ama bunun da Türkiye’nin içinden geçtiği mevcut ekonomik ve siyasi krizde çok da kolay olmadığını; yapılan çeşitli anket ve araştırmalarda Türkiye toplumunda da mülteci karşıtlığının çok yüksek olduğunu; siyasi partilerden bağımsız olarak hemen hemen tüm toplumun farklı siyasi kesimlerinde bile yüzde 70’in üzerinde ‘ülkelerine geri dönsünler’ söyleminin kabul gördüğünü ve son haftalarda sosyal medyada ve Altındağ’da yaşananların gösterdiği üzere bu gerilimin patlamaya hazır bir bomba olduğunu görüyoruz.

Bence Türkiye’de mültecilerden bu kadar ciddi oranlarda memnuniyetsizlik olmasına rağmen uzun süre çok büyük şiddet olayları yaşanmamasının iki sebebi vardı: Biri, hükümetin mülteciler konusunu uzun süre politik gündemin dışında tutmayı başarmasıydı. Son dönemde muhalefetin çıkışlarıyla bu sona erdi. İkincisi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi gücü ve etkisiydi. Özellikle kendi seçmen kitlesindeki rahatsızlığı ve olası tepkileri, siyasi karizmasıyla yumuşatabiliyordu. Bir diğeri de idarî amirlerin ve kolluk kuvvetlerinin çatışma çıkan, gerilim yaşanan her noktaya anında müdahale etmesi ve olaylar fazla büyümeden bastırmasıydı. Dolayısıyla önümüzdeki kaygı verici sorulardan birisi, seçim sonrası siyasi tabloda oluşacak olası bir değişiklikte toplumdaki mülteci karşıtı hissiyatın nasıl kontrol altında tutulacağı. Ben oldukça endişeliyim bu konuda. Geçtiğimiz haftalarda Kılıçdaroğlu’nun ardı ardına yaptığı “geri göndereceğiz” açıklamalarını dinledik. Toplumda mültecilerden duyulan rahatsızlık siyasetçilerden de destek alınca 11 Ağustos akşamı Altındağ’da yaşananlar gibi ürkütücü sonuçlar doğabileceğini gördük. Altındağ’da Emirhan Yalçın’ın ölümüyle mültecilere yönelik tepki o kadar yükseldi ki, hiçbir şey olayları engelleyemedi.

AB, geçtiğimiz yılın sonunda Yeni Göç ve İltica Paktı’nı ilan etti. Bu pakt, AB’nin göç politikalarına dair yeni bir şey söylüyor mu? Bu pakt ve mutabakat bağlamında AB ve göç ilişkisini nasıl değerlendirirsiniz?
Bu paktın çok yeni bir şey söylediğini düşünmüyorum. Zaten hâlihazırda devam etmekte olan bazı yönelimlerin ete kemiğe bürünmüş şekli oldu. Nedir bu yönelimler? Mülteci meselesini dışsallaştırma, yani AB toprakları dışına aktarma. Avrupa’nın ‘sorumluluk paylaşımı’ dediği şeyin de dışsallaştırma için gerekli parasal ve kurumsal desteğe indirgenmesi. AB, ‘evet bir mülteci sorunu var dünyada’ diyor, ‘ama bunlar benden uzak dursun, masrafı neyse karşılığını ödemeye hazırım’a getiriyor. Burada Avrupa’nın sorumluluk paylaşımını sadece maddiyat olarak görmesi zaten sorunun temel unsurlarından biri ve hem insan hakları, etik değerler hem de dış politika açısından çok sorunlu.

AB’nin Yeni Göç ve İltica Paktı Tamamen Pansuman İşlevi Görüyor

AB bu pakt ile beraber meseleyi taşeronlara devretmeye çalışıyor. Neoliberalizmin temel unsurlarından biri olan küresel taşeronluk sistemi artık iltica ve göç alanına gelmiş durumda. Nasıl Batı dünyası konfeksiyon imalatını Türkiye gibi, Fas gibi ülkelere taşere ediyorsa, göç ve iltica konusunda da bu ülkeler AB’nin taşeronu hâline geliyor.

