Piyalepaşa muhitinin son halinin fotoğrafı

Şehir olgusu, son yıllarda gerek Türkiye özelinde gerek küresel düzeyde çok önemli bir gündem maddesi olmuş durumda. Dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğunun yaşamını şehirlerde, metropollerde sürdürdüğünü biliyoruz. Siz, bu olgunun Türkiye özelindeki yaklaşık 150 yıllık gelişimini ele alıyorsunuz kitabınızda, ki günümüzde geçmiştekinden çok daha fazla siyasetin, geniş kitlelerin, akademinin gündeminde. Türkiye şehirleşmesinin tarihine baktığımızda, günümüzdeki belirgin dönüşümle arasındaki süreklilikler ve ayrımlara dair neler söylersiniz?
Türkiye’nin şehircilik tarihini üçe ayırmak belki daha doğru olacaktır. Bunlardan bir tanesi, klasik Osmanlı dönemi dediğimiz, 19.yy’a kadar gelen bir Osmanlı şehirciliği var. Bunun kendine ait birtakım dinamikleri var. İkinci dönem, Osmanlı modernleşmesi dediğimiz dönem, Tanzimat’la başlatabiliriz ve bu dönem aslında 1950’lere kadar geliyor.

Yani Osmanlı son dönemi ile erken Cumhuriyet dönemi arasında belli ölçüde bir süreklilik var. Bu süreçte Osmanlı şehirleri ve Türk şehirleri tabii ki Batı’dan etkileniyor. Kapitalizmin o yıllarda etkisi var, sanayileşmenin etkisi var. Bir taraftan Osmanlı devletinin geçirdiği değişimler, dönüşümler var. Bunların şehirdeki birtakım izleri var. Tabii ki bunlar Cumhuriyet döneminde de devam ediyor. Fakat buradaki değişimler, dönüşümler birtakım sebeplerden ötürü hep sınırlı kalıyor. Yani Osmanlı şehri büsbütün kabuk değiştiremiyor; ne Osmanlı’nın son dönemindeki ne de erken Cumhuriyet dönemindeki reformlar aslında bu şehrin yapısını belli ölçüde değiştirse de büsbütün değiştirmiyor.

Asıl yoğun değişim ve dönüşüm 1950 sonrasında meydana geliyor ve aslında bizim bugünkü çağdaş şehircilik maceramız bu üçüncü dönem diyebileceğimiz 1950 sonrası süreçte başlıyor. Bundan önceki iki dönemi biraz bu işin hazırlık kısmı gibi görebiliriz; işin asıl koptuğu nokta 1950 sonrası. Niye 1950 sonrası? Çünkü 1950 öncesinde aslında nüfusun çok büyük bir kısmı köylerde yaşıyor. Nüfusun neredeyse dörtte üçü köyde yaşıyor. Türkiye toplumu büyük oranda tarım toplumu, köy toplumu, sanayi sınırlı bir alanda var, şehirler nispeten küçük durumda. Dediğim gibi çok fazla değişim, dönüşüm yaşanmamış. Belli oranda bir şeyler değişmiş ama büyük oranda hâlâ, tabiri caizse orta çağ kıvamındayız 1950’lere kadar!

Ama 1950 sonrası hem bir taraftan çok yoğun kentleşme ve göç olmuş; onun doğurduğu sonuçlar, gecekondulaşma, gecekondulaşmanın getirdiği sorunlar ve bir taraftan çok daha yoğun bir sanayileşme ve işçi sınıfı dediğimiz yapının ortaya çıkışı. Kentin artan problemleri, gecekondulaşma ile birlikte bunların ortaya çıkması ile ister istemez kent, 1950’lerden bugüne çok daha merkeze oturuyor. Üçüncü aşamayı da kendi içinde birkaç alt aşamaya bölebiliriz. Bunlardan bir tanesi 1950-1980 arası; bu dönem tam böyle değişim, dönüşüm, geçiş çağı aslına bakarsanız. Kentleşmeye hızlı başladık ama henüz mesela daha 1980’lere kadar nüfusun yarısından fazlası köyde. 1970’ler dönemi mesela, hâlâ köylü nüfusun azalmakla birlikte baskın olduğu bir dönem. Bunun siyasete de büyük etkileri var. Nedir mesela siyasetteki etkileri?

O dönemin politikacılarına baktığınız zaman ciddi manada kırsal kesim üzerinden dil oluşturulabiliyor. Mesela 1970’li yıllarda ürün taban alım fiyatları çok önemli o dönemin değerleri açısından. Köylüye yapılan yardımlar çok önemli. Siyasi dil açısından bunlar çok önemli.

Köyün merkezinde olduğu bir dünyadan köyün olmadığı bir dünyaya geçtik ve bu aslında çok uzun bir süreç değil. Birkaç on yıl içerisinde oldu hepsi.

1980’lerden sonra artık nüfusun yarısından fazlası kentli hâline geliyor net bir şekilde ve kent daha ciddi bir şekilde odağa yerleşiyor. Artık neredeyse siyasetin de merkezine oturuyor ve büyükşehir belediye başkanları önem kazanıyor, bu 1980’lerin getirdiği bir etki. 3030 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu’nun (1984) da çıkması bu noktada önemli. Bu süreci 1980 sonrası olarak adlandırabiliriz.

Diğer alt aşama da 2000 ve günümüze tekabül ediyor. Artık kırın neredeyse tamamen bite yazdığı bir noktadayız. Artık tamamen her şey bir bakıma kentli hâle gelmiş durumda. Bütün tartışmaların kent üzerinden döndüğü, artık kırdan neredeyse bahsedilmediği bir süreç yaşıyoruz. Hatta, son 6360 sayılı Büyükşehir yasasıyla (2012) otuz ilde artık köy kalmadı, mahalle oldu hepsi! Nereden nereye değil mi? Köyün merkezinde olduğu bir dünyadan köyün olmadığı bir dünyaya geçtik ve bu aslında çok uzun bir süreç değil. Birkaç on yıl içerisinde oldu hepsi. Bütün bu dönüşüm, Türkiye’nin bu sürecini gayet güzel bir şekilde özetliyor.

Şehirlerin anayasası olarak görebileceğimiz imar planları, Türkiye’nin şehir tarihinin en netameli meselelerinden olagelmiştir. Şehir rantının büyümesiyle birlikte sermayenin ve çıkar gruplarının başını çektiği bir anlayış, şehirleri öldürme pahasına inanılmaz kararlar aldılar, almaya devam ediyorlar. Bu kararlar neticesinde şehirler, başta İstanbul olmak üzere, bugünkü büyük kentsel krizin içine düşürülmüş durumda. Şehir planlama disiplini, şehirleri bu döngüden nasıl kurtarabilir? Hangi yöntem ve araçlar bunu sağlayabilir?
Şöyle söyleyeyim, biraz sübjektif bir yorum olacak ama plan fikriyle hiç barışık bir toplum ve devlet olamadık gibime geliyor. Yani planlama bir bakıma teknik ve hukukî olarak yapılıyor, yapılmaya devam ediliyor. Ama onun gerekleri neredeyse hiçbir zaman yerine getirilmemiş gibi duruyor. Osmanlı döneminde planlar çok parçacı oluyor zaten, bütünlüklü planlar bir türlü yapılamıyor. Gerçek anlamda bütünlüklü ve gerçekten dönüşümü ve şehir planlamasını esas alan anlayışın biraz da erken Cumhuriyet döneminde, işte Prost’un, Jansen’in planı gibi kapsamlı planlarla aslında hayatımıza girdiğini görüyoruz.

