Şehirlerin fiziksel dönüşümü ile toplumsal dönüşüm, sınıfsal tabakalaşma arasındaki ilişkiyi nasıl tarif edersiniz? Ve bu ilişki günümüz küresel ekonomik, ekolojik ve kentsel kriz koşullarında ne gibi sonuçlar üretiyor?
Kentler değerlerin ve tabakalaşmanın gösterenidir. Kültürü değer, eylem ve eser olarak üçlü bir ayrıma tabi tutarak ele alacak olursak, kent ve mimari için ‘değerlerin taşa kazınmış hali’ diyebiliriz. Aynı zamanda kentte süregiden faaliyetler de belirli bir değer örüntüsüne bağlı olarak gerçekleşir. İkinci olarak da kent toplumda mevcut eşitsizliklerin bir gösterenidir. Anıtlar ve anıt eserler, sivil mimari örnekleri, semtler, sokaklar, konutlar, eşyalar açısından bakacak olursak, gücün, servetin ve saygınlığın mekânsal dağılımının izlerini sürebiliriz. Bu demektir ki kent salt fiziksel ya da teknik bir gerçeklik olarak ve teknisyen bakış açısıyla kavranamaz. Kent, sosyo-kültürel bir gerçekliktir, değerlerin ve eşitsizliğin yansıdığı bir gerçekliktir ve hatta bu eşitsizlikler de bir değer tercihinin sonucu olarak teşekkül eder ve alan kazanırlar. Demem o ki, İslam kentlerinde özellikle de Osmanlı örneğinde, servet temerküzüne, ihtiyaç fazlası aşırı üretime, dışlama ve ötekileştirme içeren gettolara yol açan koşulların gelişmesine izin verilmemiştir. Çok-kültürlü, çok dinli, etnikli ve çok tabakalı bir yapı teşvik edilmiştir. Nitekim klasik dönem Osmanlı tarihçisi Özer Ergenç de birlikte katılmış olduğumuz ‘Osmanlı’dan Günümüze Cinsiyet, Mahremiyet ve Mekân’ başlıklı çalıştayda –ki aynı adla yayımlanmıştır- özellikle 15-16. ve 17. yüzyıllardaki klasik ve klasik sonrası Osmanlı’da Müslümanlarla Gayrimüslimlerin ayrı mahallelerde oturmalarının daha nadir; din, etnik köken, meslek gibi özellikleri farklı grupların bir arada yaşamaları durumunun ise daha yaygın olduğunu belirtmişti. Aynı toplantıda bu kamusallığın bir gündüz kamusallığı olabileceği yönündeki eleştirilere de Didem Havlioğlu’nun Karagöz oyunlarından hareketle güzel bir cevabı olmuştu. Ona göre bu oyunlardaki karakterlerin kimliksel/dinsel çoğulluğu, seyircinin çoğulluğunun da bir göstergesiydi; dolayısıyla Osmanlı’da çok-kültürlülük sadece gündüz kamusallığına değil aynı zamanda gece kamusallığına da derinlemesine nüfuz etmişti. Bu konuyla ilgilenenlere Necdet Sakaoğlu hocanın Osmanlı mahallesiyle ilgili yazılarını da tavsiye ederim. Sakaoğlu, özellikle mahallenin çok-sınıflı yapısına dair belgelere dayalı örnekler vermektedir.