Sonuçta bu pakt ile önerdikleri şey, tamamen pansumana yönelik; zorunlu göçten kaynaklı insanî krizlere yönelik çeşitli yardım mekanizmaları. Ama bu göçlerin ortaya çıkmasına neden olan köken ülkedeki siyasi ve ekonomik istikrarsızlıkları çözmedikten sonra meseleye kalıcı çözüm bulmak mümkün olmayacaktır.

Bir yanda, bu anlaşmalardan kendi çıkarları ve siyasi ikballeri için faydalanan siyasetçiler var. Ama bir de bu yeni nüfusla beraber yaşamak zorunda kalan toplum var. Sadece bir örnek vereyim: Esenyurt gibi bir milyon nüfusu olan bir ilçede farklı statülerde 200 binden fazla yabancı göçmen-mülteci nüfus var. Yerleşik nüfusun beşte biri! Ve çoğunun yasal statüsü olmadığı için çok sayıda soru/sorun var: Bu kişilerin çocukları nasıl okula gidecek? Dil sorunu nasıl çözülecek? Hemen hemen tümü sigortasız çalışan bu kişiler hastalandıklarında ne olacak? Bu yeni nüfusun gelişiyle kiralık konut fiyatlarındaki artış nasıl yönetilecek? Belediyeler, devletten aldıkları bütçelerde gözükmeyen ama aslında var olan bu nüfusun hizmetlerini hangi kaynaklarla sağlayacak?

Bu soruların cevapları belirsiz. AB devletlerinin de Türkiyeli siyasetçilerin de yaptığı şey makro hesaplar yaparken, gündelik yaşamda karşılaşılan sorunları görmezden gelmek.

Suriye iç savaşının üstünden 10 yıl geçti. 10 yıldır Suriyeli göçü olgusuyla karşı karşıyayız. Raporda zikrettiğiniz araçsallaştırma kavramını açarak Türkiye’nin Suriyeliler konusundaki siyasetini genel olarak değerlendirmenizi isteyeceğim.
Türkiye Suriye’de ayaklanma başladığında açık kapı politikası izlemeye karar verdi. Bu tercih insanî açıdan çok değerli olsa da aslında sonradan yanlış çıkacak bir siyasi hesaba dayanıyordu. Arap Baharının devamı olarak yaşanan ayaklanmanın çok kısa sürede başarılı olacağını, Esad’ın hızlı bir şekilde düşeceğini düşündüler. Böylece kısa süreliğine Türkiye’de “misafir edilen” mültecilerin ülkelerine geri döneceğini, döndükten sonra da Türkiye’yi kendilerine kucak açmış dost ve kardeş ülke, hatta bir tür koruyucu ‘abi’ gibi göreceklerini düşünüyorlardı. Fakat öyle olmadı. Suriye’de rejim yıkılmadı. Üstüne üstlük Suriye’deki vekalet savaşları şiddetlenip IŞİD etkinliğini arttırdıkça Türkiye’ye sığınan kişilerin sayıları hızla arttı.

Başta AB, kısmen de bazı Arap ülkelerinin desteğiyle özellikle 2016’dan itibaren Suriyelilerin yerleşme ve kalıcılaşma süreci başladı. Hükümet bir süre sonra mültecilerin varlığının Batı dünyasıyla çok değerli bir pazarlık kozu olabileceğini fark etti.