Henri Prost fotoğrafı
Henri Prost (1874-1959)

O dönemin iktidarı yani tek parti döneminde, işte Atatürk olsun, İnönü olsun, aslında bu planları çok destekliyorlar. Şahsen arkasında duruyorlar, yapılmasını istiyorlar. Çünkü toplumun modernleşmesi gerekiyor ve bu planları modernleşme doğrultusunda çok ciddi bir araç olarak görüyorlar. Ancak buna rağmen pek çok problem ortaya çıkıyor. Mesela, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sını okursanız, orada Ankara’nın planlamasının anlatıldığı bir bölüm vardır. O kadar önemsenen, Atatürk’ün bizzat önemsediği Ankara’nın planlamasında ne tür yolsuzluklar, ihlâller yapıldığını güzel bir şekilde anlatır. Daha doğrusu acı bir şekilde anlatır. Bunun benzerlerini İstanbul için, Prost planı için de söyleyebilirsiniz. Prost da aslında Türkiye’den çok kırgın ayrılıyor. Yani yapmak istediği plan bir türlü gerçekleştirilemiyor. Bu plan kendi içinde tartışılabilir. İyi bir plan mıydı, kötü bir plan mıydı tartışılır ama biraz da kırgın ayrıldığı muhakkak.

Şehrin Geleceği Plancılar Tarafından Değil Siyasetçiler Tarafından Belirleniyor

Çünkü yapmak istediği şeylerin pek çoğunu aslında gerçekleştiremeden ülkeden ayrılmak durumunda kalıyor. O plan sınırlı bir şekilde uygulanıyor. Bu erken Cumhuriyet döneminde böyle ki, belki planlamanın en çok öne çıkarıldığı dönem. 1950 sonrası zaten biraz ipler kopuyor Türkiye’de, planlama fikri hepten geriye atılıyor. Daha çok teknik ve hukukî açıdan yapılması zorunlu bir şey olarak görülüyor ve yapılmaya da devam ediliyor elbette. Ama gerçekten şehirlerin kaderini o planlar mı belirliyor dersek işte oraya bir soru işareti koymamız gerekir. Bu noktada diyelim ki plancıların suçu var mı diye sorarsanız, plancılar şunu söyler, ‘bize bırakılmıyor. Siyasi organlar tarafından belirleniyor, bakanlıklar, belediyeler tarafından belirleniyor. Bize, sadece işin teknik kısmı yaptırılıyor’. Dolayısıyla kentin geleceği aslında o planlar tarafından değil, daha çok siyasilerin vermiş olduğu kararlar tarafından belirlenmiş oluyor. İşin böyle bir tarafı var.

Fakat şu da var: Aslında bizim kentleşme hikâyemiz çok çetrefillidir. İşin bir tarafında plancılar var, evet bir tarafında siyasetçiler var. Doğru, ama bir tarafında da halk var. Bu halk içinde işte gecekondulular var, müteahhitler var, arsa sahipleri var vs. Dolayısıyla işin bir de bu tarafına baktığımız zaman, halk tarafında da çok ciddi beklentiler var. Üstelik ekonomik açıdan çok iyi olmayan bir halktan bahsediyoruz.

Mesela 1960’lı yılları düşünelim. Kente gelmiş bir kişi bir konut edinecek ama o konutu edinecek parası yok. Ne yapıyor, el mahkûm bir gecekondu yapıyor. Yani yasal olarak suç olan bir şey yapıyor ama eli mahkûm bunu yapıyor. Arsa sahipleri mesela bir taraftan bir değişken diyebiliriz, işte müteahhitler var bu süreçte. Ve aslında siyasetçilerin de kararlarını özellikle buradan gelen talepler çok fazla belirliyor. Bu noktada ben hep şuna dikkat çekmişimdir, bir günah keçisi aramak aslında çok doğru değil. Yani ortadaki toplumsal yapı, var olan toplumun özellikleri, nitelikleri, sahip olduğu teknik, ekonomik kapasite, beklentileri, hepsini düşündüğümüz zaman aslında siyasetçi de bir tarafı ile günü kurtarmaya çalışıyor ve bir bakıma, mesela plancıyla, plan fikriyle çok uyuşamıyor. Neden? Çünkü halkın beklentileri çok acil! Beş yılda bir seçim var, geçmişte dört yılda birdi. Birkaç yıl içerisinde o sorunu çözmesi lâzım.

Planlama çok daha uzun bir süreyi gerektiriyor ve bir yönüyle siyasetçinin elini kolunu bağlıyor. Siyasetçi de zaten elinin kolunun bağlanmasını istemiyor. Yani şurası yapılamaz, şurası yapılabilir fikrini çok da benimsemiyor siyasetçi. Dolayısıyla biraz da tercihini halkın olabildiğince gönlünü hoş tutmaktan yana kullanmış oluyor. Ve bunun getirdiği birtakım sonuçlar var. Bu bir tarafıyla aslında toplumsaldır. Siyaset üstü bir mesele diyebilirim. Bu noktada siyasetçinin de bir günah keçisi olarak görülmemesi gerekiyor. Farklı siyasal partiler ve ideolojiler arasında da aslında çok büyük farklar olmadığını düşünürüm her zaman. Siyasetçilerin farklı vizyonları, entelektüel seviyeleri olsa da gerçekler onu oraya itebiliyor çoğu zaman.

Aslına bakarsanız halkın kendisi de planlama istemiyor, çünkü kısıtlanmak istemiyor. Plan, kısıtlılık fikri getirir. Dolayısıyla halkın planlamadan beklentisi çoğunlukla şu oluyor; ‘yaşadığım yeri imara açın mümkünse’. Yani, bir plan yapacağız, burası yeşil alansa, bu planlama iyi bir planlama değil ona göre ya da oradan gitmesini gerektirecek bir planlama ya da oradaki metrekarenin küçük tutulması iyi değil. Halkın beklentisi genellikle yüksek kat ve yüksek yapı yoğunluğudur, planda bunun gerçekleşmemesi kötüdür ona göre.

Sürekli plan tadilatı, plan tadilatı, tadilat, tadilat; ya planın kendisi ortada yok sanki. Sürekli bir tadilat var. Bir plan yüzlerce kez tadilata uğradıktan sonra biz artık ortada bir plan var diyebilir miyiz? Diyemeyiz.

Yani burada aslında çok boyutlu bir süreçten bahsetmemiz gerekiyor. Planlamaya, şehirciliğe yönelik eleştirileri anlarım, hak veririm ama Türkiye bir Norveç değil! Türkiye’nin bazı gerçekleri var, bu gerçekleri maalesef dikkate almamız gerekiyor. Aslında bizim meşhur siyasetçimiz Süleyman Demirel’in söylediği bir söz var, “bize plan değil, pilav lâzım”. Bu Türkiye’deki genel siyasetçinin plana bakış açısını çok iyi anlatan bir cümledir. Bunlar ister kalkınma planı olsun, isterse imar planı olsun ‘her zaman biraz daha gelişmeden yana olalım, aktif olarak bir şey yapmaktan yana olalım. Plan bize ayak bağı oluyor’ gibi bir düşünce var. Dolayısıyla bu planlar da aslına bakılırsa yapıldıktan sonra değiştirilmek üzere yapılıyor!