İslam dünyasıyla ilgili yukarıda zikrettiğimiz örneklere edebiyat alanından da zengin katkılar yapıldı. Mesela Tarık Ali’nin İslam beşlemesinin iki klasik kitabını, Selahattin’in Kitabı ile Nar Ağacının Gölgesi’ni okuyanlar, sadece Osmanlı örneğinde değil Ortadoğu’da, Endülüs’te ve daha pek çok yerde çok-kültürlülüğün ve çok-dinliliğin nasıl bir ‘bir arada yaşama modeli’ içinde garanti altına alınmış olduğunu göreceklerdir. Bu yapı aynı zamanda yoksulluğa, çatışmalara ve ayrışmalara karşı çeşitli tampon mekanizmalar inşa ediyordu. Ben bu tür kamusallığı ‘sosyal temas (contact) yoksa sosyal sözleşme (contract) de yoktur’ deyimine uygun bir toplumsal yapılanma olarak anlıyorum. Bu yapının izlerinin hala mevcut olduğunu, mahalle yapılarında izlenebildiğini düşünüyorum. Alanın en kıdemlilerinden biri olan Turhan Yörükan, sahada çalışırlarken kentsel müdahaleler çerçevesinde yerinden edilen yaşlı bir karı-kocaya mahallelinin baktığını daha sonra öğrendiklerinden ve aldıkları karardan büyük üzüntü duyduklarından bahseder. İmece, dayanışma, veresiye defterleri ve onlarca başka araçla mahalleliler birbirlerini kollamakta ve yoksullukla mücadele etmektedirler. Ama maalesef, mimarlık ve şehircilik anlayışları üzerinden kapitalizmin mekânsal üretimi hem eşitsizlik, hem dışlama hem de tek-kültürcü perspektifler üretiyor. Kentsel ayrışma gibi, kapalı ve kapılı topluluklar gibi, ötekinden duyulan korku ve kriminalleştirme gibi…Fiziksel dönüşümlerin zaman içinde hayatı örgütleme biçimlerimizi ve zihniyetlerimizi de değiştirdiğini biliyoruz. Onun için ben de diyorum ki, kente damgasını vuran bizim değerlerimiz olmalı; kapitalizmin damgasını vurduğu şehirler bizi dönüştürmemeli.

İslam Kentlerini Batı Kentleriyle Karşılaştırmalı Olarak Anlamaya Çalışıyorum

Kent ve Şehir sözcükleri arasında bir ayrım yapıyor musunuz? Bu sözcükler arasında ayrım olduğunu belirten yaklaşımlara nasıl bakıyorsunuz?
Ben ikisi arasında ayrım yapmıyorum, daha ziyade kent sözcüğünü kullandığımı da söyleyebilirim. Meseleye medeniyet kavramı ile ilgili tartışmalarda olduğu gibi bakıyorum; yani medeniyet terimini kullanıyor ve Batı ve İslam medeniyetlerinin özelliklerini karşılaştırmalı olarak ele alıyorum. Şehir meselesinde de öyle. Özellikleri, ekonomik örgütlenme biçimleri, değer arka planları, yoksulluk karşısındaki tutumları vs. bakımlardan İslam kentlerini Batı kentleriyle ve özellikle de kapitalist kentle karşılaştırmalı olarak anlamaya çalışıyorum. Bunun nedeni, kent-değer ilişkisinin anlaşılmasının çok önemli olduğunu düşünmem galiba.

Pandemi bağlamında ‘kamusallık’ da riskli sayılıyor ve geleceğin daha kapalı, daha bireysel ve daha dijital olacağı varsayılıyor ama kent son tahlilde kamusallık demektir ve bundan taviz vermek kentselliğin de sonu olur diye düşünüyorum  