Dönemin başbakanı başta “psikolojik eşik 100 bin mülteci” diyordu. Oysa Ekim 2013’te Türkiye’de bulunan Suriyeli sayısı 600 bini aşmıştı bile. O noktada hükümet Suriye’nin kuzeyinde bir güvenli bölge yaratma projesine döndü. Burada amaç hem Kürtlerin oluşturacağı siyasi kuşağı kesintiye uğratmak, hem de mültecileri oraya göndererek Türkiye’deki yükü hafifletmekti. Burada referans alınan olay, 1991’de Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığı döneminde ABD ve İngiltere’nin desteğiyle Irak’ın kuzeyine kurulan güvenli bölgeydi. Böylece Irak’tan gelen Kürt sığınmacılar –o dönemki isimleriyle peşmergeler- birkaç ay gibi kısa bir sürede geri gönderilmiş oldu. Türkiye’de hükümet Suriye krizinden sonra da benzer bir şeyi yaptırabileceğini düşündü ancak o da yanlış bir hesaptı. Bugün, Türkiye Suriye’nin kuzeyinde kendi askeri gücüyle bazı cepler yaratmış olsa da Suriye krizinin onuncu yılında hâlâ uluslararası toplum burada resmen bir güvenli bölge kurulmasını kabul etmiyor.

Bu iki hesap da suya düşünce, başta misafir olarak tanımlanan mülteciler Türkiye’de yerleşmeye başladı. AKP hükümetleri oldukça pragmatik bir yaklaşımla mültecilerin masraflarını karşılamak üzere çeşitli dış kaynaklardan faydalandılar. Başta AB, kısmen de bazı Arap ülkelerinin desteğiyle özellikle 2016’dan itibaren Suriyelilerin yerleşme ve kalıcılaşma süreci başladı. Hükümet bir süre sonra mültecilerin varlığının Batı dünyasıyla çok değerli bir pazarlık kozu olabileceğini fark etti. Temmuz sonunda Yasin Aktay’ın Euronews’e verdiği röportaj da bu açıdan dikkat çekici. Şöyle diyor Aktay: “Netice itibariyle göçmenlerden dolayı yüklendiğimiz sorumluluğu Avrupa’ya karşı koz olarak kullanabiliriz. Bu uluslararası ilişkiler siyasetidir. (…) Türkiye’nin öbür taraf ile diyaloğunda bir şekilde elinde bir durum var. Koz olarak kullanmak ifadesi pek hoş gelmiyor bana ama Türkiye bir yandan göçmen politikaları konusunda Avrupa’yı çok rahatlattı ve Suriye’de de güvenli alan oluşturarak göçü durdurmaya çalıştı”.

Mülteci politikasında pragmatizm dediğim şey tam da bu aslında. Mültecilerin varlığı bir diplomatik araca çevrildi ve özellikle dış politikada sıkışan hükümet için mülteciler değerli bir koz hâline geldi. 28 Şubat 2020’de Türkiye-Yunanistan sınırında başlayan olaylarda bunu gördük. Sınıra yığılanlar arasında Suriyelilerden çok Afganistan, Pakistan gibi ülkelerden insanlar vardı.

Bugün geldiğimiz aşamada, Türkiye’de resmi kayıtlara göre 3,6 milyon geçici koruma statüsünde Suriyeli var. Avrupa’da sığınma başvurusu yapmak isteyenler için kapılar kapalı; aile birleşimi mekanizması önünde bile ciddi engeller var. Öte yandan, Türkiye’nin Suriye topraklarında düzenlediği askeri operasyonlar sonucunda ortaya çıkmış bir tür de facto güvenli bölge var ancak burayı uluslararası toplum tanımıyor. Suriye içinde ise durum hâlâ perişan. Esat rejiminin ilan ettiği aflara rağmen siyasi ve ekonomik açıdan dönülebilecek bir ortam yok. Kısacası ortada uzun soluklu, uzun vadeli planlamaya dayanan, farklı aktörleri, uluslararası güçleri dikkate alan bir politika yok. Topa sürekli gelişine vuruluyor. Bu politikasızlık hâlinin de bir politika olduğunu unutmamak lâzım. Ama bu durum toplumun üzerinde büyük bir yük ve gerilim yaratıyor. Mülteciler kadar, onların yerleştiği yerlerdeki toplumların da çeşitli zorluklarla karşılaştığını, bir arada yaşama pratiklerinin yarattığı sorunları göz ardı etmemek gerekiyor.