Türkiye'de Şehir ve Toplum, Mustafa Kömürcüoğlu, kitap kapağı fotosu
Türkiye’de Şehir ve Toplum, Mustafa Kömürcüoğlu, Ketebe Yayınları, 1.Baskı: Kasım 2019

Ben mesela bir araştırmacı olarak farklı şehirlerin planlarına bakıp özellikle bütüncül planları araştırmak istemiştim. Mesela bir belediye meclisinin sitesine giriyorum, belediye meclisinin kararlarına bakıyorum. Ne görüyorum; sürekli plan tadilatı, plan tadilatı, tadilat, tadilat; ya planın kendisi ortada yok sanki. Sürekli bir tadilat var. Bir plan yüzlerce kez tadilata uğradıktan sonra biz artık ortada bir plan var diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Burada herhangi bir parti farkı var mı? Yok. Yani gidin, x partinin, x ilçesinin belediyesine gidin dediğim şeyi göreceksiniz, bir y partisinin bir başka ilçe belediyesine gidin, aynı şeyi göreceksiniz. Belediyeden yetkililerle görüştüğüm zaman, “biz belediye olarak halkın taleplerini aslında belli bir formülasyonla hayata geçirmeye çalışıyoruz” diyorlar. İşin böyle bir boyutu var.

Dediğim gibi bir günah keçisi, siyasi günah keçisi aramak çok mantıklı değil. Burada aslında toplumsal yapının getirdiği bir süreç var. Yani aslında şehirlerimiz toplumumuzun bir aynası; sadece siyasal yapının bir ürünü değil, daha geniş ölçekli toplumsal yapının bir ürünü olarak kabul etmemiz gerekiyor.

İmar Affı Gibi Aflar, Devletin Görevini Yapamadığının Devlet Tarafından İtirafıdır

Yukarıdaki soruyla bağlantılı olarak 80’lerden bugüne yapılan imar aflarına nasıl baktığınızı sormak istiyoruz. En son 2018 yılında yine bir seçim hamlesi olarak ‘İmar Barışı’ yürürlüğe girmiş ve milyonlarca plansız, hukuksuz yapının meşrulaşmasına yol açmıştı. İmar afları âdeta bir şehir planlama yöntemi hâline gelmiş durumda. Bu uygulamaların şehre etkisine dair neler söyleyebilirsiniz?
Bu aslında yine toplumsal bir noktaya çıkıyor. Şöyle ki: Bakıyorsunuz vergi affı var, memursanız sicil affı var, öğrenci iseniz öğrenci affı var, cezaevinde kalıyorsanız ceza affı var, SSK, SGK prim afları var bu arada, var da var biliyorsunuz. Bu af anlayışı, bizim devlet ve toplum olarak içimize sinmiş durumda. İmar affı da bunun bir parçası. Büyük tablonun bir parçası.

Bir devlet neden sürekli bu tarz aflar yapar? Sebebinin şu olduğunu düşünüyorum: Vergi affından ele alalım, imar affına geleceğim, devletin vergi toplaması gerekiyor. En önemli işlerinden bir tanesi vergi toplamak, vergiyi nasıl toplar, işte maliyesi vardır, teşkilâtı vardır, vatandaşından vergisini ister, toplar. Bu onun görevidir. Sen vergi toplamıyorsan devlet olarak, bir; vazifeni yapamıyorsun demektir. Sende bir problem var aslında devlet olarak, bir eksiklik var. İkincisi, vatandaşın vergi vermiyorsa yahut eksik veriyorsa, vatandaşın ekonomik durumu iyi değildir demektir. İstese de veremiyordur. Bir de işin bu boyutu var. Bu da aslında yine devletin sorumluluğunda. Yani o ülkenin makro ekonomik refahının iyi olması, o da devletin sorumluluğunda. Vatandaşın müreffeh olacak ki, kazanacak ki devlete vergi verebilsin.

Dolayısıyla aslında her iki durumda da devlet görevini yapmıyor demektir. Sonuç? Bunun farkında olduğu için birkaç yıl sonra, beş yıl, on yıl sonra diyor ki ‘vatandaşım vergi vermedi, evet bu bir suç olabilir ama benim de burada bir suçum var, ben de toplayamadım. Vatandaşın makro ekonomik durumunu iyileştiremedim’. Dolayısıyla bunu kabul ediyor ve bir tür vergi affı çıkartıyor.

Şimdi bunu imara çevirelim. Aslında vatandaş geldi köyden, bir yere yerleşecek, parası, pulu yok. Ama biz bir sosyal devletiz diyorsak devletin ona o imkânı bir şekilde sunması lâzım. Fakat devlet bunu sunabiliyor mu? Sunamıyor, çünkü gerekli imkânları yok, mekanizması bunun için yeterli değil vs. Sonuç itibariyle aslında imar affında da devlet şunu söylüyor; ‘ben bazı şeyleri eksik yaptım. Bir devlet olarak vatandaşımın barınma hakkını sağlayamadım’, ki anayasal bir haktır, anayasada geçer (57. Madde, konut hakkı); dolayısıyla aslında tabiri caizse kendi suçunu ve eksikliğini itiraf ediyor ve imar affı çıkartmak suretiyle bunu kendince yola koymaya çalışıyor.

1940’lı yıllarda ilk Gecekondu Affı Kanunu çıkıyor. Daha sonra 1950’li, 1960’lı yıllarda çıkıyor. 1966’da çıkan gecekondu kanunumuz var, meşhur kanunumuz ki, hâlâ geçerlidir. O da aslında belli ölçüde bir af kanunudur çıktığı yıl itibariyle. Fakat bu imar affı meselesi 1940’lar, 1950’ler, 1960’lara kadar giden bir husus. Ama çok daha yaygın ve geniş kapsamlı olması biraz da 1980’lerin bir sonucu. 1980’li yıllarda çıkan, mesela 2981 sayılı imar affı kanunu çok önemlidir. Özal döneminde çok geniş kapsamlı bir imar affı çıkartılıyor. Hatta bunu biraz uzatıyorlar, sonraki yıllarda birtakım ek kanunlar getirerek. 1980’li yıllarda gecekonduların dönüşebilmesi için birtakım aflar getiriliyor.

Bu kadar büyük yapı stokunu biz nasıl dönüştürmeliyiz? Hepsini yıkıp yeni baştan yapmak çok meşakkatli işler olacağı için burada siyaset yine hızlı çözümü tercih etti ve bunları hukuken meşrulaştırarak sorunu bir bakıma yine ötelemiş oldu; aslında sorunu çözmemiş, ötelemiş oldu.