Tüm dünyanın yaşadığı Koronavirüs (COVID-19) pandemisi ile özellikle sosyal ve kentsel alanların kullanımı ülkeden ülkeye farklılıklar göstermekle birlikte çok çeşitli düzenlemelerin konusu haline geldi. Bu anlamda, salgın sonrası şehirlerin gelişiminin yönüne dair öngörüleriniz nelerdir? Salgın sonrası şehirleşme modelinin ilkeleri ne olacaktır/olmalıdır?
Öngörüde bulunmak oldukça zor ama hepimiz aşırı yoğunlaşmanın bizi ne kadar kırılgan hale getirdiğini pandemi sürecinde fiilen yaşadık, gördük. Sanayi devriminin ilk günlerinde olduğu gibi, bugün de yoğun nüfuslu büyük kentler ciddi bir tehdit altında. Yoğunluğa yoksulluğu da ekleyecek olursak, bu kırılganlık daha da artacaktır. Nitekim az gelişmiş ülkelerde ya da gelişmiş ülkelerin yoksul mahallelerinde, aşırı nüfus, sağlık hizmetlerine ve temiz suya erişimin sınırlı oluşu gibi nedenlerle hastalığın yayılımı artıyor. Ve daha da ölümcül hale geliyor. Korona süreci favelaları, göçmen mahallelerini, siyahların yaşadığı mahalleleri görmezden gelerek öylece hayatımıza devam edemeyeceğimizi gösterdi. Çünkü biliyorsunuz son zamanlarda en dikkat çekici tespitlerden biri Singapur’da hastalığın kimsenin ehemmiyet vermediği göçmen işçilerin yerleşim alanlarından yayıldığı oldu. Kentte kendimize güvenli alanlar inşa etmenin pandemiden korunmada bir işe yaramadığının ortaya çıkması çok anlamlı. Yoksulları kendi kaderine terk ederek yaşamaya devam edemeyeceğimizi gösteriyor. Plaza ya da gökdelen mantığı da yeniden irdelenecek gibi görünüyor. Zira pencereleri açılmayan binaların hastalığın bulaşmasındaki rolü ortaya çıktı, doğal havalandırmanın önemine dikkat çekiliyor. Kentlerin dışa bağımlılığının azaltılması ve tarımsal faaliyetleri de içerecek şekilde kendine yeterliliğinin arttırılması da tartışılan meseleler arasında. BBC’nin bir haberinde rastladığım 20 dakikalık kent önerisi, günlük ihtiyaçlarımızı erişilebilir mesafede karşılamanın yararına işaret ediyor. Aslında düşünürler ve sosyologlar bu hususlara uzun zamandır dikkat çekiyorlardı. Mesela Ivan Illich daha 1990’larda dilimize çevrilmiş olan Tüketim Köleliği kitabında kapitalist sistemin ve kentin artık birer müşteriye dönüşmüş olan bireyleri evde öğrenmek yerine eğitim kurumlarına, evde iyileşmek yerine tıp kurumlarına ve hareket etmek yerine de ulaşım araçlarına başvurmaya mecbur ettiğini vurguluyordu. Illich günümüzün büyük kısmını bir otoyol şebekesinin esiri olarak yolda geçirmek durumunda olduğumuza işaret etmiş ve su gibi en temel ihtiyaçlarımız konusunda bile değişim değerinin kullanım değerinin yerine geçişini ince analizlerle ortaya koymuştu. Bu çok kıymetli kapitalizm eleştirilerinin ancak 30 yıl sonra pandemi nedeniyle gündeme gelmesi üzücü ve düşündürücüdür. Ama yine de 20 dakikalık şehir önerilerinin dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum. Pandemi bağlamında ‘kamusallık’ da riskli sayılıyor ve geleceğin daha kapalı, daha bireysel ve daha dijital olacağı varsayılıyor ama kent son tahlilde kamusallık demektir ve bundan taviz vermek kentselliğin de sonu olur diye düşünüyorum.