Hak odaklı bir yaklaşımla mülteci haklarını savunmalıyız ama aynı zamanda mesela mültecilerin çalıştığı atölyedeki Türkiye vatandaşı işçinin hakkını da savunmak zorundayız. Öyle çetrefil bir tablo ki, sadece mülteci işçinin kötü çalışma koşullarından bahsetmek tabloyu eksik bırakıyor. Aynı atölyede çok sayıda Türkiye vatandaşı işçinin de sigortasız ve kötü koşullarda çalıştığını unutmamak lâzım.

Türkiye, Açıktan Söylemese de Suriyelilerin Kalıcı Olduğunun 2015’ten Bu Yana Farkında

Türkiye’deki Suriyeliler konusunu uyum politikaları kapsamında tekrar değerlendirecek olursak, Türkiye’nin Suriyelilerin ‘geçici’ oldukları fikrinden ‘kalıcı’ olduklarını anladığına dair bir işaret, bir politika görüyor musunuz? Bu bağlamda Suriyelilere verilen ‘geçici koruma statüsü’nün akıbeti ne olacak sizce; sürdürülebilir bir durum mu bu?
Siyasi iktidarın Suriyeli mülteciler konusundaki yaklaşımlarına baktığım zaman ikili bir politika görüyorum: Bir yandan hükümet kamuoyuna konuşurken ‘merak etmeyin, geçiciler, misafirler, dönecekler’ havası veriyor. Ama aslında daha az görünür alanlardaki çalışmalara baktığımız zaman Suriyeli mültecilerin Türkiye’de kalıcı olduğunu kabul eden ve onları entegre etmeye yönelik bir yaklaşım olduğunu görüyoruz. Politikalarının kamuoyunca görünür tarafında kesinlikle bu çalışmalar vurgulanmıyor; hep bir geçicilik, misafirlik söylemi devam ettiriliyor. Ama öbür tarafta, mesela AB finansmanıyla yapılan çalışmalara veya Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün uyum strateji belgesi gibi belgelerine baktığımızda, kalıcı yerleşme ve entegrasyona yönelik çok sayıda çalışma yapıldığını görüyoruz.

Bu kabullenme bugünün işi değil. 2015-16’dan itibaren yetkililer artık bu nüfusun bir kısmının burada kalıcı olacağını kabul etti. Mesela 2 Temmuz 2016’da, Cumhurbaşkanı bir konuşma yapmıştı ve “Suriyeli kardeşlerimize vatandaşlık imkânını vereceğiz” demişti. O günden bugüne baktığımızda, tam resmî sayıyı bilmesek de 100 binin biraz üzerinde Suriyelinin Türkiye vatandaşlığına alındığını biliyoruz. İltica alanında bu önemli bir kalıcı çözümdür. Ancak, burada sorun her şeyin gayrışeffaf ilerlemesi. Yani kamuoyuna sürekli geçici diyorsun, misafir diyorsun ama öbür taraftan 100 bin kadar kişiye vatandaşlık veriyorsun ve bu vatandaşlık verme şeklin de inanılmaz gayrı şeffaf ve tek taraflı. Örneğin, bir Suriyeli vatandaşlığa başvuramıyor, davet devletten geliyor: Göç İdaresi’nden telefon açılıyor, “vatandaşlık işlemine uygun görüldünüz. Gelin süreci başlatalım” deniyor. Vatandaşlığa alınma kriterlerinin ne olduğu da hiç bilinmiyor. Üniversite mezunu olmak, belli bir sermaye sahibi olmak, iş kurmak gibi özelliklerin kolaylaştırıcı olduğunu duyuyoruz. Ama mesela her üniversite mezununa vatandaşlık verilmediğini de biliyoruz. Dolayısıyla kayırmacılığa, yolsuzluğa, usulsüzlüğe müsait, hayli opak bir politika izleniyor.

Suriyeli mültecilerin gelişi iki gurubun ekmeğine yağ sürdü. Biri mülk sahipleri; çünkü ne kadar berbat olursa olsun konutlarını rayicin çok üzerinde değerlere kiralayabilir oldular. Bir diğeri de işverenler. İşverenler de çok yoğun bir nüfusun gelişiyle beraber çok ucuz bir iş gücüne, her türlü sömürüye açık, hazır yedek iş gücü ordusuna sahip oldular.