2000’li yıllara geldiğimiz zaman, 2B arazileri mesela, çok uzun süre tartışıldı, konuşuldu. 1990’lı yıllarda tartışıldı, konuşuldu; bunun çıkması çok beklenen bir şeydi ve yıllar boyu çıkmadı. Bekledi ve en sonunda 2012 yılında çıktı o kanun, 2B Kanunu. Fakat o sadece belli bir alanı, orman arazilerini ilgilendiren bir düzenleme. Ama daha genel, orman dışı birtakım arazilerin içinde olan 13-14 milyonluk konuttan, kaçak yapıdan bahsediyoruz. Onlar için de bir kanun çıkmasını ben zaten bekliyordum. Hane başı 3-4 kişiden hesaplarsanız en kötü nüfusun yarısı eder baktığımız zaman, belki daha fazlası eder. Nüfusun yarısı belki daha fazlasının kaçak yapılarda oturduğu bir toplum düşünün.

Şimdi bu sürdürülebilir değil. Bir şekilde bunun sona erdirilmesi lâzım. Ama nasıl olacak? Bu kadar büyük yapı stokunu biz nasıl dönüştürmeliyiz? Hepsini yıkıp yeni baştan yapmak çok meşakkatli işler olacağı için burada siyaset yine hızlı çözümü tercih etti ve bunları hukuken meşrulaştırarak sorunu bir bakıma yine ötelemiş oldu; aslında sorunu çözmemiş, ötelemiş oldu.

Piyalepaşa'nın yeni görümünün fotosu
Polat’ın Piyalepaşa’daki ‘mahalle’ dokusu…

Ben bunu bekliyordum. Hatta gerekli olduğunu da belli kıstaslar dahilinde düşünüyordum. Çünkü dediğim gibi milyonlarca insanın, belki nüfusun yarısından fazlasının kaçak yapıda yaşadığı bir şehir düşünülemez aslına bakarsanız. Bunun bir şekilde düzeltilmesi gerekiyordu. Ama bu kanun fazla kapsayıcı oldu, benim kanaatime göre. Mesela gerçekten buna ihtiyacı olan, bu aftan yararlanması gerekenler var. Bir de aslında tabiri caizse af piyangosu vuranlar var. Örneğin Küçük Çamlıca’nın etrafında çok lüks siteler var ki, merak edip baktım, fiyatları ne kadar diye. 30, 40, 50 milyon TL gibi fiyatları var oradaki lüks villaların. Fakat bazı villa ilanlarının açıklama kısmında şu var: “Yapı kayıt belgesi alınmıştır” yazıyor. Yapı kayıt belgesi alınmıştır demek, aslında şu demek; orada senin gördüğün o 30, 40, 50 milyonluk villa aslında yapıldığı zaman kaçak yapıymış. İmar affı onu da meşrulaştırmış.

Her Af Bir Süre Sonra Yenisinin Beklentisini Yaratıyor

Şimdi, bir gecekondu mahallesinde iki katlı bir ev düşünün, şimdi bir o var, bir de oradaki çok lüks siteler var. O da aynı haktan yararlanıyor. Şimdi aynı şey değil bunlar. O zaman bunların ayırt edilmesi gerekirdi benim kanaatime göre! Bu imar affı o açıdan hızlı ve fazla kapsayıcı oldu.

Her türlü af, bir süre sonra yeni bir af beklentisini doğuruyor aslına bakarsanız. Bununla ilgili yine, çoğu yerde vermiş olduğum bir örnek vardır; şimdi ben internet sitelerindeki ilanlara, yine bir araştırmacı gözüyle sürekli bakan bir insanım. Yani ne, nerede kaç paradır, niye o fiyattır filan şeklinde bakarım.

Mesela Beykoz’daki villalara bakıyorum, şöyle bir şeyle karşılaşıyorum: 1000 metrekarelik bir alanın üstündeki 2 katlı bir bina 1 milyon TL’ye satılıyor; yine yakın bir yerde 1500 metrekarelik bir arazi üstünde yine 2 katlı bir bina 900 bin TL’ye satılıyor. Şimdi tabii orada insan şaşırıyor, bu nasıl oluyor diye. Açıklamasına bakınca görüyorsunuz; aslında tapuda olan 500 metrekare. Bin metrekaresi çevrili durumda. Size resmi olarak 500 metrekare, artı 1000 metrekare de çevirdiğimiz kısmı satıyoruz. Yani aslında kendisine ait olmayan, illegal olarak çevirdiği kısmı da sana satıyor. Ve diyor ki, gelecekte bir imar affı olduğu zaman senin arazin otomatikman 1500 metrekareye çıkacak. Yani sana orada tabiri caizse kısmen riskini satıyor. Ve ilginç olan husus şu ki, bu ifadeler açıkça ilanda var, bunu yazabiliyor. İnsanlar da bu beklenti sürekli devam ediyor. Bu ilanın öngördüğü gibi af çıktı ve güncel ilanlarda da benzer durumlar devam ediyor.

Yeni imar affını bekliyorlar belli ki?
Aynen öyle…

TOKİ, 80’li yıllarda ortaya çıkan bir kurum olsa da esas iradî gücünü son 10-15 yıl içerisinde elde etmiş durumda. Artık bağımsız bir birim olmasa da bugüne kadar yüklendiği misyon, şehri derinden etkileyen konut politikaları ve üretilen devasa sayıda konutla birlikte incelenmesi gereken bir birikime sahip. Oldukça da eleştiriler alan bir kurum olması hasebiyle sormak istiyoruz. Üretilen konutların niteliği, estetiği ve afetlere dirençliliği bakımından TOKİ’yi nasıl değerlendiriyorsunuz?
TOKİ, dediğiniz gibi 1984 yılında 2985 sayılı kanunla kuruluyor. 1984’te ilk çıktığında bir toplu konut fonu ihdas ediliyor. O fona bir para birikiyor, belli vergiler, kalemler aktarılıyor. Aslında Özal’dan çok öncesinde, yani 1960’lı, 1970’li yıllarda gecekondulaşma devam ederken bu işin uzmanları diyorlar ki, ‘Türkiye’de bir toplu konut, sosyal konut hamlesi başlatmamız gerekiyor’. Fakat bir türlü yapılamıyor, parasızlık, imkânsızlıklar vs.

1980’li yıllar geldiği zaman Özal, bu gecekondulaşma sorununun, ancak devletin bu tür toplu konut yatırımlarını teşvik ederek, destekleyerek çözülebileceğini düşünüyor ve bu işe girişiyor. Burada Cemil Çiçek’in bir anısından bahsedeyim; Bakanlar Kurulu toplantısı, 1 yılda kaç tane konut üretebiliriz diye tartışıyorlar. 1000, 2000, 3000, 5000 filan gibi rakamlar ortaya çıkıyor. Özal diyor ki, ‘ya olur mu öyle şey? Bizim acilen her yıl 50 bin, 100 bin konut üretmemiz gerekiyor’. O yıla kadar devlet neredeyse hiç konut üretmemiş, şaşırıyorlar, 100-150 bin konutu her yıl nasıl üreteceğiz diye. Diyor ki, ‘gerekirse 50 metrekare olacak, 60 metrekare olacak ama yapılacak. Bunların yapılması lâzım’. Hatta Cemil Çiçek, ‘mühendis kafası’ ifadesini kullanıyor, mutlaka o rakamı tutturmaya çalışıyor. Çünkü mühendisler biraz matematiksel düşünürler. İşin sosyolojik boyutunu umursamazlar demeye getiriyor. Yani vizyon bu: Maksat olabildiğince çok konut üretmek. İşin asıl çıkış noktası bu.