Salgın süreci, sizce kır ve kent ilişkisine etki etmiş midir? Bu etkiye dair düşüncelerinizi almak isteriz.
Pandemi üst gelir gruplarında bir kıra çekilme eğilimi doğurdu. Yazlıklara, dağ evlerine, köylere giderek kendini izole edenler oldu. Ama unutmamak lazım ki, bu, çalışmama ya da evde kalarak çalışma imkânına sahip olanlar tarafından kullanılabilen bir ayrıcalıktı. Maalesef emekçilerin böyle bir şansı olmadı; onlar kentlerde ve kalabalık üretim ortamlarında çalışmaya devam etmek durumunda kaldılar. Demek istediğim bu süreçte kır-kent ilişkisi ilkesel manada, özsel manada değişmedi. Ama önceki sorunuz bağlamında altını çizmeye çalıştığım gibi yeni yaklaşımlara gerek var. Kapitalizmin mahiyetine ve etkilerine dayalı olarak böyle bir gözden geçirme gerekiyordu, şimdi pandemi nedeniyle bunun daha yakıcı bir hale geldiğini görüyoruz. Mesela tarımsal üretimin kentte de yapılabilmesinin, kentsel işlerimizi yaparken gıdamızı da üretebilmemizin imkânları tartışılıyor. Aşırı üretim ve tüketim sorunlarına çözüm aranırken kent-çevre meseleleri de gündeme geliyor. Her şey birbirine bağlı, otoyol şebekesi ile karbon salınımını birbirinden ayırabilir misiniz? Bunları pandemi gündemimize getirmedi, daha önce de tartışıyorduk. Şimdi bunları pandemi parantezinde bir daha düşüneceğiz. Bu bağlamda da kırsallık hem fiilen hem de dayandığı ilke ve yaşam formları bağlamında tekrar düşünülecek. Ve belki kırın kentselleşmesi ve kentin kırsallaşması gibi çift yönlü süreçlerle, insanın kapitalizmin dayatmadığı gerçek ihtiyaçlarına odaklı yeni yaşam örüntüleri ortaya çıkabilecek. Kendine yeterlilik gibi, imece gibi, bireyin değil grubun önceliğinin gözetilmesi gibi.

Kentleri Yıkımın Değil İnşanın Merkezi Haline Getirmek Gerekiyor

Kentlerin, kentleşme siyasetinin iklim krizindeki rolü malum. Siz bu role ve ilişkiye dair neler söylemek istersiniz? Kentlerin bu etkin rolü aynı zamanda iklim krizi ile mücadelede dönüştürücü bir işleve sahip olabilir mi?
Kent demek sorunu ifade için yeterli değil, kapitalist kent demek lazım. Yoğunlaşan nüfuslar, aşırı üretim ve tüketim, aşırı uzmanlaşma, sadece tek bir şeyi yapabilen insanlar haline gelme. Kirletici üretimler ve doğaya karışamayan kirletici çöpler. Wallerstein’in her vesileyle atıf yaptığım ve çok sevdiğim kitabı Bildiğimiz Dünyanın Sonu: 21. Yüzyıl İçin Sosyal Bilim, pek çok açıdan olduğu gibi iklim açısından da kapitalist seçeneklerin bizi artık bir yere götürmeyeceğini belirtiyordu. Ona göre kapitalist dünya-sistemi ölümcül bir krize girmiş, dünyayı ahlaki açıdan ilerletememiş, güvenlikçi politikalar ve sadece kapitalistlerin çıkarlarının gözetildiği ekonomik sistemlerle insanlığı yıkıma sürüklemiştir. En basit örnek patronların çevreyi korumak için gereken tedbirleri (arıtma sistemleri, hava filtreleri vs.) masraflı olduğu gerekçesiyle almamaları ve her türlü su kaynağını ve havayı kirletmeleridir. Velhasıl bir sürdürülemezlik durumu söz konusudur. Hepimizin sağlığı ve geleceği açısından ekonomik çıkarları gemleyecek bir sistem ortaya konulmadığı sürece de bu felakete doğru gideceğiz maalesef. Nitekim Wallerstein da ‘daha iyi bir tarihsel sistem aramak için iyi niyetle ve kararlı biçimde hareket etmek ahlaki bir sorumluluktur’ diyor. Bu arayış sürecinde, kentleri yıkımın değil inşanın merkezi haline getirmek gerekiyor. Çünkü kentlerde büyük bir entelektüel birikim var. Temel insani ihtiyaçların merkeze alındığı ve insanı çevrenin bir parçası olarak tanımlayan yeni yaklaşımların güçlenmesi lazım. Aynı hususa işaret eden bir diğer düşünür de Ziyaüddin Serdar idi. İslam Medeniyetinin Geleceği adlı kitapta dikkat çektiği üzere, modern dünyanın insanı, içinde yaşadığı evrenle ilişkisinde kendini egemen zannediyor ve pozitivizmin ilke sözünü tekrarlayarak tabiatın kör kuvvetlerine egemen olma iddiasında bulunuyordu. Modern insan kültür yaratıcılığı iddiasıyla kendini evrenden ve doğadan ayrıştırmıştı. Malumunuz doğa-insan karşıtlığı Batı felsefesinin ve sosyal bilimlerinin dayandığı temel karşıtlıktır. Kapitalizm bu ayrışmaya ciddi bir çevre istismarcılığı boyutu eklemiştir. Dünyanın kaynakları bu istismarın sürdürülmesine yeterli olmadığı halde, modernitenin doğuşundan bugüne yer altı ve üstü kaynaklar kesintisiz biçimde sömürülmektedir. Kapitalist üretim ve tüketim, dünya üzerindeki canlı hayatı yok etmektedir. Yakın zamanlara kadar çevreyi kirleten, doğaya hâkim olmaya çalışanlar Batılı ülke ve devletler olduğundan, çevre meselesi Müslümanların değil Batının sorunu olarak algılanıyordu. Ama küreselleşme, sermayenin ve kapitalist üretimin çepere yayılması, sermayenin sınır tanımazlığı gibi nedenlerle çeper ülkeler diğerlerinden kat be kat daha fazla çevreye zarar vermeye başlamışlardır. Bunedenle çevre sorunu hepimizin sorunudur ve biz bu konunun İslami bir insan-evren anlayışından hareketle çözülebileceğine inanıyoruz.