Türkiye’nin bir Suriyeli mülteciler politikası bence var ama bunu açık açık, şeffaf bir şekilde kamuoyuyla paylaşmadıkları için, toplum olarak ikircikli bir konumda kalıyoruz. Toplum Suriyelilerle birlikte yaşamaya hazırlanmıyor, halka yapılan konuşmalarda hâlâ Suriyeliler hakkında “misafirlerimiz” denilerek geçiştiriliyor. Maalesef tepeden inmeci, yukarıdan kontrol edilen bir uyum ve entegrasyon süreci istenen sonucu da yaratamıyor.

Suriyeliler konusunda mesela bir barınma politikası var mı yoksa tamamen boşluğa terk edilmiş bir alan mı?
Maalesef yok. Tıpkı 1950’lerden itibaren yaşanan iç göç veya 90’lardaki zorunlu göç döneminde olduğu gibi bugün de göçmenler/mülteciler için bir konut politikası yok. Aslında mültecilerle beraber, Türkiye’nin kurumsal olarak güçlü ve zayıf yönlerini bir kere daha gözlemliyoruz. Örneğin sağlık alanındaki kurumsal başarı, göçmenlerin sağlık hizmetine de yansıyor. Yapılan araştırmalarda, Suriyelilerin en memnun olduğu hizmet alanı sağlık olarak görülüyor. Barınma hakkı ise Türkiye’nin hep zayıf olduğu bir başlık oldu. Sonuçta Suriyeli mülteciler de kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kaldılar.

Suriyeliler göç fotoğrafıSuriyeli mültecilerin gelişi iki gurubun ekmeğine yağ sürdü. Biri mülk sahipleri; çünkü ne kadar berbat olursa olsun konutlarını rayicin çok üzerinde değerlere kiralayabilir oldular. Mültecilerin yoğun olduğu yerlerde ev sahipleri eskiden kiraya veremedikleri depoları, kümesleri, insanlara çok inanılmaz fiyatlara verdiler. Bir diğeri de işverenler. İşverenler de çok yoğun bir nüfusun gelişiyle beraber çok ucuz bir iş gücüne, her türlü sömürüye açık, hazır yedek iş gücü ordusuna sahip oldular.

Kısacası, bütün bu hikâye en çok işverenlere ve mülk sahiplerine yaradı. Kim ezildi, kim zorlandı? Tabii ki mülksüzler, kentin yoksul mahallelerinde yaşayanlar, aynı kötü konutları kiralamak için mültecilerle rekabet etmek zorunda kalanlar, mültecilerle beraber aynı konfeksiyon atölyesinde daha da düşük ücretlere çalışmaya mecbur olanlar. İşte onların ellerinde kalan tek şey sembolik üstünlük duygusu oldu. Kendisi de belki 20 sene önce göçle gelmiş biri mesela. Ama bakıyor, konfeksiyonda, atölyede yanında Suriyeli, yaşadığı apartmanda onunki gibi bir daireyi kiralamış. O zaman elinde kalan sadece bir tür sembolik şiddet, ötekini dışlama, kendini üstün görme oluyor. Mültecilerden şikâyet etmek, kültürlerini, yaşam tarzlarını hor görmek, nefret söylemi üretmek veya önyargılı, ayrımcı ifadeler kullanmak, sembolik anlamda üstünlük duygusunu koruyabildiği neredeyse nadir alanlardan biri oluyor.

Burada hikâyenin daha ilginç kısmı üst sınıflar. Kamuoyu araştırmalarından da gördüğümüz kadarıyla, en güçlü mülteci karşıtı pozisyonu sahiplenmiş gruplardan biri kentli üst orta sınıflar. Aslında gündelik hayatlarında nadiren karşılaşıyor olmalarına, mesleki anlamda kendilerini tehdit eden hiçbir durum olmamasına rağmen bu grupta tepki çok kuvvetli. Bu kesimler siyasi iktidara olan tepkilerini açıkça dile getiremedikleri için öfkelerini daha zayıf olan mültecilere yöneltiyorlar. 