Yılda 50-60 bin konut üretimi hedefleniyor ve bu hedef aşağı yukarı tutturuluyor. Estetik mi? Bu sorunun cevabını aslında vermiş oldum diye düşünüyorum. Yani baştaki hedef hiç bu olmadı zaten. Hedef zaten o sayıyı tutturmaktı her zaman. 40 yıllık şehircilik hikâyemiz bu bizim.

Ne yapıyorlar? Aslında bunları önce kooperatifler eliyle yapıyorlar. Biliyorsunuz, 1980’lerde, 90’larda bir kooperatif dalgası vardı Türkiye’de. Bu dalga birçok insanı konut sahibi yaptı. Fakat birçok insanı da canından bezdirdi. Ondan sonra ise TOKİ daha aktif olarak kendisi konut üretmeye başladı. Ve o toplu konut fonundaki paraların çok ciddi bir kısmı kendi yaptığı konutlara harcandı. İşte bu Halkalı’da, yurdun çeşitli yerlerinde yapılanlar var. Artık para kaynağını buralara aktarmaya başladı ve kendi eliyle yaptığı konutlar ortaya çıktı. Dolayısıyla bir tarafta fonladığı konutlar var ki Özal konuşmalarında, işte bugüne kadar 600 bin konut yaptık, 800 bin konut yaptık, 1 milyon konut yaptık gibi rakamlar veriyor. Ama bunlar gerçekten fiilî olarak devlet eliyle yapılan konutlar değil, TOKİ’nin fonladığı konutlar. Yoksa TOKİ’nin kendi ürettiği konutlar, 2000’lere gelene kadar 40-50 bin civarında bir şey.

2000’lerdeki vizyon ise şu; ‘artık bu iş kooperatif eliyle olmayacak, bu işi tamamen biz yapacağız’. Yılda 50-60 bin konut üretimi hedefleniyor ve bu hedef aşağı yukarı tutturuluyor. Estetik mi? Bu sorunun cevabını aslında vermiş oldum diye düşünüyorum. Yani baştaki hedef hiç bu olmadı zaten. Hedef zaten o sayıyı tutturmaktı her zaman. 40 yıllık şehircilik hikâyemiz bu bizim.

Dolayısıyla neyin hedeflenip, neyin başarıldığını düşünürsek aslında herkesin memnun olduğu bir ortam var. Özellikle estetik tartışması aslında şöyle; bon pour l’orient diye bir tabir vardır, belki duymuşsunuzdur: ‘Doğu için iyi’ diye, biraz küçümseyici bir anlama gelir. Kimse TOKİ’nin çok iyi, çok güzel, çok estetik konutlar ürettiğini düşünmüyor. Bunlara ehven-i şer gibi bakılıyor. Hiç evi yoksa birinin, bu şekilde ev sahibi olunca seviniyor, memnun oluyor. İşin bir de bu boyutu var.

1990’lı Yılların Toplu Konutlarında Nitelik Daha İyiydi

Şehrin kimliğine yönelik yaptığı etkiye gelirsek, benim kanaatim, biraz Doğu Avrupa modelini andırıyor. Ben Çek Cumhuriyeti’nde yaşadım, oradaki toplu konut yapılarına benzetiyorum. Sovyet dönemindeki yapıları andırıyor. Her mekân kendi yaşam tarzını üretir. Toplu konut, toplu konut yaşam tarzını üretir. İşte AVM, AVM’nin yaşam tarzını üretir vs. Buradaki yaşam tarzı bizim kendi köklerimize, kimliğimize uygun mu derseniz bunun cevabı olumsuz olacaktır tabii ki. Herkes böyle söylüyor zaten. Bence yapanlar da bunu biliyorlar. Bu konutlar yapıldığı zaman bunun yeteri kadar iyi olmadığını, onlar da bence görüyorlar, hissediyorlar ama farklı amaçlar burada söz konusu.

Şunu da söyleyeyim, 90’lı yıllarda aslında benim kanaatim, toplu konutlarda nitelik biraz daha iyiydi. Yeşil alanları, boşlukları daha fazlaydı. 2000 sonrası yapılan konutlara geldiğimiz zaman ki onları da çok yakinen bilen bir insanım, o boşluklar, yeşil alanlar son derece azaldı. Baktığınız zaman çok daha dip dibe konutlar görüyorsunuz.

Mahalle olgusu, şehir yaşamında geçmişten bu yana çok önemli bir yer tutmuştur. Çok büyük kesimlerin şehirle bağ kurmasının yolu mahallelerden geçmiştir diyebiliriz. Günümüzde ise bu yerleşim birimi müstesna niteliğini kaybetmek üzere veya birçoğunun söylediği gibi kaybetmiştir. Osmanlı dönemine baktığımızda neredeyse özerk bir hüviyete sahip olan mahallenin geleceğini siz nasıl görüyorsunuz? Şehirle kurulan veya kurulamayan aidiyet ilişkisinin yeni yerleşimlerine, formlarına dair neler söylersiniz?
Aslında herkesin farkında olduğu bir olgu bu. Bugüne kadar bayağı bir deforme oldu, dejenere oldu zaten. Herhâlde çok az şey kaldı tabiri caizse geleneksel mahalle örüntüsünden ve kalan son kalıntıların da korunması için aslında pek çok çevreden, işte muhafazakâr çevrelerden de artık birtakım tepkiler geldiğini görüyoruz.

Bu konuda ilginç bir örnek vereyim. Rafadan Tayfa diye bir çizgi film vardır. Bayağı popüler, TRT’de çıkıyor. Orada da mesela bir geleneksel mahalle olgusu vardır. Bir de bu çizgi filmin bilgisayar oyunu üretilmiş. O oyunda siz mahalleyi dönüştürmek isteyen dönüşümcüleri yok ediyorsunuz. Karşıdan inşaatçılar geliyor. Siz de onlara bir şey atıyorsunuz, işte dozer geliyor, onlara bir şey atıyorsunuz. Müteahhit olduğunu düşündüğümüz işte elinde Bond çantalı birileri geliyor, onlara bir şey atıyorsunuz filan. Baktığınız zaman siz iyisiniz, mahalleyi koruyorsunuz, mahallenin çocuklarısınız. Oradaki karakterleri seçiyorsunuz mesela mahallede yaşayanları ve o mahalleyi yok etmeye çalışan işçi, usta, müteahhit, dozer falan gibi sembolleri işte, birtakım şeyler atmak suretiyle durdurmaya çalışıyorsunuz. Şimdi böyle bir oyun var. Aslında bu oyunun bize anlattığı bir şey var.

Mesela herkes siteleşmeye karşı, aman siteler şöyle kötü, aman siteler böyle kötü filan. Ama bakıyorsunuz herkes bir şekilde siteye geçmeye çalışıyor. Site çoğu durumda tercih ediliyor.