Ben tek-tipleştirici mesajların üzerimizdeki baskın etkisine karşın sosyal sorumluluğun ve özne olmanın bulaşıcılığına inanıyorum. İnsan olmanın gereği de bu değil mi?

Topluma hâkim olan sosyal “sağırlık” ve “bilgisizlik” halinin yerleşim biçimleri ile ilgisi hakkında neler söylersiniz?
Bunun sadece bir yerleşim yerine ya da biçimine ait/bağlı bir özellik olduğunu düşünmüyorum doğrusu. Geçmişten bugüne siyasal ve ekonomik sistemlerin istediği de belirli bir işitme eşiğine sabitlenmiş insan toplulukları yaratmak değil midir? Belirli mesajları daha doğrusu komutları alsın, onların gereğini yerine getirsin, ötesine de karışmasın. Propaganda ve reklamın hedefi de bunu garanti altına almaktır. Her ne kadar literatür, yenilikler, sosyal hareketler, duyarlılık ve protestolar açısından kentlerin bir rahim, bir beşik olduğunu öne sürüyorsa da tarihte kırsal direnişlerin de önemli bir değiştirici rolü var. Mesela son dönemde öne çıkan çevre direnişlerinin önemli bir kısmı bizzat yörenin sakinleri tarafından ayakta tutuluyor. Ben tek-tipleştirici mesajların üzerimizdeki baskın etkisine karşın sosyal sorumluluğun ve özne olmanın bulaşıcılığına inanıyorum. İnsan olmanın gereği de bu değil mi?

Akıllı şehirler, dijital çağ, teknolojik ilerlemeler cenderesi içinde şehirlerin ve dolayısıyla insanlığın geleceği size ne düşündürüyor? Kaygılı mısınız?
Sohbetimiz sırasında değindiğimiz kapitalist kente dair tespitler bugün yeni bir evrede. Sizin de belirttiğiniz gibi akıllı şehirler, dijitallik, robotik, yapay zekâ tartışmaları yapılıyor. İleri kapitalist evrenin ürünleri olmaları hasebiyle bunların hem çalışan sınıflar üzerindeki etkilerine bakmak lazım hem de bireysel özgürlüklerimizin elimizden alınmasına yol açıp açmayacaklarına dair tartışmaları canlı tutmak lazım. Gerçek toplumsallık ve gerçek kamusallık önemli demiştim az önce, burada da tekrarlamak istiyorum. Dijital olanakların farkında olarak ve elbette onları topyekûn yargılamadan, Covid-19’la da birleşince ortaya neler çıkaracaklarına dair kaygılı değil ama ayık, dikkatli, eleştirel ve seçenekli düşünmeye açık olmamız gerek.  Malum pandemi, demokrasi ve özgürlükler konusunda Agamben, Zizek, Jean-Luc Nancy ve Esposito gibi düşünürler arasında dönen bir tartışma var. Bunlar zihin açıcı tartışmalar. Bir Azınlık Raporu(Minority Report) distopyasına düşmemek için belki de Ray Bradbury’nin betimlediği gibi gerçek kitapları ezberleyip o kitap olan gerçek insanlar kalmaya çalışmamız gerekiyordur.