Küresel Mutabakatlar Bir Niyet Beyanı, Hiçbir Bağlayıcılıkları Yok

1951 Cenevre Sözleşmesi, mülteciler için hâlâ esas paradigmayı oluşturuyor. Bu anlamda küresel bir yeni girişim söz konusu. 2018 ve 2019 yılında imzalanan Küresel Göç ve Mülteci Mutabakatları’nı nasıl değerlendirirsiniz? Bu mutabakatlar yeni bir göç ve mülteci anlayışı ortaya koyabilir mi?
Dünyada hâlâ iltica alanını düzenleyen temel uluslararası hukuk metni 1951 Cenevre Sözleşmesi. Ama, bugün artık anakronik kalmış, günümüzün gereklerine uymayan bir metin. Pek çok açıdan da eleştiriliyor. Eleştirenlerden bir kısmı iyileştirilmesi gerektiğini söylüyor. Öte taraftan daha sağdan yapılan eleştirilerde de Cenevre Sözleşmesi’nin tümden ortadan kalkması, çöpe atılması gerektiğini söylüyorlar. Dolayısıyla da aslında bugün geldiğimiz noktada, bazıları da belki hiç dokunmamak daha faydalı diyorlar. Çünkü eğer dokunacak olursak, tümden ortadan kalkması gibi bir sonuç ortaya çıkabilir.

Bu küresel mutabakatlar, 2018’de, dünyanın bugün içinde bulunduğu duruma dair bir ortak uluslararası kamuoyunun, BM üyesi devletlerin isteğe bağlı imza attıkları metinler olarak ortaya çıktı. Bir bağlayıcılığı yok. Bir tür niyet beyanı. Onu imzalamış olman, ‘ben medenî dünyanın parçasıyım’ anlamına geliyor ama çoğu ülke de mutabakatın gereklerine dair ciddi bir adım atmıyor.

Suriyeli mülteciler meselesinde Batı dünyasında neler yapıldı diye bakacak olursak belki o zaman daha anlamlı bir şeyler söyleyebiliriz. Mesela Oxford Üniversitesi’nden bir ekip 2015’te bir proje geliştirdi. Küresel göç krizine neoliberal bir çözüm önerisiydi bu ve oldukça destek de buldu. Ana fikir mültecilerin yardıma muhtaç olmadan, kendi geçimlerini sağlayabilmesi için Ürdün’de mültecilerin çalışacağı bir serbest imalat bölgesi yaratmak ve burada üretilen malların da Avrupa tarafından satın alınarak bu kişilerin para kazanmalarını sağlamak. Bunu “balık vermeyi değil balık tutmayı öğretmeliyiz” diyerek açıklıyorlardı.

Siyasi kutuplaşmanın çok yoğun olduğu bir dönemde yaşıyoruz, buna rağmen neredeyse siyasi kutuplaşmayı aşan tek başlık Suriyeli mülteci karşıtlığı. Suriyeli ve mülteci birbiriyle eşanlamlı kullanılıyor ve ilginç bir şekilde Suriyeli mülteci karşıtlığı bütün diğer göçmen gruplardan farklı olarak aşırı yüksek durumda.

Fikir olarak başta mantıklı gözükse de bu proje uygulamada çok başarılı olamadı. Çünkü meselenin çok boyutlu ve karmaşık yapısını görmezden gelen projeler bunlar. İşin içinde çok fazla aktör var, başta devletler, sonra mülteciler var. Mülteciler içinde de ayrı gruplar, ayrı ihtiyaçlar var. Onların göçle geldiği toplumda da müthiş bir çeşitlilik var. Farklı toplumsal kesimler, farklı beklentiler. Bütün bunlar, uyum ve bir arada yaşama meselesinin önümüzdeki dönem içinde en temel siyasi bulmacalardan birisi olacağını gösteriyor. Siyaset bilimci Gülay Uğur Göksel’in kitabında bahsettiği gibi adil entegrasyon için hazır bir cevap yok. Ancak sahada, gündelik hayatta işleyen örneklere bakarak bir yol bulabiliriz. Ne mutlu ki, göçmenler ve yerliler arasında pek çok dayanışma örneği de var. Onları göz ardı etmemek gerekiyor.