Hakikaten enteresan bir bilgi bu. 6-7 sene önce yine benzer bir mahalle koruma dizisi yayından kaldırıldı. Dizi 11. bölümde erken final yapmıştı. Bir çeşit sansür. Orada da yine bir buldozeri böyle mahalleli yakmıştı. Dönüşüme karşı örgütlenme içindeydiler. ‘Ağır Roman Yeni Dünya’ idi dizinin ismi.
Dediğim gibi bu aslında herkesin farkında olduğu bir olgu. Devlette her mekanizmada görev alan herkesin farkında olduğu bir durum. Ama sosyo-ekonomik yapı alttan alta öyle bir dönüşüyor ki bu dönüşüme kimse çok fazla engel olmak istemiyor, hem herkes iradî olarak bunun farkında, bir şekilde engel olmak istiyor. Fakat o alttan gelen sosyo-ekonomik dönüşümler, sosyo-kültürel dinamikler, onun seline karşı kimse aktif bir şekilde mücadele etmek istemiyor, garip bir hâl. Herkes şikâyetçi ama kim elini taşın altına koyuyor dediğimiz zaman işte sadece Donkişot’lar var. Bunlar yalnız kalıyorlar, mahalleyi korumak için. Herkes o sele aslında bir bakıma büyük oranda teslim olmuş durumda.

Sulukule bölgesinin yeni fotoğrafı
Sulukule’nin ‘yeni’ hâli…

Mesela herkes siteleşmeye karşı, aman siteler şöyle kötü, aman siteler böyle kötü filan. Ama bakıyorsunuz herkes bir şekilde siteye geçmeye çalışıyor. Site çoğu durumda tercih ediliyor. İşte üç kuruş fazla olsun sitede oturayım filana geliyor vs. Belediyeler siteleri destekliyorlar. Çeşitli şekillerde destekliyorlar. Yine belediye meclisi kararları üzerinden örnek vereyim. Belediyenin yeşil alanı var sitenin yanında, ne yapıyor? Siteye tahsis ediyor. Yani o aslında kamusal olan, herkesin kullanımına ait olması gereken alanı sitenin içine dahil ediyorlar. Ve böyle bir sürü kararla karşılaştım, farklı siyasi partilere ait farklı ilçe belediyelerinde. Hiç ayrım yok. Bu durum sitelerin teşvik edilmesine bir örnek. Dolayısıyla somut durumla yani ne diyelim, aklımızla, vicdanımızla, ayaklarımız aynı yönde gitmiyor mahalle konusunda, vicdanımız Rafadan Tayfa ama aklımız başka bir yerde.

İçi Boşaltılmış Bir İmaj Dünyasına Doğru Gidiyoruz

Küçük bir not düşelim burada. Beyoğlu Piyale Paşa Bulvarı üstünde Polat Holding’in yaptığı bir inşaat var. Hacı Hüsrev’in bir bölümüne devasa bir yapı inşa etti, çok yüksek kuleler yapıldı. Bir mahalle yok edildi. Ama şimdi burayı mahalle sembolizmiyle satışa çıkardılar. Tarihi mahallenizi yeniden inşa ettik vs diyerek. İşte semt pazarı, semt çarşısı gibi kavramlar, isimler, semboller kullanarak orayı satmaya çalışıyorlar. Bir şekilde yıksa da o imajı vermek zorunda hissediyor kendini. Burada büyük bir çelişki var.
İçi boşaltılmış imajlar dünyasına doğru gidiyoruz. İstanbul’da Venedik isminde bir toplu konut sitesi var. Yani Venedik ile uzaktan yakından alakası yok.

Belki görmüşsünüzdür. Otobandan gidince görülüyor. Sanıyorum 40-50 katlı binalar var. Orada Venedik’in işi ne, Venedik’in ruhuna aykırı. Belki üç beş katlı yapıp benzetsen bir nebze. Ama 40-50 katlı binalar yapıp da projenin adını Venedik koymak yani gerçekten artık komik oluyor. Veya Kemer Country’de, Sulukule’de konutları Osmanlı evleri diye sattılar. Örnekler çoğaltılabilir ama dediğim gibi içi boşaltılmış bir imaj dünyasına doğru gidiyoruz.

2012 tarihli Afet Yasası kentsel dönüşüm konusunda bir eşik olarak alınacak düzeyde belirleyici olsa da öncesini de hesaba katarak mevcut kentsel dönüşüm politikalarını nasıl değerlendirdiğinizi öğrenmek istiyoruz. Hem deprem gerçekliği ve dolayısıyla depreme dayanıklı konut üretimi hem de dönüşümün sosyal boyutu bakımından neler söyleyebilirsiniz?
Türkiye’de dönüşüm aslında bir yönü ile kaçınılmaz, çünkü, özellikle 2000’li yıllara kadar yapılan konutların sağlam olmadığını biliyoruz, ki 90’lı yıllarda yapılanlar da buna dahil olmalı. Yani 2000 öncesi Türkiye’de yapılmış her konut soru işaretidir. Hassaten de 60’lı, 70’li yıllarda yapılanlar daha büyük bir soru işaretidir. Ruhsatlı konutlar bile güvensizken ruhsatsızsa zaten soru işareti artar vs. Bu işin böyle gitmeyeceğini söyleyebiliriz.

Rahmetli Turgut Cansever söylerdi zaten, şu kadar binanın yıkılması, şu kadar binanın yapılması gerekiyor, derdi. Bu doğru bir şey. Yani gerçekten yıkılması gerekiyor. Gerçekten belli bir miktar yapılması gerekiyor. Ama bu nasıl olacak? İş burada düğümleniyor. Bunun maliyeti ne olacak ve bunun maliyetini kim yüklenecek? İşte bu noktada aslında yine o az önce bahsettiğim toplumun sosyo-ekonomik yapısının çetrefilliği ile baş başa kalıyoruz.

İdealin ne olduğunu aslında herkes çok iyi biliyor. Yani nasıl şehirler idealdir, yapılar ne yoğunlukta olmalı, ne kadar yeşil alan bırakılmalı vs. Türkiye’de iyi kötü şehircilik ile uğraşan herkes aslında işin farkında. Bu konuda cahil değiliz ama şöyle ciddi sorunlarla karşılaşıyoruz; aslında siyasetçi, müteahhit, hak sahipleri, arsa sahipleri ekseninde bir denge oluşuyor. Nedir bu denge? Bir kere bizim halkımız da şunu istiyor ki bunu farklı belediyelerden yetkililer (belediye başkan yardımcıları, meclis üyeleri vs) bana söylemişti, kentsel dönüşüm ile ilgili: “Hocam halkımızın dönüşümden beklentisi şu; binamı yıkın, benden bir kuruş almayın, bana işte güzel bir toplu konut olur, site olur, neyse artık bana bir tane daire verin. Kimisi diyor bu da yeterli değil. Bazen bire iki istiyor, bire üç istiyor vs. Dolayısıyla da biz bunlarla uğraşmak zorunda kalıyoruz ve aslında çok da zorlanıyoruz.” Çünkü bu kadar talep ortaya çıkınca bunları yönetmek kolay olmuyor.

Dolayısıyla bir bakıyoruz 3-4 katlı konutların olduğu yerden 15-20 katlı konutlara dönüşüm gerçekleşmiş. Dönüşümün maliyetini rant artışına yüklediğiniz zaman bu sonuç ister istemez ortaya çıkıyor.