Mekân Size Kendi Değerlerini, Bunlara Dayalı Yaşam Biçimlerini Dayatır

Alev Erkilet

Mevcut hükümetin kentleşme siyaseti ve inşaat odaklı kalkınma modeli hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu son yılların bir muhasebesini yapabilir misiniz? Bu soruyu İslami değerler ve şehir ilişkisi hakkındaki düşüncelerinizle birlikte cevaplamanızı isteriz.
İlk iki sorunuz bağlamında da değindiğim gibi, İslam dünyasında ve özellikle Osmanlı kentlerinde bugünkü manada bir öteki yoktu ve farklılıklar mekânsal bir ayrış(tır)maya yol açmıyordu. Özellikle sınıfsal açıdan baktığımızda mahalle ve konutta dışlayıcılık değil geçirgenlik hâkimdi. Bunu sağlayan etmenlerden biri de değer sisteminin dışlayıcı özel mülkiyetten ziyade kullanım haklarına öncelik vermesiydi. Üst gelir gruplarının konutu olarak düşünülen konak bile bugün anladığımız manada güvenlikli, kapılı ve kapalı bir konut alanı içinde yer alan bir villa değildir. Ortak kullanımlı bir sokağın üzerinde ve daha alt ve daha üst gelir gruplarının bir arada bulunduğu bir mahalle ortamında yer alır. Dahası pek çok mahallede bu ortam çok-kültürlüdür. Bunun en uç örneklerinden birini oluşturan Pera’da, Lady Montagu’nün anlattığına göre, 15, 16 dil konuşulmaktadır. Hatta bunların 11 tanesi bizzat kendi evlerinde konuşuluyordur. Bu çok-kültürlülüğün ve çok sınıflılığın hem sosyal temas hem de sosyal sözleşme açısından çok anlamlı olduğunu düşünüyorum.

Ancak, 19.yüzyıldan itibaren, modern ulus-devletin inşası bağlamında tek-kültürcülük kente ve topluma hâkim kılınmış ve çok-dilli, çok etnikli, çok-dinli kentsel gerçeklikten ideal yurttaşlardan oluşan tek-tip kente doğru bir değişim yaşanmıştır. Bu süreçler sadece bize benzeyenlerle bir arada olma eğilimini de ortaya çıkartmıştır. İşin sınıfsal yönünde de kapitalizme eklemlenme, kırdan kente göç, gecekondulaşma gibi süreçlerle birlikte yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayan tehlikeli sınıflar söylemi yer almaktadır. 80’lerin ikinci yarısından itibaren sanayinin kentten uzaklaştırılması ve hizmet sektörünün gelişimiyle birlikte kentin bedensel işlerde çalışacak düşük eğitimli kitlelere olan ihtiyacı azalırken, devredilebilir, nöbetleşe yoksulluktan kalıcı yoksulluğa doğru da bir geçiş yaşandı. Yeni ve kalıcı yoksulluk, yoksulun çocuğunun da onun çocuğunun da yoksulluğa mahkûm olması demektir. Oysa sosyoloji literatüründe orta sınıflaşma, toplumsal barışın önemli dayanaklarından biri kabul edilir. Bence 1950’lerden beri izlenmesi gereken kapitalizme eklemlenme sürecinde ve özellikle son dönemde büyük sermayenin kentsel mekâna hâkim olması, küçük işletmelerin, küçük üreticilerin, esnafın tasfiye olması söz konusudur. Bu sermayenin temerküzüne de işaret ediyor. Kentsel mekânın kendisi metalaşmakta, değişim değeri kullanım değerinin yerine ikame olmaktadır. Bu durum gecekondu örneğinde görmediğimiz ölçekte bir kentsel ayrışmaya, kendi içine kapanmaya, ötekinden duyulan tedirginliğe de yol açmaktadır. Kanaatimce bunlar İslam düşüncesinin özünü oluşturan üretimde ve tüketimde ihtiyaç merkezlilik, dışlayıcı mülkiyete karşı mesafeli olma ve sosyal adalet ilkelerinin tezahürü olan kentsel örüntüleri yerinden ediyor. Bu durum, yoksulluğa karşı mücadelede etkin olan tampon mekanizmaların da kaybına yol açıyor.