Türkiye toplumunun göçmenlerle, özellikle Suriyeli göçmenlerle ilişkisi hakkında neler söylersiniz? Yükselen sağ popülizmin örgütlenmiş örneklerini doğrudan görmüyoruz burada. Bu resim devam eder mi? Suriyelilerin kalıcı oldukları gerçeğinden hareketle, gelecekte nasıl bir toplumsal uyum ve ilişki bizi bekliyor?
Geçtiğimiz günlerde Türkiye Sosyal Ekonomik ve Siyasal Araştırmalar Vakfı (TÜSES) çatısı altında bir araştırma yapıldı. İstanbul’da Suriyeli sığınmacılara yönelik algı ve tutumlar araştırması. Siyasi kutuplaşmanın çok yoğun olduğu bir dönemde yaşıyoruz, buna rağmen neredeyse siyasi kutuplaşmayı aşan tek başlık Suriyeli mülteci karşıtlığı. Suriyeli ve mülteci birbiriyle eşanlamlı kullanılıyor ve ilginç bir şekilde Suriyeli mülteci karşıtlığı bütün diğer göçmen gruplardan farklı olarak aşırı yüksek durumda. Bu araştırmaya göre, nefret söylemi Afgan göçmenlerle ilgili bu derece yüksek çıkmıyor. Bunun önemli bir ipucu olduğunu düşünüyorum. Aslında Türkiye nüfusu Suriyeli mültecilerin diğer gruplara kıyasla daha özel bir statüde olduğunu görüyor. 2014 yılında Suriyeli sığınmacılar için “geçici koruma statüsü” tanımlandı. Bu statünün bazı eksikleri olsa da Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nden verilen kimlik sayesinde geçici koruma statüsü sahibi Suriyeliler, kayıtlı oldukları illerde eğitim, sağlık gibi temel bazı hizmetlere erişebilir oldular. En önemlisi de sınır dışı edilmeme hakkı kazandılar.

Suriyeli mülteciler aslında bugün Türkiye’de bulunan yabancılar arasında görece daha üst bir konuma yerleşmiş oldular. Bu cümleyi kurarken çok dikkat ediyorum. Çünkü yanlış anlaşılmak istemem. Durumları çok iyi demiyorum, tabii ki pek çok hak ihlâline uğruyorlar, pek çok zorluk yaşıyorlar ama mesela bir Afgan veya Pakistanlı göçmen onlara göre çok daha zor durumda. Çünkü onların hiçbir statüleri, dolayısıyla hiçbir hakları yok. Mesela Afganlar, Göç Araştırmaları Derneği olarak yaptığımız bir araştırmada söylediğimiz gibi, yaşadığımız kentlerin “hayaletleri”. Oysa Suriyeli mültecilerden çoğunun geçici koruma statüsü var, bazıları vatandaşlığa da alınabiliyor. Bu durum, Türkiye vatandaşlarının kendi görece üstün konumlarını kaybetme kaygılarını tetikleyen bir şeye dönüşüyor.

Yakın zamana kadar siyasetçiler göç konusunu doğrudan siyasi bir kampanya unsuruna dönüştürmemişti. Gündelik hayatta daha çok toplumsal söylem düzeyinde bir Suriyeli karşıtlığı olsa da örgütlü bir tepki görmüyorduk. Sinan Oğan, Ümit Özdağ gibi birkaç siyasi figür dışında partiler bu konuyu gündeme taşımıyordu. Kemal Kılıçdaroğlu’nun Temmuz ayının son günlerindeki tweetleri pandoranın kutusunun açılmasına neden oldu. Önümüzdeki dönemde, Almanya’daki aşırı sağ göçmen karşıtı AFD (ki son seçimde % 18 aldılar) veya Fransa’daki Milliyetçi Cephe gibi bir parti çıkar mı? Ancak temenni düzeyinde cevap verebiliriz, ama bu nefret söylemi körüklenmeye devam ederse, tüm toplum için çok can yakıcı sonuçlar doğabileceğini de unutmamak lâzım.