Diyelim bir yerde 500 tane daire var. Eğer siz oraya belli sayıda konut yapıp bir de o vatandaştan hiç para almayacaksınız ki öyle isteniyor, yani çoğu durumda vatandaşlar dönüşümün maliyetine çok fazla katlanmak istemiyorlar. O zaman 2 katı kadar üretmeniz lâzım. 500 ise 1000 tane üreteceksiniz, 500 tanesini müteahhit alacak, satacak, ondan bir kâr elde edecek. Ya da devlet sübvanse edecek, oraya kaynak ayıracak. Ya vatandaş yüklenecek maliyeti ya devlet yüklenecek ya da rant üzerinden çözülecek. Şimdi vatandaş bunu çok fazla yüklenmek istemiyor. Malum sebeplerden, kimisinin ekonomik durumu yok, kimisi olsa da vermek istemiyor. Devlet deseniz, sınırlı sayıda sübvanse edebilir. Etmeli, doğru ama milyonlarca konutu sübvanse etme imkânı yok. Bir projeyi edebilir, iki projeyi sübvanse edebilir. Ama Türkiye’nin sıkıntısı bir proje, iki proje değil ki! Milyonlarca konut var. Dolayısıyla bütün bunları devletin sübvanse etmesi imkânsız.

Buradaki nihaî yol ne oluyor? Biz bunu çözebilmek için imar rantını arttıracağız. Yapı yoğunluğunu arttıracağız. Dolayısıyla 1-2 katlıysa, 3-5 kata çıkacak ki, bunlar yapıldı zaten bu arada, 1980’li yıllar, 1990’lı yıllardaki dönüşüm biraz böyleydi. O zaman konutlar çoğunlukla 1-2 katlıydı, birkaç katlı filandı ne yaptılar 5-6 kata çıkarttılar. Şimdi bakıyorsunuz dönüşüm bekleyen konutların çoğu 4-5 katlı, şimdi 4-5 katlı konutları yıkacaksın ki bu konutlar genelde bitişik nizam yapılmış vaziyette. Biraz da bu konutlar arasında mesafe olmasını istediğiniz zaman, ister istemez 10-15 kata gitmek zorunda kalıyorsun ve plancılar, işte müteahhitler, mimarlar da ister istemez katları arttırmak suretiyle bunu çözmeye çalışıyorlar. Ve dolayısıyla bir bakıyoruz 3-4 katlı konutların olduğu yerden 15-20 katlı konutlara dönüşüm gerçekleşmiş. Dönüşümün maliyetini rant artışına yüklediğiniz zaman bu sonuç ister istemez ortaya çıkıyor.

Şimdi bu meselenin şöyle bir tarafı da var. Böyle olduğu zaman, az önce söylediğimiz mevcut mahalle yapısı büsbütün ortadan kalkmış oluyor. 3-4 katlı yapıların olduğu mahallelerde, insanlar biraz da mahalle kültürünü yine yaşayabiliyorlardı. Ama 15-20 kata çıktığınız zaman bu kültür bozulmaya başlıyor. Artık kimsenin kimseyi tanımadığı bir noktaya doğru gidiyor.

Müteahhitlerin de kısa yoldan çok fazla kazanç elde etme istekleri var. Bu da sürecin önünü tıkayan unsurlardan biri. Dolayısıyla, mali külfeti kimsenin üstlenmediği ama herkesin yüksek kazanımlar elde etmek istediği bir çıkmaza giriyor dönüşüm süreci. Eleştirilere katılmakla birlikte ortada böyle de bir gerçeklik olduğunu söylemek lâzım.

Yerel Yönetimler Konusundaki Demokratikleşme Geçmişimiz Parlak Değil

Yerel yönetimler, Türkiye özelinde merkezîleşmeyle, merkezî yönetimle iç içe geçen bir idarî birim olmuştur diyebiliriz. Yerel yönetim reformlarıyla önceki yıllarda belli bir özerklik hedeflenmiş olsa da merkezî hükümetin eli her zaman yerel yönetimlerin üzerinde olmuştur. Günümüzdeki belediyeciliği, yerel yönetim anlayışını, hükümetle ilişkilerini genel hatlarıyla nasıl değerlendirirsiniz?
Bizim tarihimizde çok merkeziyetçi bir anlayış var. Avrupa’daki anlayış çok daha yerelci bir anlayış. Orada işte özgür imparatorluk şehirleri var. Her şehrin kendi vatandaşı, kurulu var, anlayışı var, hukuku var vs. Dolayısıyla oradaki anlayış ve kültürel yapı çok farklı. Bizdeki idarî, kültürel ve sosyal yapı ise çok daha başka. Biz çok merkeziyetçiyiz. 1950’li yıllara kadar, 60’lara kadar atamayla gelen, atanan belediye başkanları var. Yani İstanbul Belediyesi Başkanı aynı zamanda valiydi bu arada, atanan bir insandı. 1963 yılında seçimle geliyor ilk defa. Dolayısıyla bizim bu konudaki demokratik geçmişimiz çok uzun ve parlak değil.

Mesela 1580 sayılı eski belediye kanunumuz var, 1930 senesinde çıkarılmış. Çok merkeziyetçi bir kanun baktığınız zaman. Bu kanunda valinin, kaymakamın belediye üzerinde o kadar çok onay yetkisi var ki, belediye neredeyse adım atamayacak noktada. Tabii bu zamanla değişiyor. İşte 1963’te belediye başkanlarının doğrudan seçilmesi aslında başkanın elini, belediyenin elini ciddi şekilde güçlendiren bir etki yaratıyor; 1980’li yıllardaki birçok reform da öyle ki özellikle imar rantlarının yerelleşmesi anlamında 3194 sayılı kanun önemli. İmar planlamasını belediyeye bırakıyor, bu çok önemli bir uygulama, önceden onay alıyordu. Yani bakanlığa götürüp planı onaylatmanız gerekiyordu. Zaten bakanlıklar da genelde kendileri planlıyordu. Mesela İstanbul, Ankara, İzmir için planlama büroları vardı. Metropoliten nazım plan büroları vardı. Buralar planlıyordu. Mesela 1970’li yıllarda İstanbul Belediyesi’nin çıkardığı dergiler, bültenler filan var. Bakın o dönemin belediye başkanı bakanlığa şunu diyor; ‘ya bu kenti ben yönetiyorum, planını sen yapıyorsun’.

Özellikle imar rantının yüksek olduğu yerlerde bunu merkezî hükümet yerel yönetime bırakmak istemiyor. Rezerv yapı alanı ilanları, dönüşüm alanları gibi şehircilik ile ilgili önemli pek çok kararın merkezî yönetime bırakıldığını görüyoruz.