Çıkarların sevk ve idare ettiği ekonomik anlayışlardan uzaklaşmak, sorumluluklarımızı hatırlamak ve göçmenler hakkında dolaşıma sokulan yanlış bilgileri bıkmadan usanmadan düzeltmekle mükellefiz. Hepimizin birer göçmen olduğu gerçeğini akılda tutarak

Yine yukardaki soruyla bağlantılı olarak, özellikle son 10 yılda ortaya çıkan Başakşehir modeli, kentleşme ve sosyolojik dönüşüm bağlamında bize ne söylüyor? Bu soruyu İrfan Özet’in Fatih-Başakşehir başlıklı çalışmasında aktarılan şöyle bir vakayla açmak isteriz: Başakşehir’e yerleştikten sonra oturduğu apartmanda ve sitede kimseyle tanışamamaktan şikâyetçi bir mütedeyyinin, “Gelin Komşu Olalım” başlıklı bir mektup hazırlayıp bütün evlere bırakmasından ve bu talebine hiçbir karşılık alamamasından bahsediliyor kitapta. Kentsel toplumsal distopyaya örnek olabilecek bu tekil vaka üzerinden bu modeli değerlendirmenizi istesek neler söylemek istersiniz? Benzer değerlere ve ekonomik imkânlara sahip olduğunu varsayabileceğimiz insanlar, sosyal gruplar arasındaki bu içe kapanmayı, iletişimsizliği nasıl yorumlamak gerekir?
Bu kapitalist değerlerin mekâna yansımalarından nasıl etkilendiğimizi gösteren güzel bir örnektir. Israrla vurgulamaya çalıştığım hususlardan biri, mahallenin bir ekonomi politiği olduğudur. İslami değerlerin mekâna ve mekândaki ilişkilere yansımasından kaynaklı bir sosyal adaletçi düzen söz konusudur mahallede. Bunun kesinlikle geçmişe özlem duyan ya da romantik bir bakış olmadığı kanaatindeyim. Tevhid ilkesinden kaynaklanıyor ve sınıfsal açıdan geçirgen ve farklı kültürlerle iç içe yaşamayı garanti altına alan bir yapı oluşturuyor. Alt sınıflardan ve farklı kültürlerden yalıtılarak yaşamaya odaklı getto düzenlemelerinden ve kapitalizmin sınıflı yapısından farklı bir sistem. Benim kanaatim İslam toplumlarının sınıfsal ayrışmayı mekâna yansıtmak yerine, sınıfsal eşitsizlikleri aşma yönünde çaba gösterip, karma yerleşimlerle sorumluluğu yataya yayıp, en yakınındaki yoksulu ayağa kaldırma ilkesi üzerinde yükseldiğidir. İslam’ın dışlayıcı mülkiyete, kapitalistleşmeye ve onun beraberinde getirdiği eşitsizliklere, aşırı üretime ve tüketime ve bunların hayata yansımalarından biri olan yeni kentsel yapılanmalara karşı önemli bir alternatif olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda kentsel mekânın değerden bağımsız olmadığını da görüyoruz. Mekân size kendi değerlerini, bunlara dayalı yaşam biçimlerini dayatır. Mesele bu ilişkiyi tersine çevirebilmek. Sosyal adaletçi ve paylaşımcı değerleri dışarıya yansıtabilecek mekân ve ilişki sistemleri ortaya koyabilmek.