Sivil Toplum, İnsanî Yardıma Odaklandı, Hak Temelli Bakış Açısı Eksik Kaldı

Bu konuda en belirleyici, siyasi iktidarın tutumu olacak. Yukarıda söylediğim gibi, göç politikaları alanında pragmatizmle tanımladığım AKP, 2019 Ağustos’undaki gibi bir u dönüşü yapıp, mülteci karşıtı bir tutum takınır mı? İşte o zaman felaket olur diye düşünüyorum.

Son olarak sivil toplum ve göç ilişkisini sormak istiyoruz. Göç meselesi, son yılların en görünür olgularından biri doğal olarak. Bu alanda çok sayıda kurum, dernek, oluşum ortaya çıktı, çıkıyor. Üniversiteler kendi birimlerini oluşturuyorlar. Yeterli olmasa da epey bir mecra oluştu. Çoğunluğu da AB merkezli fonlardan faydalanıyor. Bu alandaki STK’ları ve çalışmalarını göçmenler açısından nasıl değerlendirirsiniz?
Türkiye’de Suriyelilerin gelişiyle beraber mülteci alanında çalışan hızla genişleyen bir sivil toplum gördük. Neredeyse bir tür sektörleşmeden bahsedebiliriz. Mültecilere yönelik insanî yardım, hızla profesyonelleşen, bir kısmı devletle çok yakın ilişkide çalışan önemli bir alan hâline dönüştü. Akademik alanda da göç ve mülteciler konusuna ilgi arttı. Ancak hem akademide hem de sivil toplumda neredeyse sadece Suriyeli mültecilere odaklanıldı; diğer gruplar görmezden gelindi. Neden? Çünkü Suriyelilerin yasal statüleri var ve en önemlisi de hükümet tarafından destekleniyorlar. Dolayısıyla sivil toplumun, özellikle de hükümete yakın olan derneklerin yoğun bir şekilde Suriyeli mülteci alanında çalışmaya başladıklarını, diğer grupları göz ardı ettiklerini gördük.

Bu çalışmalar, çoğunlukla insanî yardım alanına odaklandı, eksik olan hak odaklı bakış açısıydı. Daha çok din kardeşliği, ensar-muhacir yardımlaşması veya neo-Osmanlıcı üstünlük söylemleriyle hareket edildiğini gördük. Ancak son Altındağ olaylarında görüldüğü gibi, din kardeşliği söyleminin de tabanda sanıldığı kadar kuvvetli olmadığı anlaşıldı.

Mültecilerin uyum ve entegrasyonuna yönelik çalışma yapan STK’lar da var. Bu çabalar çok değerli olmasına rağmen, genelde düşük etkili, kısmî ve parçalı çalışmalar. Bunun bir sebebi, makro bir entegrasyon politikasının olmaması. Aslında yapılması gereken şey belli; belirlenen politikayı kamuoyuyla şeffaf ve açık bir şekilde paylaşmak; farklı mecralarda, farklı kanallarla topluma anlatmak ve uyum süreci konusunda toplumdaki farklı aktörlerle iş birliği yapmak. Bunlar sivil toplum olabilir, sendikalar olabilir, yerel yönetimler olabilir. Toplumun tüm kesimleriyle iş birliği hâlinde yeni bir ‘bir arada yaşam modeli’ inşa etmemiz gerekiyor. Yeni desem de yepyeni bir şey yaratmamıza gerek yok. Hem ülkemiz hem de İstanbul gibi bugün Suriyeli mülteci ve göçmenlerin yoğun olduğu kentler tarihi boyunca hep çok göç almış yerler. Geçmişten gelen, göç ve entegrasyon deneyimimizden ders alarak yapılabilecek çok şey var. Ancak bunun için önce, dürüstlük, şeffaflık, açık politikalar ve toplumsal gerçekleri dikkate almak şart!