Uzun bir zaman, merkez hep böyle merkeziyetçi anlayışını gösteriyor. Yavaş yavaş değişiyor, hızlı bir değişim olmadı. Ama bir taraftan yerelleşmeyi desteklerken bir taraftan da ek önlemler alıyor. Yereli tamamen kendi başına bırakmak istemiyor. Mesela imarla ilgili konuşacak olursak, İmar Kanunu genel olarak yetkiyi belediyelere veriyor. Bu yerellik açısından önemli. Fakat İmar Kanunu’nun bir 9. maddesi var, o kadar çok yetkiler vermiş ki bakanlığa. Aynı dönemde çıkartılan işte Turizm Bakanlığı’nın turizm bölgeleriyle ilgili bir sürü yetkisi var. Merkezi yönetimin kuruluşlarına bir sürü yetki veriyorlar, TOKİ için de aynı şey geçerli. Dolayısıyla ortaya şu çıkıyor, o zaman bu imarın patronu kim, yani yerel yönetim mi, çeşitli bakanlıklar ya da TOKİ mi? İşte bu kargaşa ortaya çıkıyor ve ortada çok büyük bir rant var. Bunu da kimse kimseye tabiri caizse bırakmak istemiyor. Son çıkan kararnamelere baktığımız zaman da özellikle 2010’lardan sonra bu konuda ciddi bir merkezileşme görüyoruz.

2000’li yıllarda 5393 sayılı kanun, 5302 sayılı kanun ve 5216 sayılı kanun ile yerel yönetim reformu ciddi bir aşama kaydetti. Bu kanunlar Türkiye’de yerelleşmeyi teşvik ediyorlar. 2000’li yıllarda hâkim anlayışın yerelleşme olduğunu söyleyebiliriz. Ama 2010’lu yıllardaki değişiklikler, yeniden merkezîleşmeyi güçlendiriyorlar. Çünkü dediğim gibi özellikle imar rantının yüksek olduğu yerlerde bunu merkezî hükümet yerel yönetime bırakmak istemiyor. Rezerv yapı alanı ilanları, dönüşüm alanları gibi şehircilik ile ilgili önemli pek çok kararın merkezî yönetime bırakıldığını görüyoruz.

Peki bu merkezileşme, şehirlerin yönetimini nasıl etkiliyor? Yerelleşmeyi nasıl etkiliyor? Son yerel seçimlerle beraber başta büyükşehirlerin yönetimi muhalefete geçti. Öncesindeki hükümet ve yerel yönetim arasındaki mutabakat artık yok. Ortada gözle görülür bir çatışma var. Bunun mesela şehirlerin gidişatına, yönetimine etkisine dair neler söyleyebilirsiniz?
Bu meseleyi çok daha çetrefilli hâle getiriyor. Aynı partiden olduğu zaman işler biraz daha kolay gidiyor. Mesela izin alınacaksa, izinler hızlı bir şekilde veriliyor. Teşvikler verilecekse hızlı bir şekilde çıkarılıyor, veriliyor. Ama eğer farklı parti söz konusuysa, yani farklı partiler merkezî yönetimde ve yerel yönetimde güç sahibi ise bu durum tabii ki bir çatışma ilişkisi doğuruyor. Burada Türkiye’nin şöyle bir problemi var. Aslında yetki ve görevler belli yerlerde kesişiyorlar. Aynı konuda ikisinin de yetkisi var. Mesela imarla ilgili düşünelim.

Kanunlar hem bakanlığa yetki vermiş hem belediyeye yetki vermiş. Kentsel dönüşümü belediye de yapabilir, kanunlara göre, bakanlık da yapabilir. Dolayısıyla merkezî yönetim tavrını şundan yana kullanıyor; diyor ki ‘bunu bakanlık yapsın’. Çünkü kendisi kontrol etmek istiyor ama kendi belediyesi varsa mesela orada o zaman ‘ben bununla uğraşmayayım, bunu belediye yapsın’diyebiliyor.

Geleceğin Şehirlerinin Mottosu Tabiata Dönüş Olmalı

Bir tarafta akıllı şehirler, teknolojik gelişmeler ve şehirlerin dijitalleşmesi; öte tarafta pandemiyle birlikte hayatımıza giren ekolojik ve insan odaklı şehirleşme, on beş dakikalık şehir kavramı. Bütün bunları pandeminin şehir ve toplumsal hayatımıza yönelik etkisiyle birlikte değerlendirdiğimizde gelecekte bizleri nasıl bir şehir modeli bekliyor?
Bu kavramlar önemli, bunların dikkate alınması gerekiyor. Aslında sürdürülebilir ekolojik şehirler, benim hayalini kurduğum şehir modeli; şehirlerin sürdürülebilir olması lâzım, ekolojik, yeşil şehirler olması lâzım. Ama ben bir tarafıyla da şunu düşünüyorum, biz şehircilikte çok basit, çok temel şeyleri dahi yapamadık. Bu saydığımız kavramlar aslında biraz lüks kalıyor bize. Biz daha temel şeylerde takılıp kalmış durumdayız. Dolayısıyla bu tür kavramlar tabii ki bizim için bir hedef olmalı; akıllı büyüme mesela cidden önemli bir kavram.

Büyümenin akıllı bir şekilde organize edilmesi lâzım yani, büyümenin kontrollü bir şekilde gerçekleşmesi gerekiyor. Hem ekonomik olarak hem şehrin büyümesinin akıllı bir şekilde gerçekleştirilmesi gerekiyor. Bu kavramları tabiri caizse post-modern addedersek biz daha modernist kuralları gerçekleştiremedik. Onlarda sınıfta kalmış durumdayız. Bizim aslında çok yolumuz var.

Şehircilik konusunda kendi koyduğu kurallara uyamayan, ‘modernist’ kuralları koyup gerçekleştiremeyen bir ülkeyiz. Nedir, en basitinden, belli bir yerde plan yapılacaksa kişi başı 10 metrekare yeşil alan düşmesi lâzım. Türkiye’de kişi başına 10 metrekare yeşil alanın düştüğü herhangi bir yer var mı bilmiyorum. 100 bin kişi yaşıyorsa 1 milyon metrekare yeşil alan olması lâzım, nerede böyle bir yer? Var mı ben emin değilim. Bakın bu aslında basit ve eski kafa ile yapılmış, yani ‘modernist’ bir şehir anlayışıdır.

Ben kişisel olarak, bu dijitalleşme, akıllı şehirleşme gibi vizyonların fetişleşmesine karşıyım. Bu kavramlar önemli, ama sadece bunlara yaslanılarak ve bu kavramlar fetişleştirilerek bir gelecek tasavvuru olmaz. Bu bence bir vizyona işaret etmiyor, aslında vizyonu işaret eden şey insanın kendisidir. Televizyon, bilgisayar, cep telefonu, tabletler, uygulamalar vs., bunların hepsi araçsal aygıtlar. Aslında insanın ön plana çıkması lâzım ve dijitalleşmeden daha çok doğaya dönüş, benim aslında beklediğim ve istediğim şey olabildiğince, teknoloji kullanılabilir ama daha çok tabiata dönüş bence bizim mottomuz olmalı! Yani insanın toprakla olan bağının kurulması gerekiyor. 15-20 katlı binalarla bu iş olmaz. İnsanın bir kere ayağını zemine basması gerekiyor. Geleceğin şehirlerini bence böyle tasavvur etmemiz gerekiyor. Ama bundan da uzaklaşıyoruz Türkiye olarak. Tekrar bu yola nasıl gireriz bilmiyorum ama en azından hedefimiz bu olmalı.