Toplum Hâlâ Kapitalizme Direnme Mekanizmalarını Bağrında Taşıyor

Göçmenlerin şehir hayatı ile ilişkisi ve barınma meselelerine dair neler söylersiniz?
Göçmenler kentin sömürülen emeği, istenmeyen ötekisi ve madunların katmerlisi olarak kente tutunmaya çalışıyorlar. Bu üç konuda da yapılabilecek pek çok şey var. Birincisi göçmen emeği üzerindeki sömürünün dile getirilmesi, görünür kılınması ve haklarının verilmesinin sağlanmasıdır. Geçmişte yerli göçmenlerin emeğini sömüren, onları sigortasız düşük ücretle çalıştıran işyerleri bugün daha da düşük ücretlerle ülkemize gelen Suriyelileri, Afganları, Iraklıları ve diğer göçmenleri çalıştırıyorlar. Sağlık şartları kötü olan evlerde ve bekâr odalarında barınmaya çalışıyorlar ve buralara da yüksek meblağlar ödüyorlar. Kadınlar üzerindeki sömürüye cinsel istismarı da eklemek gerekiyor. Bütün bunlara bir de göçmenlere karşı nefret söylemlerini ilave etmek lazım. Bu noktada yine başa dönüyoruz. Çıkarların sevk ve idare ettiği ekonomik anlayışlardan uzaklaşmak, sorumluluklarımızı hatırlamak ve göçmenler hakkında dolaşıma sokulan yanlış bilgileri bıkmadan usanmadan düzeltmekle mükellefiz. Hepimizin birer göçmen olduğu gerçeğini akılda tutarak.

‘Saadet Yurdu’ndan ne kadar uzağız? Uzağı yakın etmek için heybemize neler almalıyız?
Saadet Yurdu’na hem çok uzak hem de çok yakınız diye düşünüyorum. Daha önce de sık sık altını çizdiğim üzere, toplum hâlâ kapitalizme direnme mekanizmalarını bağrında taşıyor, hayatında pratize ediyor, mahallesini muhafazaya çalışıyor. Paylaşımcı örüntüleri sürdürüyor. Komşularına ve akrabalarına sahip çıkıp işsizlik ve çaresizlik durumlarında ayakta kalmalarını sağlıyor. Bunları sahada da gördük ve açıkçası tam da bu yüzden ben İstanbul Tarihi Yarımada’da sınıf-altının oluşmadığını öne sürüyorum. Tampon mekanizmaların yoksullukla mücadele edebilmesi için de kentsel müdahalelerin insan merkezli olması ve yerinden etmelere yol açmaması gerekiyor. Ama öbür taraftan hızlı bir kapitalizme eklemlenme süreci işliyor, süpürücü etkileri olan bir süreç bu. Geçen yıllarda Düşünen Şehir dergisine, Elindekinin Kıymetini Bilmek: Kültürel Miras ve Kentlerin Dönüşümü Bağlamında Bazı Değerlendirmeler adını taşıyan bir yazı yazmıştım. Yazıda anlatmaya çalıştığım şuydu: Elimizde tarihsel tecrübeden damıtılmış sosyal adaletçi anlayış, yaklaşım ve uygulamalar mevcuttur. Bunları bugünün sorunlarına çözüm oluşturacak şekilde yeniden formüle etmemiz ve muhakkak hayata aktarmamız gerekiyor. Çünkü biliyorsunuz hayata aktarılmayan düşüncenin İslam düşünce sistematiğinde fazla bir manası yoktur.